Hikaye ve GünlüklerKültür Sanat

Bireyselleş/miş Hayatlar Ailenin Sonu mu?

İnsanın varlığı ve devamı ancak toplum hayatı yaşaması ile mümkün olabilir. Aksi halde insanlıktan, insanın tarihinden, kültüründen ve medeniyetinden bahsetmek mümkün değildir.

1989’da SSCB’nin dağılması ve iki Almanya’nın birleşmesi ile Japon asıllı Amerikalı siyaset sosyoloğu Francis Fukuyama The End of The History adlı eserinde özetle “Kapitalizm artık nihai zaferini elde etmiştir, bundan sonra yeni bir düzen gelmeyecektir, dünya bu minval üzere devam edecektir.” diyerek ortaya bir iddia atmıştır. Ancak, Fukuyama ile birlikte benzer görüşleri “medeniyetler çatışması” teziyle bir adım daha ileri götüren meslektaşı S. Hunginghton, aradan fazla zaman geçmeden yanıldıklarını itiraf ettiler. Ancak bu itiraflara rağmen tıpkı onların yaptığı gibi, son 30 yılda “sonu” zarfı kullanılarak; “Tarihin sonu”, “devletlerin sonu”, “okulun sonu”, “ideolojilerin sonu”, “toplumun sonu” ve “ailenin sonu” gibi yüzlerce kitap yazıldı.

Bu sonlardan bazıları gerçek olacak ki istenmeyen sonların önüne geçmek ve batı toplumunu içine düştüğü derin krizden kurtarmak için, toplum mühendisleri ha bire teori ürettiler ve üretmeye de devam ediyorlar. Ancak bu teoriler krizi tedavi edemedi. Sosyal kriz derinleşerek artıyor ve onlarla münasebette olan diğer bütün toplumları da can evinden vurarak zehirliyor. En nihayetinde mevcut sosyo-ekonomik gelişmeler, üzerimize dağ gibi bir sosyal krizin geldiğini haber veriyor. O da “bireyselleşme” furyasının efsunlu bir muştu gibi, bütün bedenleri sardığı şu günlerde ailenin geleceğinin tehdit altında olması.

Bu kısa yazıda Fukuyama’nın siparişvari yersiz kehanetine benzer bir öngörüde bulunacak değilim. Ancak toplumlarda ve toplumumuzda artan bireyselleşme ve ailenin bu bireysellik karşısında geleceğinin hayırlı olmadığı da bir gerçek. Bu noktada, ‘kendini bilen Rabbini bilir’ sözü, bireysellik karşısında bize fertlerin, kendilerini anlamalarının önemini gösteriyor. Aileyi tehdit eden bireysellik, kendini kendi değerleriyle bilmeyle aşılabileceği için, toplum içerisinde kendini bilen ve yine kendini ondan bir parça olarak gören bir yapı üzerinde durmamız gerekiyor.

Kendini kendi değerleriyle bilen insan

Aslında diğer bütün canlılarda olduğu gibi insan da fazlasıyla toplumsal bir hayat sahibidir. Yani, İnsanın varlığının devamı ancak toplum hayatı yaşamasıyla cemiyet halinde mümkün olabilir. Aksi halde insanlıktan, insanın tarihinden, kültüründen ve medeniyetinden bahsetmek mümkün değildir. Mevcut bütün değerler, kurumlar, sistemler topluluk zorunluluğundan kaynaklanmıştır. İnsan demek aslında bir anlamda toplum/cemaat demektir. Cemaat ise bir arada yaşamak, ortak roller benimsemek, iş bölümü yapmak, birlikte hareket etmek demektir.

İnsanlığın tarihi, cemaatin, bir arada olmanın tarihidir. Bu ontolojik zorunluluğu, 17. yüzyıldan itibaren Avrupa’da ortaya atılan insan ve eşya doğasına aykırı felsefî, sosyal, kültürel ve siyasî sistemler zora sokmuştur. Bir avuç seçkin aristokrat ve burjuvazi topluluğu bu akımlarla aslında kendi varlık, servet ve refahlarını daha da arttırmak, ebedi kılmak gayesi içindedirler. Bunun için en başta kendi yakınlarını, daha sonra da dünyanın bütün toplumlarını kendilerine köle olarak kullanmanın ve bunu meşru hale getirmenin yollarını keşfetmişlerdir. Arkası gelmeyen bu hırs, karşısında toplu bir güç görmek istemediği gibi aileye bile tahammül edemiyordur. Bu acımasız ve gayri insani düzen maalesef de! büyük oranda başarılı olmuşlardır. Daha fazla kâr, servet ve iktidar hırsı karşısında bunlara karşı beraber hareket etmeye çalışan topluluklar tutunamadı. Hatta aileler bile parçalanıp dağıldı. Hiçbir değer tanımamayı hak ve gerçeklik haline getiren bu sistemden bıkan insanlar, bin bir türlü kaçış ve kurtuluş yolu denemişlerdir.

Sanayi toplumu ve onun ürettiği ekonomik düzenin (kapitalizm) temel felsefesi, muhayyel alıcı kitleleri için sınırsız mal üretmek ve bunu sürekli bir şekilde ve fahiş kârla satmak esasına dayanır. Her gün yeni ihtiyaç malzemeleri üretmek, yeni satış teknikleri geliştirmek böylece insanları bağımlı hale getirmek sistemin devamı için şarttır. Her faaliyet ve niyeti daha çok kazanarak iktidar olma felsefesine indirgeyen dünyevi düzen, ilk olarak hem Batıda hem de Doğuda geleneksel geniş aileleri yıktı. Makinalaşma, fabrikalaşma, şehirleşme derken seri üretim ve yeni tüketim alışkanlıklarıyla yepyeni bir toplumsal hayat meydana gelmeye başladı. Satın alabilmek için önce anne çalışmak zorunda kaldı, sonra çocuklar. Büyük kâr sahipleri adına üretmeyen ve sürekli tüketmeyenin adam yerine dahi konulmadığı bir dünya ortaya çıktı. Artık kimse anne babasını bile yanında görmek istemiyor. Bir şartla; çocuğuna dadılık eder ev işlerini yaparsa müstesna. Evlatlar ebeveynlerini sömürdükçe onlara itibar ediyor.

Geniş aileden çekirdek aileye, çekirdekten atomizme!

En son bölünemeyen parça “Atom”dur. Geniş aileyi parçalayan kapitalizm, ailenin her atomuna bir eşya satabilmek için bireyselliğin en nihai noktasını hedeflemiştir. Bir eve bir buzdolabı, bir televizyon, bir araba yeterken, azgın üreticiler “Neden her aileye daha çok dolap, televizyon, araba hatta ev satmayalım?” sorusuna cevap ürettiler. Geniş aileyi parçalamakla hızını alamayan yenidünya düzeni, hırsını çekirdek aileyi de parçalamakla almayı deniyor. Emlak piyasası tek kişilik evlerle ‘hit’ yapıyor. Saadetin anahtarı geniş evin 1+1 daireye sıkıştırıldığı yetmezmiş gibi artık buna da tahammül edemediler ve 1+0 tasarımları yükselişe geçti.

Bize bütün insanî değer ve kıymetleri aktaran ve yaşatan yuvalarımızı internet, cep telefonu ve diğer elektronik aletlerle kompartımanlara ayırarak ev içinde bizi birbirimizden ruhen uzaklaştırdılar. Sonra bu da yetmiyormuş gibi, bizleri fiziken de ayırmaya ant içmiş bir sistemle karşımıza çıktılar.

İnsanı olabildiğince hemcinslerinden koparan, adına da ilerleme denilen bu gelişmeler gerçek anlamda ailenin ve toplumun kökenini, varlığını hatta meşruiyetini dinamitleyen bir seyr takip ediyor. Aslında bu seyir kapitalizmin seyl-i huruşanıdır. İlerlemeci(progressivism) felsefelerin zihinlerimize nakşettiği anlayışa göre “insanlık geriye, kötüye gitmez, daima ileriye ve daha iyi ve daha güzele gider” kurmacasının ne kadar yanlış olduğu ortada. İnsanlık bazen topluca sefahat, sefalet ve rezalete gidebilir. Hazreti Kur’an buna mebzul (yeterli) miktarda misal sunuyor. Bu seyl-i huruşana, azgın sele dur denilebilir mi? Yoksa akıntıya kürek çekmenin beyhudeliği mi söz konusu? Bütün mesele bir Müslüman olarak bu zor sorulara ameli cevaplar verebilmekte…

Aile ve bireysellik

Bireysellik yirminci yüzyılın en çok vurgulanan ve yüceltilen değerlerinden biri. Kişinin kendini başkalarından azat etmesi, istediği gibi yaşaması, gezmesi, en önemlisi de tüketmesi. Sevgi, hoşgörü, hümanizm, özgüven, yaratıcılık vb. numaralar altında insanın kendi cinslerinden ve yaratıcısından uzaklaşması, hatta ve hatta öne çıkan benliğiyle gizliden gizliye O’na şirk koşması, hayasızca meydan okuması! Öyle ki, bireyselleşme adına yapılan bütün vurgunun altında teolojik olarak inançsızlığı körükleme, sosyal ve beşeri noktadan da ekonomik çıkarlar yatar. Örneğin cep telefonu kullanmakla özgürleşmek arasında paralel bir bağ kuran pazarlama canavarları, bu taktikleriyle aslında ne kadar garip bir ironiyle insanların karşısına çıktıklarının farkındalar mı acaba? Hepimizin vazgeçilmezi haline gelen cep telefonu insanı özgürleştirmekten ziyade, bağımlılaştıran, her an herkesçe ulaşılabilir hale getiren bir araç değil mi? İphone kullanabilmek için kredi kartı numarası girme mecburiyetiniz var. Sizi kişilik ve psikolojik olarak hiçbir işinize yaramayacak havadan sudan şeylere bağımlı yaptıkları yetmiyormuş gibi, ekonomik olarak da kıskaçlarına alıyorlar. “Sosyal ağ” ne kadar da garip bir buluş aslında. Buluşturma iddiasıyla insanı yalnızlığın bahtsız tuzağına düşüren tam bir örümcek ağı!… Bir takıldınız mı kurtuluşunuz da yok. Çünkü vahşi kapitalizm insanı tek sever ve kurdun avını beklediği gibi bekler. Bekler ki cemaat fert olsun ve devletler gibi insanları da “bölsün ve yönetsin!..”

Bir arada yaşamanın vazgeçilmez unsuru ailedir. Aile sadece maddî bir birliktelikten de ibaret değildir. Ortak bir ruh ikliminin meydana getirildiği, güzelliklerin paylaşarak çoğaltıldığı, elemlerin ve kederlerin paylaşılarak azaltıldığı cem oluştur. Bütün sosyal problemlerin temelinde aile içi gerginlikler ve sıkıntılar yatar. Çocukların isyanlarında, ahlâk dejenerasyonunda, eğitimlerinde, kötü arkadaş çevrelerinde, bilinçsiz internet kullanımlarında, madde bağımlılıklarında, çağın vebası spor ve magazin düşkünlüklerinde hepsinde ama hepsinde bütün meselelerin varıp dayandığı nokta ailedir. Bilinçsiz, sorumsuz, cahil, dünya zevklerine düşkün bir anne baba, çocuk için en büyük bahtsızlıktır.

Elbette bütün insanları Hazreti Allah farklı karakter, yetenek ve hasletlerle donanmış halde yaratmıştır. Ancak bu farklılıkların keşfedilmesi, geliştirilmesi aileden ve hocadan sorulur. Bireyselleşmek tam da bu noktada söz konusudur. İnsana bahşedilmiş hususi yeteneklerin, keşfi ve geliştirilmesi için çocuğa imkân tanımak, onu kendi haline bırakmak ve kendini madden ve manen tanımasıdır bireyselleş(tir)mek. Yoksa bireyselleş(tir)mekten kasıt, çocuğa ayrı oda döşemek, ne zaman gelip gittiğine, ne içip yediğine, ne giydiğine, ne okuduğuna, ne dinlediğine, izlediğine, kiminle arkadaşlık ettiğine karışmamak asla değildir.  Bu ince noktayı bilmeyen ebeveynler, aman çocuğum bireyselleşsin diyerek, öncelikle çocuğu kendilerinden soyutlayan odalara hapsediyorlar, sonra da yakın çevreden ve toplumdan izole ediyorlar. İyi ve kötüyü, faydalı ve zararlıyı ayırt edemeyen, henüz iradesi gelişmemiş çocuk, bireyselleşme adına kötülükler deryasına bırakılıyor.

Oysa çocuğa ayrı oda vermekle, onu internetle baş başa bırakmakla, bireyselleşsin diyerek, eve geliş gidişine karışmamakla, kimlerle düşüp kalktığına, yediğine, içtiğine, giydiğine karışmamakla ona en büyük kötülük yapılıyor. Gerçek anlamda bireyselleşme, öncelikle aile kültürünü hazmetme, sonra yakın akraba, eş-dost ilişkisi, ardından yerel kültürün sağlıklı bir şekilde içselleştirilmesi, ardından da dinî ve millî kültürün hakkıyla benimsenmesi ve temsiliyle mümkündür. Bu silsile takip edilmeden gerçekleştirilmeye çalışılan bireyselleşme, küreselleşme, özgürleşme ancak yabancılaşmayı, yok olmayı, sosyal bir tehdit ve dinamit haline gelmeyi doğurur. Kendini ve yakınlarını tanımayanın, başta kendine sonra da başkalarına faydalı olması, sağlıklı ve kalıcı bir değer aktarması mümkün değildir.

Tam da bu noktada tarihin hazin hadiselerinden biri olan Şair Âkif’in 1966 sonlarında akıl hastanesine düşmüş ve Tophane’de geceleri içinde yattığı karoserin içinde ölü bulunmuş oğlu Emin Âkif Ersoy’un sözlerine kulak verilebilir: “Babamın bir kusuru vardı… Diyebilirim ki, ben en sevdiği bir tane oğluna fazla itimat etmesi hayatta başarısızlığıma yegâne âmil olmuştur.”[1] Baba-oğul, eğitim, bireysellik ve güven ilişkisine çok çok güzel bir örnek…

Ne olacak bu ailenin ve toplumun hali?

Zahire bakarsak ümitvar olabilecek bir manzara görünmüyor. Ancak genelde Müslüman dünyasının, özelde ise Türkiye’nin sosyal ve ruhanî dinamikleri bambaşkadır. Her şeyden önce İslâm medenî/şehirsel bir karaktere sahiptir ve dinimizde topluluk esastır. Bunun şuurunda olan bir avuç gayretkeş insanın bulunması büyük kitleleri idare edebildiği gibi, onların hidayetine de vesile olabilir.

Bundan sekiz yüz sene önce İbn-i Haldun’un asabiye teorisinde sarahatle ortaya koyduğu gibi, devletleri kuranlar, toplumları yönetenler, idare edenler ve çağ açıp çağ kapatanlar belli bir inanç çevresinde sıkı sıkıya kenetlenerek mücadele eden topluluklardır.

Şu halde bu memleketin ve bütün insanların felahı için can-ı gönülden, hiçbir maddî beklentisi olmadan Rasülümüzün yolunda koşturan, ihlâsla çırpınan bir topluluk varsa, ümitvar olmamak yeisten başka bir şey değildir. Yeis de inanç atlasımızda yer bulmamalıdır. Bize düşen şuurlu ve uyanık olmaktır.

İyi bir aile ve toplum özlemi içindeysek, önce kendimize bakalım. Ne kadar örnek bir anne babayız, ne kadar örnek bir aileyiz? Gerisi kendiliğinden gelecektir.

Etiketler

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı