Din ve HayatKapak

Bir Edep Vesikası

Bir Edep Vesikası

Ertuğrul ÖZBİLEN

“Ashab-ı Kehf ile nâm-ı hümayunun (padişahın isminin) birlikte hakki (kazınması) münâsib olamayacağından…” İkinci Abdülhamid Han

Mekânların değerini anlamayanlar mekânda bulunanların da değerini bilemezler. İnsanımızın Ashab-ı Kehf’i bilmeleri ve ziyaret etmeleri her geçen gün artıyor. Ancak diğer taraftan işin sadece müşteri-turist nazarında kalması iyi görüntüler ortaya çıkarmıyor. Bugün Bencülüs Dağı’nda yapılan yamaç paraşütü, mekânın ruhuna uygun düşmüyor. Diğer taraftan etrafın bir mesire yeri şeklinde düzenlenmiş olması, mekânın havasını piknik havası gibi gösteriyor. Belki menfi görüntüyü örtmüş. Ziyaret edenlerin en fazla dile getirdiği ve göze çarpan konular bunlar. İnancı birer turizm pazarlama aracı olarak görüp her şeye Ashab-ı Kehf isimleri eklemek pek hoş karşılanmıyor. Bir zamanlar “Mevlana Pide” ismi gibi alakasız mekanlar göze çarpıyordu. Verilen ismin, mekanın ruhuna uygun düşmesi ise en büyük temenni olarak ifade ediliyor.

Bu konuda iyi bir örnek Osmanlı Devleti’nde. Ashab-ı Kehf’teki cami, zaman zaman tadilattan geçmiş. Pertevniyal Valide Sultan bizzat ilgilenmiş. Tamir işleri arşiv belgelerine de yansımış. Bunlardan en mühimi de İkinci Abdülhamid Han’ın edibane hassasiyetidir. Sadece söylemekle kalmamış bunu bizzat hayatına da tatbik etmiştir. Ashab-ı Kehf Camii’nin 1894 yılında tamiri hakkında padişaha sunulan maruzat şöyledir:

“Tarsus kasabası civarında bir dağ eteğinde kâin Ashab-ı Kehf hazeratına mensup gâr-ı şerifteki cami ve zaviye ve müsafirhane ve sarnıcın tevsi‘an tamiri ve ezan mahallinin minare haline ifrâğıyla kapısı bâlâsına Ashab-ı Kehf hazeratının isimleri mahkuk bir mermer levha ta‘liki ve gâr-ı şerifin üzerine bir mescit inşası zımnında Hazine-i Hassa-i Şahaneden yüz bin kuruş ihsan buyrulması hakkında Adana vilayetinden ser-kurena-yı hazret-i şehriyari cânibine varid olup ba-irade-i seniyye tarafına tevdi olunan tahrirat üzerine vilayet-i müşarün-ileyha ile bi’l-muhabere takdim kılınan evrak-ı keşfiyesine nazaran yüz on bin küsür kuruşla vücuda geleceği anlaşılan ve bundan noksanına mahallince tâlib zuhur etmeyen inşaat ve tamirat-ı merkumenin emaneten icrası ve salifü’z-zikr mermer levhanın dahi nam-ı meali-ittisâm-ı hazret-i hilafet-penahiyi ve Ashab-ı Kehf hazeratının isimlerini mutazammın olmak üzere Dersaadet’çe hakk ettirilerek irsali cevaben vilayet-i müşarün-ileyhadan iş‘ar kılındığı beyanıyla ol babda istizanı havi Evkaf-ı Hümayun nazırı paşadan tezkire-i hususiye bu maddeye dair olan evrakın daire-i kitabette hıfz edildiği ma‘ruzdur.”

Fî 12 Ramazan sene 1311 / 19 Mart 1894

Yazıda özetle tamirat için para yardımının yanında Ashab-ı Kehf’in ismiyle beraber padişahın isminin yazılı olduğu bir levhanın gönderilmesi istenmektedir. İşte cevap:

“Ashâb-ı Kehf ile nâm-ı hümayunun (padişahın isminin) birlikte hakki münâsib olamayacağından ve asıl yapılması lazım gelen kadimen mevcud olup da müşrif-i harab (yıkılmaya yüz tutmuş) olarak tamiri lazım gelen şeylerin icra-yı tamiri olmağla ve bu halde yalnız tarih-i tecdidin (yenilenme tarihi) vasfı kâfi bulunmağla kadimen mevcud olanlar nelerden ibaret olup bunların tamiri neye mütevakkıf (bağlı) olduğunun tahkiki…”

Yani, İkinci Abdülhamid Han’ın “Ashab-ı Kehf ile nâm-ı hümayunun (padişahın isminin) birlikte hakki (yazılıp koyulması) münâsib olamayacağı” cevabı bir hürmet ve edep vesikası olarak yerini alır.

Ashab-ı Kehf İlk Nasıl Duyuldu?

Elmalılı M. Hamdi Yazır

Surenin baş tarafındaki ayetler gösteriyor ki, Kehf suresinin nüzul sebebi Hazreti İsa (a.s.) kastedilerek “Allah çocuk edindi (Kehf Sûresi, Âyet-i kerîme 4).” denilmiş olmasıdır. Bunun ilimde yeri olmayan büyük bir yalan olduğunu beyanla, bu sözü söyleyenleri uyarmak ve tevhide davet için bu sure inzal buyrulmuş, Hazreti Zülkarneyn (a.s.) sualinin cevabı da bunun tamamlayıcısı olmuştur.

Evvela Hıristiyanlığın müşriklere karşı gizli çalıştığı ilk devriyle ilgili olan ve Hıristiyanlarca bilinen Ashab-ı Kehf kıssası, Allah’tan başka ilah edinen bir topluluğa karşı yalnız tevhid için mücadele etmek ve Allah’ın rahmetine ve tevfikine ermek üzere mağaraya çekilmiş birkaç gencin, bir gün veya daha az bir zaman gibi gelip geçen nice senelerden sonra, nihayet kurtuluş gayesine ermiş olmasından ibaret ve Allah’ın diğer ayetlerine nazaran taaccüp edilmemesi gereken bir keramet kıssası olduğunu açıklamakla, sonraki Hıristiyanlar gibi Allah’a çocuk isnat edenlerin yalanına ve Allah’ın âyetlerini inkar edenlerin mahvedildiklerine delil getirmek için söylenmiş ve sonunda da “De ki: Rabbimin beni, bundan daha yakın bir zamanda dosdoğru bir başarıya isal buyura!” (Kehf Sûresi, Âyet-i kerîme 24) emriyle Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) başarısının bundan pek yakın bir süre zarfında ümidi vaat edilmiş ve müjdelenmiş.

Yani Ashab-ı Kehf’in beklediği 309 seneden çok az bir zaman içinde İslâm’ın galibiyetinin gerçekleşeceğini anlatmıştır. Ve bu şekilde bu suredeki üç kıssadan her biriyle Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) muvaffakiyetinde meydana gelecek tecelli mertebelerine misal veriliyor. “Kim Rabbine kavuşmayı istiyorsa, salih amel işlesin ve Rabbi için yaptığı hiçbir ibadete şirk karıştırmasın.” (Kehf Sûresi, Âyet-i kerîme 110). Bu sûre sayesinde Ashab-ı Kehf hakkında malumat sahibi oluyoruz.

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı