Din ve Hayat

Çağdaş Hukuk’un Ulaşamadığı Fahr-i Kainat Tatbikatları

Çağdaş medeniyetin en önemli vasfı, insan haklarında gösterdiği saygıyla övünmesidir. Ortaçağ Avrupası, mezhep savaşları karanlığında kırılırken, hayatta kalmanın asgari şartlarını hukuk kurallarına bağlayarak yaşatabilmiştir. 1648 Westfalya Barışı ile başlayan süreçte, karşı ırka, dine, mezhebe, hatta devlete tahammül edememenin bir adım sonra kendisinin de yok olması demek olduğunu gören yöneticiler hayatta kalma çaresini sözleşmelerde bulmuşlardır.

Katolik bir yönetim bölgesinde Protestanlar için tanınan göç hakkı, Avrupa tarihinde ileri bir aşamaydı. Bu şu demektir: Katolik yönetimi bölgesindeki Protestanlar veya Protestan yönetimi bölgesindeki Katolikler, öldürülmeyip kendi mezheplerinin hakim olduğu bölgeye göç etmesine müsaade edilecek. Sırf mezhebi farklı diye bir insan topluluğu bağını, bahçesini bırakıp başka bir ülkeye gitmek zorunda kalıyor. Öldürülmekten daha iyi değil mi? Avrupa’nın canı pahasına elde ettiği hakların, çıkarılan kanunların, imzalanan sözleşmelerin arkasında, asırlara dayanan bu kan gölleri vardır. Bir daha böyle bir vahşetle karşılaşmamak için, yürürlükteki mevzuata herkes sıkı sıkıya bağlıdır. Bu kurallar büyük bedeller ödenerek kazanılmıştır. Halbuki biz Müslüman toplumları böyle bir bedel ödemedik. Çünkü böyle bir vahşeti ne yaşadık ne de yaşattık.

Eski zannettiklerimiz…

Amerikan Bağımsızlık Bildirisi, Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi belgeler, adım adım batı toplumunu medenileştirmiştir. Bu bildiri ve belgeler vahşet dönemlerine karşı bir isyan niteliğinde olmuştur. İnsan Haklarının, devletin kendi ülkesinde yaşayan vatandaşları, yabancı ülke vatandaşları, çalışanlar gibi farklı alanları söz konusudur. Bunun yanında savaş şartlarında düşman ülke vatandaşları için birtakım haklar vardır ki bu konu batının gündemine ancak 19. yüzyılda gelmiştir. Birtakım teşebbüslere rağmen ciddi sözleşmeler ancak iki dünya savaşı arasında imzalanabilmiştir.

Başta savaş esirleri olmak üzere savaş şartlarında insan haklarına hususi bir isim olarak, İnsancıl Hukuk (Humanitarian Law) denmiştir. İnsan Hakları Hukuku’nun (Human Rights Law) alt bölümünü teşkil eden bu alanda, bugün dahi Fahr-i Kainat Efendimizin (s.a.v) tatbikatına ulaşılmış değildir. Biz burada kısaca savaş esirlerine yapılan muameleye temas edeceğiz. Siyer-i Nebi’nin her sayfası Peygamber Efendimizin hayatını anlatır. Hayatının her anında yaşananlar, verilen talimatlar her biri hukuk dalının cevherleridir. Birçok hukukçu buradan beslenerek hukuk alanındaki görüşlerini geliştirmiştir. Bu konudaki deliller ya imha edilmiş ya da kütüphanelerin tozlu raflarında unutturulmuştur.

Müslümanlara hayat hakkı vermemişlerdi

Bedir Savaşı’nda esir alınan müşriklere yapılan muameleye geçmeden önce, Mekke-i Mükerreme’de Müslümanlara hayat hakkı tanınmadığı için hicret etmek zorunda bırakıldıklarını hatırlayalım. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) hangi şartlar altında ve İlahi mucize ile müşriklerin saldırılarından kurtularak Sevr mağarasına ve oradan Medine yollarına vasıl olduğunu düşünelim. İşte o müşrikler, Medine-i Münevvere’de Müslümanların ortadan kaldırılması için ordu toplayıp saldırıya geçmişlerdi. Ancak savaşı kaybetmiş, bir kısmı ise esir düşmüştü.

Peygamberimiz (SAY) esirleri sahabilere dağıtmış ve onlara iyi bakmalarını emretmişti. Bu emrin gereği olarak Bedir’den Medine-i Münevvere’ye sahabiler, müşrik esirleri hayvanlarına bindirdiler, kendileri yaya olarak geldiler. Halbuki yakın zamana kadar Avrupa’da görülen manzara esir düşenler ya hemen öldürülür veya ömür boyu köle olurdu. Bir yerden başka bir yere nakledilirken elleri arkadan bağlanarak ipin bir ucu kendi bindikleri hayvana bağlanır. Hatta yorgun esirler hayvanın süratine yetişemeyince yolda sürüklenerek, acı çekerek ölürdü.

Onun adaletiyle Bedir’de insanlık buldular

Esirlere nasıl muamele yapılacağı uzun uzun istişare edildi. Nihayet fidye ile serbest bırakılmalarına karar verildi. Fidye miktarı herkesin maddi gücüyle mütenasip olarak belirlendi. Fidye vermeye gücü yetmeyip de okur yazar olanlara bir şart koşuldu: Bunlar 10 çocuğa okuma yazma öğrettikten sonra serbest bırakılacaktı. Fahr-i Kainat’ın(s.a.v) ilme verdiği ehemmiyetin bir damlası olarak bu hadiseyi iyi düşünmek gerekir.

Kendilerini öldürmeye gelen müşriklere çocuklarını teslim ediyorlardı. Amaç okur- yazar alim oranını artırmaktı. Nitekim Kur’an alimi sahabilerden Zeyd bin Sabit (r.a) bu şekilde okuma-yazma öğrenenlerdendir. Ashab-ı Kiram ise kendilerine emanet edilen esirlere evlerinde yiyeceklerinin en iyisini ikram ederler, en güzel şekilde onlara davranırlar, o insanların kalplerinde İslam’ın sıcaklığını hissetmeleri için ellerinden geleni yaparlardı.

Fidye ödeme imkanı olmayıp okuma-yazma da bilmeyenler bir müddet sonra bazı şartlarla meccanen serbest bırakıldı. Alemlere Rahmet Peygamber’in (s.a.v) bu merhameti karşısında bazı esirler Müslüman olmuşlardır.

Fahr-i Kainat’tan (s.a.v) günümüz insan haklarına ışık tutacak nice deryalar var. Burada bir damlasına işaret etmeye çalıştık. Salat ve selam Ona ve Onun âline olsun.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı