Eğitim

Bir Ödül Stratejisi Yazısı

Altın madalya yahut sıcak bir tebessüm… Mârifet, iltifata tâbîdir… Salıncaktaki çocuk, tek başına sallanmak kadar bunun büyükleri tarafından görülüp takdir edilmesinden keyif alır. Karnı doyanlar yemeği methetmeyi unutsalar da ev hanımı “Nasıl? Yemekler güzel olmuş mu?” diye hatırlatır. Boyunlar, omuzlar, panolar, dolaplar, kartvizitler çeşit çeşit madalya, şilt, plaket, diploma, sertifika, kupa ve unvanla doludur.

Kimse vermiyorsa kişi kendine ödül verir. Hedefine koşarken, mesela kilo vermek için gayret gösterirken zaman zaman kendini ödüllendiren insanlar vardır.

Ödül o kadar kıymetlidir ki bunun seramonisi bile vardır: Ödül törenleri!

Peki, ödülünü almak üzere sahneye davet edilen herkes, her gün çalışma masasına ödülünü almak üzere mi oturmuştur? Eğitim hayatı başta olmak üzere “ödül ve ceza” hayatın bütün safhalarında ne kadar tesirlidir?

Trafik kazasına şahit olup ambulans çağıranlar, bunu sadece sevap kazanmak için mi yapar? Bu yardımın maddî/mânevî bir karşılığı olmasaydı, kaza geçirenler ölüme mi terk edilecekti? Aynısını cezalar için de düşünebiliriz. insanlar yalnızca hapisten korktukları için mi cinayet işlemez? Adam öldürmek suç olmasaydı herkes katil mi olurdu?

Kimi insanlar ceza korkusuyla değil, yanlış ve kötü gördüğü için bazı fiillerden uzak dururken; mükâfat elde etmek için değil, doğrusu ve güzeli öyle olduğu için iyilik yaparlar.

Ödüllendireyim derken…

Bir iş için ödül veriliyorsa çoğu kez o ödülün anlamı şudur: “Bu iş meşakkatli ve zevksizdir, ilgi çekici değildir; ödül için buna katlanmalısın.”

Anlayamadığı için matematikten zayıf alan çocuğa ceza vermek, felçli birine niye yürüyemiyorsun diye kızmak gibidir; matematiği zaten iyi olan çocuğa abartılı ödüller vermekse bunun tersi. Ödül alan çocuk, başarısının ötesine geçmek için gayret etmeyebilir, dolayısıyla ödül ilerlemeyi durdurabilir.

Ödüle kilitlenen çocuk aslında neyi, niçin yapması gerektiğini bilmez. Bir işi iyi, güzel, faydalı olduğu için değil, ödül almak için yapmaya; sakıncalı şeylerden de kötü, çirkin ve zararlı olduğu için değil ceza görmemek için kaçmaya başlar. Hatta çocuk için yanlış yapmamak değil, yakalanmamak önemlidir; öğrenmek değil, yüksek not almak esastır. Öyleyse kopya çekmek de bir yoldur.

Ödül, böbürlenen ve diğerlerini ezmekten haz duyan yahut başarısız olduğu için herkesi düşman gören, sürece değil de sonuca odaklanan, dolayısıyla yalana, rüşvete, nifaka meyilli dimağlar oluşturabilir.

İlle de ödül verilecekse.

Ödül yalnızca çocuk bakışıyla değil, hakikatte de güzel bir şey olmalıdır. Mükâfat olarak hazır gıdalar almak yahut çocuğun bilgisayar başında fazla vakit geçirmesine izin vermek, “kitap okuma cezası”(?) kadar tehlikelidir.

Ödül doğruyu, iyiyi sevdirmek içindir. Verilen ödül, kesilen cezadan hep fazla olmalıdır. “Översem şımarır.” anlayışı da “Şunları yaparsan seni severim, yoksa sevmem.” tavrı da vicdani değildir.

İmam Gazali Hazretleri övgüyü aleni ve fazla, yergiyi gizli ve az yapmayı tavsiye eder: “Çocuğun güzel ahlâk ile alâkalı iyi bir hareketi görülürse takdir ve taltif edilmeli, çocuğu sevindirecek şekilde mükâfatlandırılmalıdır. Aynı zamanda halk arasında bile bu iyi hareketlerinden dolayı övülmelidir. Bütün bunlar çocuğu iyiliğe teşvik eder. Şayet bazen hatalı hareketi görülürse, bu hususta da görmezlikten gelmeli, gizli kusurlarını araştırıp teşhir etmemelidir. Şayet bu hatalı hareketini tekrar ederse, gizlice tekdir edilmeli, bunun zararları kendisine anlatılmalıdır. Sık sık tekdir ve tâzirden de sakınmalıdır. Çünkü bu hal, çocuğu söz dinlememeye ve kötülükleri yapmaya tahrik eder.”1

Pahalı ödüle de gerek yok. Daha küçük yaştan manevi değeri olan ödüllere geçilebilir. Ödül tatbikatı maddîden mânevîye, müşahhastan mücerrede ve küçük yaştan büyüğe doğru değişip azalmalı ki çocuk zaferle değil seferle mükellef olduğunu kavrayabilsin.

Ödülsüz-cezasız terbiye mümkün mü?

Ödül elbette olacaktır. Bazen ödülü verenin kim olduğu, ödülün ne olduğundan çok daha önemlidir. Niceleri sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) övgüsüne mazhar olabilmek için Kostantiniye’yi fethetmek istemiştir.

Eğitimcinin (hoca-ebeveyn) temsil kabiliyeti yüksek insan olması, pahalı ödüller dağıtmasından daha müessirdir. Zaten eğitimcisini takdir eden çocuk onun bir bakışı, bir gülümsemesi için çok şey yapacaktır.

Hedef ödül ihtiyacını azaltmak, cezaya ise hiç ihtiyaç duymamaktır. Ödül-ceza tatbikatı kendini gereksiz kılacak bir çizgi izlemelidir.

“Ne yapsak olmuyor! Çocuğun içinde olacak arkadaş!” demeden evvel onun iç dünyasına hitap etmenin yolu budur. Çocuğun çabasını önemsemek, çalışmaya odaklandığınızı ona hissettirmek şart. Çocuk gayretinin fark
edildiğini anlarsa, akranlarına da fark atar. Tabiî ki sizin derdiniz bu değildir(!).

Bir hediye mukabili ibadet etmeyi öğrenen çocuk, mâhir bir terbiye edicinin elinde kulluğun, ibadetin başlı başına bir zevk, bir mükâfat olduğunu hissedecektir.

“Dış motivasyon, biyolojik ihtiyaçları azaltan ya da teşvik eden veya dış ödüller almamıza yardımcı olan belli davranış ve faaliyetlere katılmayı kapsar. İç motivasyon ise inanış ya da beklentilerimizi yerine getirdiği için, faaliyetin kendisi ödüllendiricidir. Bu sayede belli davranış ya da faaliyetlere katılmayı kapsar.”2

Çocuk bir işi ödül almak için değil; önemli gördüğü için, doğru kabul ettiği için, sevdiği için, ilginç bulduğu için, heyecan duyduğu için de yapabilir. Yeter ki onu yetiştirmekle sorumlu olanlar çocuğun yarın ne (doktor, iş adamı vb.) olacağından ziyade bugün ne yaptığına baksınlar. Çocuklarının gayretlerini takdir etsinler.

Bilsinler ve inansınlar ki gayret (uğraş) bizden, tevfik (başarılı kılmak) Allah’tandır.

1 İmam Gazâlî, İhyau Ulumuddin, cilt 3, sayfa 167.

2 Plotnik, Rod, Psikolojiye Giriş, Kaknüs Psikoloji, sayfa 331.

En Yeniler

Bir Yorum

  1. Otorite konumundakilerin, olumlu gelişmeleri taktir etmesi, sürdürülebilir bir başarıyı da yanında getirmekte.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı