AraştırmaKolay HayatMedya

Bir Sosyal Analiz Yazısı: Dilenme Hakkı

Dünyada her toplumun kendine mahsus farklı özellikleri vardır. Bu farklılığın sebepleri olarak kültür; coğrafya, etkileşim gibi saikler gösterilse de temelde, sahip olunan inanç ve bu inançla ilgili idrakin olduğu açıktır. Sahip olunan inanç, şayet sağlıklı bir zeminde ve doğru idrak ediliyorsa bu inancın çevresinde şekillenmiş olan halkalar “gelenek, görenek ve müesseseler” insan fıtratına uygun olacaktır.

Ezen ve ezilen bir sınıfı doğurması veya var olan bir yapıyı tetiklemesi zemininde Avrupa tarihinde yaşanmış olan sınıflar arasındaki düşmanlığın temelinde yatan sebeplerden birisi, dilenme meselesi. “Dilenme hakkı” ne demektir? Nasıl bir duygudur? Bir “hak” mıdır? Şayet “hak” ise doğuştan gelen bir “hak” mı yoksa daha sonra kazanılan bir “hak” mıdır? Dilenmek, çalışmaksızın istemek fiili şeklinde tanımlanabileceğine göre; dilenen, dilenilene “sonsuz” bir medyuniyet (borçluluk) duygusu içinde olması gerekmez mi? Bu durum kula-kul olmayı gerekli kılmaz mı? Gelin bu soruların cevaplarını karanlık kısa bir Ortaçağ Avrupası ve Osmanlı Medeniyet tarihi gezisiyle beraber bulmaya çalışalım.

Dilenmek, bir “hak” olarak değerlendiriliyorsa tabi bir davranış olarak görülüyor demektir. Hatta dilenmek, Batılı toplumlarda bir “iltifat” olarak değerlendirilmektedir. Nitekim bu yazının yazılmasına vesile teşkil eden 1604 tarihli İngiliz Kralının bir İngiliz bilim adamına vermiş olduğu “dilenme hakkı” fermanı bunu teyit etmektedir. Aşağıda metnini vereceğimiz
“dilenme hakkı” ile ilgili fermana Ulus gazetesinin arşivinde rastladık. 1948 yılına ait gazetede “Dünyada Olup Bitenler” başlığı altında İngiliz Kralının bu fermanından söz edilmektedir. Batılılaşma konusunda devrin tutumu herkesçe malumdur. Bu durumda Ulus’un 1948 yılında yayınlamış olduğu “Dilenme Hakkı” fermanını, gazetenin Batılılaşma politikası meselesinde, hedef olarak düşünülen batılı toplumları methetme veya hicvetme bağlamında nereye yerleştirileceği hususu ayrı bir bahistir.

Dilenciliğin kültür zemini

Dilenmek bir sonuç olduğuna göre, bunun bir sebebi veya sebepleri olmalıdır. Konuyu Avrupa toplumlarıyla Osmanlı toplumunu mukayese ederek ele almaya çalışalım. Dünyada her toplumun kendine özgü farklı hususiyetleri vardır. Bu farklılığın sebepleri olarak kültür, coğrafya, etkileşim vs gibi saikler gösterilse de temelde, sahip olunan inanç ve bu inançla ilgili idrak olduğu açıktır. Sahip olunan inanç, şayet sağlıklı (sahih) bir zeminde ve doğru idrak ediliyorsa (kaliteli rehber) bu inancın çevresinde şekillenmiş olan halkalar (gelenek, görenek ve müesseseler) insan fıtratına uygun olacaktır. Böylece insanın insanı kul olarak değil, insanın, eşi ve benzeri olmayan Allah’a kul olmasının yolu açılacak, hayatın leziz ve insanların aziz olduğu bir dünya kurulabilecektir. İşte böyle bir dünyada “insan insanın kurdu” değil, insan insanın kardeşi ve yardımcısı olabilir.

Ortaçağ Avrupası…

Bilindiği gibi Ortaçağ Avrupası’nda ferdin, üstün insan ve insancık şeklinde iki görünümü olmuştur. Bunlardan birisi üstün insanlar “aristokratlar, ruhban sınıfı ve daha sonra devreye girecek olan burjuvalar” diğeri de himayesiz halk yığınlarıdır. Çok yaygın olduğu anlaşılan dilenciler de bu halk yığınları arasından çıkmıştır. Üstün insan kabul edilenlerin içinden çıkmamıştır. Yani üstün insanları teşkil eden sınıflardan birisinin, mesela aristokrat sınıfından bir ferdin, zor durumda kalarak dilenci durumuna düşmesi söz konusu değildir. O zamanki anlayışa göre soylu insanlar soylu olarak doğarlar, öyle yaşarlar ve öyle ölürler. Köylü insanlar da böyledir. Yani çalışmak, yetenek ve emek gibi unsurlar dikkate alınmazdı. Hatırlanacağı üzere orta ve yeniçağlarda Batılı toplumlarda sınıflar arasında geçiş asla söz konusu değildi. Toplumdaki bu geçişi olmayan sınıf yapısı sebebiyle, bütün Avrupa’yı etkilediği söylenen Fransız İhtilalinin patlak verdiği ifade edilir.

Avrupa’da ferdiyetçiliğin doğmasında etkili olduğu anlaşılan ezilen, itilen ve aşağılanan halk yığınları bir çare olarak kiliseden medet ummuşlardır. Ancak Ortaçağ Avrupası inancı, kişiyi, şuursuz ve doğuştan günahkâr saydığından, kendisine ümit bağlayanları tatmin etmemiştir. Ferdin, günahlarından arındırılması ve Mesih’in ikinci gelişine hazırlanması gerektiğini düşünmüştür. Vaftiz törenlerinin, itiraf merasimlerinin sebebi budur. Gelinen nokta ferdin, ruhban sınıfının insafına terk edilmesi şeklinde olmuştur.

Ruhban sınıfının din telakkisi toplumun elini kolunu bağlamıştır. İnanç mensuplarının insanüstü olarak kabul edilmeleri ve buna mukabil Allah’ın insan şeklinde tasavvur edilmesi, öyle anlaşılmaktadır ki, ferdin aklını allak-bullak etmiştir. Bu hengâmede Avrupalı son çare olarak dini, hayatın dışında tutacak ve dünyaya kesinlikle müdahale ettirmeyecek bir düzen kurmaya çalışmış laiklik denilen sistemi ihdas etmiştir. Böylece ruhban sınıfının müdahalesinden kendini korumayı amaçlamıştır. Unutulmamalıdır ki, sistemler ihtiyaçlara göre ortaya çıkar ve fonksiyon ifa ederler. Bir toplumun ihtiyacı olup olmadığı düşünülmeden uygulamaya konulan sistemler, zihinlerde sadece istifham bırakmaz, aynı zamanda toplumların direnç noktalarını da tahrip edebilir.

Yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığımız sosyal ve kültürel şartlar altında Avrupa’da mesuliyeti pek olmayan, ikinci sınıf ve günahkâr bir insan tipi ortaya çıkmış ve büyük bir kitleyi meydana getirmiştir. Böylece sözü edilen dönemde Avrupa’da ve hızı son 20-30 yıllık süreçte biraz azalmış olsa da Batılılaşmaya çalışan günümüz Türk toplumunda, sorumlu insan/mesul insan tipi ancak ütopyalarda aranmaya başlanmıştır.

En büyük değer para olarak görülüyordu

Avrupa orta çağındaki bu gayri mesul/sorumsuz insan tipinin sosyo-ekonomik hayata yansıması da aynı paralelde olmuştur. Bencil bir anlayış ve gayri mesul bir yapılanma ortaya çıkmıştır. Toplumdaki bütün ilişkiler para ile ölçülmeye başlanmış, günümüzde sorgulanmaya başlanan kapitalizmin ilk versiyonu olan merkantilizm süreci Yeniçağ dedikleri bir dönemin yolunu açmıştır. Mesela varlıklı insanlar, şahıslarına ait saray, konak ve av köşkü gibi binalar yaptırarak servetlerini artırmışlardır. Bu dönemde (yeni ve yakın çağların başlarında) Avrupa’da devletler (İngiltere, Fransa, İspanya ve diğerleri) vatandaşlarını zengin olmaya teşvik etmişlerdir. O zamanki anlayışa göre zengin olmanın en kısa yolu ihracat olarak görülmüş, sözü edilen ülkeler vatandaşlarını alabildiğince ihracata teşvik etmişlerdir. Öyle durumlar ortaya çıkmıştır ki, ülkenin bir kesiminde bu ihracatlar sonucunda aşırı zenginler ortaya çıkmış fakat bir başka kesiminde de aşırı fakirler meydana gelmiştir. Yani bir yanda safahat yaşanırken bir tarafta sefalet kendini göstermiştir. İşte insan! olmayan bir zeminde ortaya çıkan zenginleşmenin bir sonucu olarak dilencilik sektörü ortaya çıkmıştır. Burada eleştirilen husus, zenginleşme ve para kazanma değil, insanî duygunun sarf-ı nazar edilmesidir. Avrupa toplumlarında bu hususun dikkate alınmadığı ve bu sürecin içinde birçok insanlık dramının yaşandığı görülmektedir.

Toplum zenginliği nasıl sağlanmıştı?

Peki, aynı dönemde Osmanlı’da durum nasıldı? Yani Osmanlı toplumunda ticaret nasıl yapılmaktaydı? Bu konu ayrı bir başlık ve ihtisas alanı olmakla birlikte konuyu, müsadere ve ihracat örneğiyle kısaca belirtmekte fayda vardır. Osmanlı sisteminde bilindiği gibi müsadere müessesesi vardır. Müsadere, en kısa şekliyle şöyle tarif edilebilir; memuriyete bağlı olarak oluşan zenginliğin memuriyetin sona ermesiyle devlete intikal etmesidir. Yani devlet memuriyeti (vezir, vali vs.) sebebiyle elde edilmiş olan mal varlığı, memuriyet sona erdiğinde kamulaştırılmaktadır. Burada takip edilmek istenilen husus, devletin dışında toplumda hiç kimse aşırı zengin olamaz.

Dikkat edilsin, kişiler “aşırı” zengin olamaz. Ancak devlet aşırı zengin olabilir. Zira bilinen bir gerçektir ki, aşırı zenginliğin doğuracağı bir sonuç aşırı fakirliktir. Osmanlı sistemi buna müsaade etmemiştir. Bu sistemde toplumda fertler, insan gibi yaşamayı hedeflemiştir. Yani ne aşırı zengin ne de aşırı fakir. Bu şekilde müsadere sistemiyle insanî bir zemin kurmak amaçlanmıştır. Aynı yaklaşım ihracat konusunda da geçerlidir.

Yukarıda da ifade edildiği gibi Avrupa’da merkantilist dönemde devletler ihracatı mutlak olarak teşvik ederlerken, Osmanlı sisteminde ihracaat teşvik değil kısıtlama görmüştür. Şöyle düşünülmüştür; ihracaat yapılması istenilen malın (mesela buğday) öncelikle toplumun ihtiyacının karşılanıp karşılanmadığına bakılmıştır. Şayet toplumun ihtiyacı yoksa ancak o zaman malın ihracına müsaade edilmiştir. Bundan anlaşılmaktadır ki, Osmanlı’da her konuda olduğu gibi ticaret de, sırf para kazanmak için değil insanî boyutta ele alınmaktadır. Bu insanî yaklaşım sonucudur ki, Osmanlı toplumunda Avrupa toplumlarındaki gibi dilencilere rastlanmamıştır.

Her fert mesuliyet duygusu taşımalıdır

Avrupa’da sosyo-kültürel sürecin saiklerinden birisi olarak gördüğümüz mesuliyet duygusunun Osmanlı toplumundaki temelleri nasıldı? İslam prensiplerine göre insan ölmez, dünyasını değiştirir. Beden dünyada kalsa da ruh devam eder. Dolayısıyla insan yaşarken emr-i bil ma’ruf nehyi anil münker kriterlerine uygun ve içinde yaşadığı topluma karşı ve bütün yaratılmışlara karşı üzerine düşen vecibeleri yerine getirmişse, bedenin ölümden çekinmesi için bir sebep olmaz. Olsa olsa donanmış olduğu ilahî memuriyetlerin icra
edilmesindeki eksik katkısından dolayı endişesi olabilir. Bu endişe de asildir, gönüllerde ve başlarda taşması gereken bir ulvî duygudur.

İslamiyet mesuliyet duygusu veriyordu

İslam anlayışında Allah tasavvuru mutlak, sonsuz ve insanüstüdür. Peygamberimiz de dahil olmak üzere bütün mahlukat Onun tarafından yaratılmıştır. Kullar İslamî esaslara göre yaşamaktan ve yaptıklarından mutlak suretle mesuldürler. En küçük miktarda hayır yapmışlarsa bunun mükâfatını, en küçük şer işlemişlerse bunan karşılığını göreceklerdir. İşte bu prensip, Osmanlı toplumunda kişinin dilenmesini engelleyen ferdî kriterlerden birisini teşkil etmiştir. Toplumdaki zenginlerin kurmuş olduğu vakıflar meselenin toplumsal boyutunu teşkil etmektedir.

Yukarıda özetle ifade edilmeye çalışılan ferdin özellikleri bizi mesuliyetli insan tipine götürür. Bu tür insan tipinin ortaya koymuş olduğu davranış şekli, toplumu kucaklayıcı ve insanî bir ortamın teşekkül etmesine zemin hazırlar. Söz konusu mesuliyetli insan tipinin bencillik ve egosunu tatminden uzak olan ve nefs-i emarenin üzerindeki merhalelere yükselten feyiz merkezli bu hareket tarzı, sosyal bünyede bereket ve cevvaliyetlere dönüşmeye vesile olur. Mesela sosyal hayatta yol, çeşme ve ağaç gibi eser bırakmayan kişi, Osmanlı toplumunda “adam” yerine konulmazdı. Bu bakımdan herkes; mutlaka bir çeşme, yol, medrese, hayır kurumları veya başka bir eser bırakmaya gayret etmiştir. Her sokakta görülen çeşme ve yol güzergâhlarında rastlanılan hanlar, su geçitlerindeki köprüler bunu ispatlamaktadır. Günümüzde biz bu bereketli ve feyz merkezli eserleri kullanmayı becerebiliyor muyuz bilmiyorum ama istifade edemediğimiz açıktır. Çünkü istifade etmek için önce faydalı olmak, daha sonra faydalı olmayı istemek gerekir.

İnsanı anlamada maddi kıstas ölçü değildi

Mesuliyet duygusu çok güçlü olan Osmanlı toplumunda sosyal bünye son derece güçlüydü. Bu güçlü dayanışmanın sonucu kurulan vakıflar ve hayrat eserlerin sayısı çok olmuştur. Öyle ki, toplumda bir zenginin kapısını yoksula veya ihtiyaç sahibine kapatması, çok aşağılık bir davranış olarak kabul edilmiştir. Böyle bir davranış düşünülemezdi ama farz-ı muhal olsa o kişi, toplumda barınamazdı. Sefalet ile sefahatin yan yana at başı gittiği bu ortam bize “Batılılaşmanın” armağan ettiği yeni yetme bir diğer unsurdur. Huzurevi denilen, terk edilmiş ebeveynlerin barındığı evler de öyledir. Bunlar 19. yüzyılda Osmanlı ülkesine giriş yaptığında “Dar’ül aceze” denilmekteydi. Dolayısıyla Osmanlı toplumunda yardımlaşma duygusu son derce güçlü ve canlıydı. Toplumdaki bu canlı ve güçlü iletişim sonucunda, fertler haysiyet kırıcı bir konumda olmamışlardır. Maş’eri vicdan buna müsaade etmemiştir.

Dilencilik bir içtimai rahatsızlık ve toplumsal bir hastalıktır. İslam’da dilencilik tasvip edilmez. Çünkü ancak emeğin karşılığı alınan meta’ meşrudur. Helaldir ve haktır. Aksi takdirde başkasının hakkı söz konusudur ve kul hakkı, İslamiyet’te Cenab-ı Hak’ın bile af kapsamının dışında tuttuğu bilinen hususlardan birisidir.

Dilenciliğin yaygın olduğu toplumlarda ekonomik bir arıza var demektir. Söz konusu iktisadî arızanın temelinde yukarıda ifade edilmeye çalışıldığı gibi, toplumdaki insana bakış açısı ve mesuliyetsizlik duygusu bulunmaktadır. Eğer bir toplumda bencillik duygusu hâkim ve bütün ölçüler maddî kıstaslarla yapılıyorsa o toplumda dilenci sayısının çok olması kaçınılmaz olur. Böyle bir toplumda devletin en tepesindeki yöneticiler veya diğer bütün makam ve mevki sahipleri başta olmak üzere bütün toplum, işgal ettikleri mevkie mütenasip olarak dilencilik konumuna düşmüş olan kişilerden sorumludurlar. Veya öyle olması beklenir. Dilencilik yapan kişi kadar o toplumu teşkil eden diğer fertler de yöneticiler de aslında bu dilencinin ayıbına ortaktırlar.

Ve Dilenme Hakkı Fermanı

Ve şimdi bunca değerlendirmeye sebebiyet veren “Dilenme Hakkı” fermanına gelelim. Ulus gazetesinin 1948 tarihli nüshasında verdiği bir bilgiye göre, İngiltere’de 16. asrın sonlarında yaşamış olan meşhur İngiliz bilim adamı John Stow dilenmek zorunda kalmıştır. Belirtildiğine göre John Stow hayatının 45 yılını tarihi araştırmalarla geçirmiştir. Fakat seksen yaşına geldiğinde sefalete düşmüştür. İngiliz Kralı kendisini “takdir” ettiğini göstermek için 8 Mayıs 1604 tarihli bir ferman ile “DİLENME HAKKI” vermiştir. Bu fermanda şöyle denilmiştir:

“Adı geçen Stow hayatının 45 senesini, İngiltere hakkındaki makaleleri için malumat toplamakla, 12 senesini de Londra ve Westminster şehirlerinin tarihini yazmakla ve bütün hayatını memleketine vakfetmekle kendisine kralın nazik müsaadesi ile tebaalarından iane toplama hakkı ile onlardan topladığı parayı kendi şahsına sarf etmesine izin verilmiştir. Bu müsaade, kendisine bir sene müddetle verilmiştir”. Bu müsaadeyi yenilemeye lüzum kalmamıştır. Çünkü kralın vermiş olduğu müsaade süresi bitmeden John Stow ölmüştür.

Sonuç

“Dilenme Hakkı” fermanmdaki İngiliz Kralının “takdir” duygusu herhalde dikkatlerinizi çekmiştir. “Takdir” duygusunun “Dilenme Hakkı” şeklinde tezahür etmesi herhalde Batılı toplumlara mahsus bir tecellî olsa gerektir. Bir kralın başka türlü takdir şekli de olabilirdi (Mesela maaş bağlamak veya kullanmak veya kullandırmak üzere arazi tahsis etmek gibi). Ama fermandan da anlaşıldığına göre öyle olmamıştır. Öyle anlaşılmaktadır ki, bunun temel sebeplerinden
birisi paylaşım konusunda Batılı toplumların bilinen yaklaşımıdır.

Metin içinde cevaplarını vermeye çalıştık ama yine de girişte sorduğumuz sorulara karşılık bulmaya çalışarak yazımızı tamamlayalım. “Dilenmek nasıl bir duygudur?” diye sormuştuk. Batılı toplumlarda nasıl bir duygu olduğu, bu uygulamanın ve uygulayıcılarının yaygın olmasından istidlal edilebilir. Bizim inancımızda ve kültürümüzde ise haysiyet kırıcı olduğunu ifadeye gerek yoktur herhalde. Çünkü dilenmek, karşılıksız bir taleptir. Bilindiği gibi karşılıksız talep bizim inancımızda sadece Cenab-ı Hak’tan talep edilir. Ve sadece Ona kul olunur. Ondan istenir ve Ona sığınılır. Asla kula kul olunmaz.

İngiltere’de kralın bir “iltifat” olarak kendi bilim adamı olan Jhon Stow’a “dilenme hakkını” “lütfetmesi” kendi sosyo-kültürleri açısından yadırganmayabilir. Bu, yadırganmasa bile günümüzde bir Batılının bu fermanı (Dilenme Hakkı) iftihar vesilesi telakki edeceğine ihtimal vermiyoruz. Sonuçta hangi topluma mensup olursa olsun insanın bir haysiyeti vardır ve olmalıdır.

Bu noktada ve ferman vesilesiyle bizim hatırlamamız gereken husus şu olmalıdır; Bizim tarihimizde bu tarz boynumuzu bükecek ve haysiyetimize halel getirecek bir olay bildiğimiz kadarıyla olmamıştır. Hamdolsun ki, mensup olduğumuz İslamî değerler, sahip olduğumuz ölçüde bizleri haysiyetli kılmaktadır. Ancak biz bu güzel hasletlerimizi Batılılaşma sürecinde maalesef kaybettik. Bu muhteşem duygular tekrar kazanılmalı ve bu aziz millet layık olduğu konuma gelmelidir.

Milletimiz geçmişte Fatihler ve Sultan Süleymanlar döneminde olduğu gibi günümüzde de aynı hassasiyet ve asaletle bu misyonunda berdevamdırlar. Bu misyonun yürütücüsü nezih topluluk, dün olduğu gibi bugün de vardır ve hep olacaktır.

Kaynakça: Erol, Güngör, “Türklerde Yardım Duygusunun İslami Kaynakları”, Millî Kültür Dergisi, Agustos-Eylül-Ekim 1980; Aydın Kezer, Türk ve Batı Kültürü Üzerine Denemeler, Kültür Bakanlığı Yayınlan, Ankara 1990; “Dünyada Olup Bitenler”, Ulus, 4 Haziran 1948.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı