Bir Kale Aile

0

“Biz bir aileyiz.” cümlesi, çocukluğumdan beri en sık duyduğum cümledir. Küçükken sadece babamdan duyduğum bu cümleyi, büyüdükçe gördüm ki; toplumun hemen hemen her kademesinde kullanılıyor.

Holdinglerin üst düzey yöneticileri, dernekler, vakıflar, hatta pazarcılar, minibüsçüler, taksiciler çıkıp “Biz bir aileyiz.” diyorlar.

En karamsar dönemlerde ve en çetin şartlar altında hemen aile mefhumunun altına sığınmak ve o kutsiyetin çatısı altında kendine yer bulmaya çalışmak, aslında içerisinde bulunduğumuz toplumun bu konudaki hassasiyetini gösteriyor.

En güzel sermaye

Gerçekten de aile kavramı bizim içerisinde yaşadığımız cemiyette çok mümtaz bir yere sahip. Nasıl ki ev yaparken sağlam bir temel aranıyorsa, aile için de aynı sağlam temel zaruridir. Geçmişten bugüne toplumumuz, aile kavramına gerektiği değeri vermiş ve kelimenin manasını tam anlamıyla yaşatmıştır. Bu durumu Osmanlı Devleti’nde yaşamış İsveçli aile hukuku profesörü Gaston Jess, şöyle dile getiriyor:

“Dünyanın en sağlıklı aile ocağı Osmanlı’da doğmuştur. Ve bu olgu hiçbir milletin tarihinde görülmemiş şekilde umumi hayatı inşa etmiştir.”

Aliya İzzetbegoviç ise bir sözünde, “Batı aslında bütün önemli kalelerimizi işgal etti. Şu anda elimizde kalan en güzel sermaye aile kalesidir.” diyerek ailenin küçük yapısının aslında büyük işler ifa eden bir kale hükmünde olduğunu vurguluyor.

Bugün geldiğimiz noktada gerek ülkemizde gerekse Avrupa başta olmak üzere dünya genelinde sivil toplum kuruluşlarının ve vakıfların en çok üzerinde durduğu konular; aile, ailede huzur, ebeveyn kontrolü, çocuk yetiştirme konularıdır. Bu konuların üzerine ciddiyetle gidilmesinin sebebi bu alandaki çatırdamaların ve çözülmelerin önemli ölçüde artmasıdır. Aile, toplumun en küçük parçasıdır. Yani toplum ailelerle kurulur, ailelerle düzelir. Eğer ki aileye bir kir-pas bulaşmışsa, mutlaka topluma da geçer. Ailenin huzuru, toplumun huzuru demektir.

Gaston Jess’in dediği gibi dünyanın en sağlıklı aile ocağına sahip bir toplum olabiliriz. Jess’in bu tespiti şüphesiz yerindedir. Yapmış olduğu kıyas ise dünyanın diğer topluluklarındaki aile yapılarını tanımasındandır. Özellikle Batı toplumundaki aile yapısı baz alınırsa bizdeki aile anlayış ve sisteminin ne derece ehemmiyetli olduğu daha net görülür. Fakat bu tespitler ve ölçümler nasıl ve neye göre yapılmalı?

Batı toplumlarına nazaran bugünkü aile yapılarımız iyi olabilir. Ancak bizim için ölçü Batı toplumları mı?
Mesela Gaston Jess’in dönemindeki Osmanlı aile yapısıyla şu anki aileler boy ölçüşebilir mi?
Kendi dinamiklerimizi kendimize kıstas kabul etmeyecek miyiz?

Bizim zamanımızda

Bugün gelinen noktada, aile mefhumunun önemini giderek kaybetmesinin neticesinde yeni jenerasyonun sıkıntıları daha net görülüyor. Eskilerin, “Bizim zamanımızda…” diye başlayan cümlelerinde yeni neslin mutsuz, başarısız ve internet bağımlısı bir nesil olduğu anlaşılıyor.

Mesela, bizim zamanımızda yiyecek ekmek bulunamazken şimdi evlerde herkesin isteğine göre çeşitli ekmekler bulunuyor. Kepek ekmeği, tam buğday ekmeği veya beyaz ekmeğe devam edenler var. Buna rağmen mutsuzluk had safhada.

Diyorlar ve haklılar…

Bir başkasında ise; bizim zamanımızda insanlarla iç içeydik. Dost meclislerinde oturulur, konuşulurdu. Herkes birbirinden ve dünyadan böyle muhabbetli ortamlar vesilesiyle haberdar olurdu. Ama şimdiki gençlere bakıyoruz, twitterda şunu gördüm, instagramda bunu gördüm diyerek birbirlerinden haberdar oluyorlar. Adeta internetin bağımlısı olmuşlar.

Diyorlar ve yine haklılar…

Bugünkü neslin, mutsuz, başarısız ve bağımlı olmasının iki ana sebebi var: Birincisi aile dağınıklığı, ikincisi akran eksikliği. Amerika’daki Nebraska Üniversitesi’nin bu konudaki araştırma sonuçları dikkate alınmaya değer. Bu sonuçlara göre varılan yer tek noktada birleşiyor.
Neslin; mutsuz, başarısız ve bağımlılık girdabında sürüklenmemesini arzuluyorsak yapılması gereken sadece bir şey var: Aile saadeti.
Mutlu aile, huzurlu gelecek içinse üç noktanın altını çiziyorlar:
* Birlikte zaman geçirmek
* Ben dilini kullanmak
* Manevi inanç
Bunların hepsinin temelinde mutlu aile tablosu bulunuyor. Birbirine değer veren, yargılayıcı sen dili yerine; “ben dili”ni kullanmaya özen gösteren, empati yapabilen, maddi-manevi her anlamda birbirine destek olan aileler bu giriftten hakkıyla çıkmaya muktedir olabilirler. Olmazsa ne mi olur?

Üst düzey bir iletişimsizlik olur ki şu fıkrayla bunu daha iyi kavrayabiliriz.
Kulakları neredeyse sağır denecek derecede az işiten bir adam, hasta yatağında yatan komşusunu din kardeşinin üzerindeki hakkıdır, diye düşünerek ziyarete gidiyormuş. Yolda bir arkadaşıyla karşılaşmış.
– Nereye böyle?
– Hasta ziyaretine gidiyorum.
Aynı hastanın yanından gelen arkadaşı:
– Yahu demiş; adam çok fena halde. Konuşamıyor. Ben sapasağlam kulaklarla ne dediğini anlamadım. Sen nasıl anlaşacaksın?

Sonra kendi konuşmaları gelmiş aklına ve demiş ki aslında anlaşabilirsin. Nasılsın diye sor. Elhamdülillah cevabını alırsın. Ne yer, ne içersin diye sorarsın. Çorba, lahana, tarhanadan başka ne cevap verebilir ki? Ona da afiyet şifa olsun dersin. Kim bakıyor sana, seninle hangi doktor ilgileniyor diyerek son sorunu da sormuş olursun. Bir isim söyler, sen de oh! Oh! Maşallah, en iyi doktor, cevabını verirsin. Sonra da helalliğini ister gelirsin. Diyerek bağıra bağıra anlatmış durumu.

Bizimki gitmiş, kapıyı çalmış. İçeri geçip oturduktan sonra, canı burnunda olan hastaya soruları sırasıyla yağdırmaya başlamış:
– Nasılsın?
– Ölmek üzereyim.
– Elhamdülillah.
– Ne yer, ne içersin?
– Zıkkım!
– Afiyet şifa olsun.
– Kim bakıyor sana, doktorun kim?
– Azrail!
– Ooo! Maaşallah, sen en iyi doktoru bulmuşsun.
– Defoooll!

Ne yazık ki bugünkü aile yapımıza baktığımız zaman, ebeveyn-çocuk ilişkisi öyle bir safhaya gelmiş ki; tıpkı bu fıkradaki gibi iletişimsizlik had safhada. Söyleyen ne söylediğini bilmiyor, konuşan ne konuştuğunu bilmiyor.
Oysa bir şeyleri değiştirebilmek için çok güzel bir erdem var: Dinlemek.
Bir bebek doğduktan sonra önce etrafını keşfetmeye çalışır. Bir şey dendiği zaman dinler. Sus pus dinler sadece. Ne deniyor, kime deniyor diye bakar. Bebek dinlemeye mecburdur esasen. Çünkü neyin ne olduğunu bilmez. Peki ya çocuklar? Onlarda anne babası bir şey deyince dinler. Her iki manada da dinler. Bebek dinler, çocuk dinler, genç ne eyler?

Genç, özellikle günümüz genci, dinlemeyi pek sevmez. Dinlenmeyi veya kendi istediğini yapmayı sever. Bebek ve çocuk bir şey bilmediği, etrafını yeni öğrendiği için dinliyordu. Genç ise bazı şeylerin farkına varabiliyor, etrafını bilebiliyor belki ama hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğunu ayırt edemiyor. Dinlemeyince iletişim kopuyor, aile yapısı sağlam temellerinden sarsılıyor. Dinlemek, özellikle aile büyüklerini, görüp geçirmiş insanları dinlemek, hataya düşmemenin anahtarıdır aslında. İletişim anahtarı sağlam olursa, ailenin duvarları da sağlam olur.
Dinlemek; huzurun, mutluluğun başlangıcıdır. İyi bir iletişimci olmanın ön şartı, iyi bir hitabet sahibi olmak değil; iyi dinleyici olmaktır. Aile içi iletişimde bu sağlanabilirse gerisinin kendiliğinden çözüldüğü görülecektir. Yani aile düzelecek, toplum düzelecektir.

E-DERGİYİ SATIN AL
(Toplam 310 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.