İnsanTarih

Çanakkale’de “İnsan” Kalmak

Hayatta bazı yenilgiler vardır; birçok zaferden daha çok mana yüklüdür. Yine hayatta bazı zaferler vardır ki; birçok yenilgiden anlamsızdır. Çanakkale; siyakıyla, sibakıyla, mazisi, ânı ve istikbaliyle anlamlı bir zaferdir.

Sizden olanların sizi methetmesi, şüphesiz güzeldir. Daha güzeli, sizden olmayanların da size gıpta ile bakmasıdır. Çanakkale’de, siperini vatan addeden ecdat; ateşi suya, demiri pamuğa, kanı kızılcığa, barut kokusunu nergis kokusuna tebdil ediyordu.

Hiç şüphesiz, bugün “Çanakkale’de Gerçekte Ne Olduğunu Anlama”nın değerine, dünden daha çok muhtacız. Bugünün, birbirini anlamayan ve birbirine tahammül edemeyen insanları, dün de birbirini anlamıyor ve birbirine tahammül edemiyordu. Fakat sararmış sayfaları açıp okudukça; dünkü tahammülsüzlüğün bugüne kıyasla devede kulak kaldığını anlıyoruz. Çünkü dünün tahammülsüzlüğüne baktığımızda; öfkenin içindeki sevgiyi, savaşın içindeki barışı, düşmanlığın içindeki dostluğu görebiliyoruz.

Heyhat!

Bugünün tahammülsüzlüğü daha sinsi!

Yaşadığımız bu zaman diliminde ne yazık ki öfke, sevgiyi; savaş, barışı; düşmanlık, dostluğu bütünüyle dışlıyor. Hâlbuki manidar zaferlerle dolu mazimizde, henüz kendi iç dinamiklerimizde bile mana veremediğimiz hadiselere odaklanınca; bütün bu zıtlıkların bir diğerini değil dışlaması, şumûllendirerek ihata etmesi gerektiğini anlıyoruz.

Nasıl mı?

Atî ufuklara buğulu gözler ile bakmayı bir lahza durdurarak. Durdurmakla da kalmayıp o gözleri mazinin kalbine, Çanakkale’ye çevirerek. Seyreyleyelim, bakalım, görelim ve hepsinden mühimi, anlayalım Çanakkale’deki insanlığı…

Merhamet yürekten gelir

Çanakkale’de Türk askeriyle çarpışan, daha sonra Avustralya Genel Valisi olan Lord Casey anlatıyor:

“Biz Avustralyalılar, sizleri Gelibolu’da tanıdık ve sevdik. Ben de Çanakkale Savaşları’na teğmen rütbesi ile katılmıştım. O kanlı fakat mertçe sürdürülen savaşta edindiğim intibaları, hâlâ aynı sıcaklıkla yüreğimde taşıyorum.

Arıburnu cephesindeydik. Siperler arasındaki mesafeler 8-10 metre kadardı. Korkunç çarpışmalar oluyordu. Yine cehennemî bir çatışmadan sonra, silah sesleri kesilmişti. Taraflar yavaş yavaş siperlerine çekildiler. Yaralılar ve ölüler savaş meydanındaydı. Bizim tarafta feryatlar, inlemeler vardı. İki siper arasında kalmış yaralı bir İngiliz yüzbaşı açıkta; “İmdat! Kurtarın beni, yardım edin!” diye bağırıyordu. Bir siperden ses yükseldi: “Biriniz gidip yüzbaşıyı alıp getirsin!” Askerler birbirlerine; “Git, sen getir… Hayır, sen getir… Ölmek istemiyorum… Zaten yüzbaşı da biraz sonra ölecek. Ne gereği var… Cesareti varsa komutan getirsin.” diyorlardı.

İngiliz komutan ise kızgınlıkla hâlâ haykırıyor: “Yüreksiz herifler, çabuk getirin onu. O sizin komutanınız!” diyordu.

Siperlerde bu tür atışmalar devam ettiği sırada, karşımızdaki Türk siperlerinden silahın ucuna takılmış beyaz bir mendil, yukarı kaldırılarak sallandı. Her taraf sessizliğe büründü. Her iki tarafın askerleri, silahlarını doğrultmuş, dikkatle mendili takip ediyorlardı. Siperin içinden iri yapılı bir er çıktı. Ucuna mendil bağladığı silahını yere attı. İki kolunu açtı. Sonra kendine güvenen tavırlarıyla yavaş yavaş yüzbaşıya doğru yürümeye başladı. Karşı tarafla, çevresiyle, hiç kimseyle ilgilenmiyor, herkes donup kalmış, bu cesur Türk askerini, hayranlıkla seyrediyordu. Şaşkınlıktan kurtulabilen İngiliz askerleri ise nişan almaya çalışıyorlardı. O ise hiçbir şeye aldırmadan yüzbaşının yanına geldi. Nazik ve yumuşak hareketlerle yaralının kıyafetini düzeltti. Onu yerden kaldırdı, omuzlayıp yavaş yavaş bizim siperlere doğru yöneldi. Siperimizin hemen önüne yüzbaşıyı nazikçe yatırdı. Sonra arkasını döndü. Yine kendinden emin adımlarla, siperlerine doğru yürüdü. Hepimiz donmuştuk. Hayrete düşmüştük.”

Düşene, düşünceli olmak gerek

Binlerce hayal, binlerce ideal ve binlerce ümit; Çanakkale’de binlerce gençle yaralandı, hastalandı ve kanlı çarpışmalara şahitlik eden vatan coğrafyasında, hayata veda etti. Fakat savaşın acıları, ayrılıkları, iliklere kadar hissedilen ızdırapları, “insanlık”ı öldüremiyordu.

İşte, o insanlıktan payını alan Avustralyalı Çavuş H.D. Collyer, 10 Ağustos 1915’te, Malta’daki hastaneden arkadaşlarına yazdığı mektuba, “Düşünceli ve Saygılı Türk” diye başlıyor ve vaziyeti şöyle izah ediyordu:

“Türklerin aslında iyi kalpli insanlar olduklarını biliyorum. Bunu kanıtlayan, hatırlayabildiğim üç hadise; bir keresinde on iki yaralı askerimiz cephede, Türk sıhhiye ekibi tarafından bulunur, esir alınmazlar. Yaraları sarılır. Kendilerine; “Gelip, sizi alırlar.” deyip giderler.

Bir başka sefer Türk askeri, yaralı ve yürüyemeyen askerimizi bulur. Yaralarını temizleyip sarar. Onu kuytu bir yere yerleştirir. Arkadaşları tarafından bulunması gecikebilir endişesiyle de yanına biraz su ile bisküvi bırakır.

Yine bir başka Türk, yaralı askerimizin yarasını sarar ve hemen gitmesi gerektiğini, aksi takdirde Alman subayı gelirse hem kendisini hem de askerimizi vuracağını söyler.”

Dilleri sussa hâlleri konuşur

Mehmetçik, sadece vatan müdafaasıyla kalmıyor, aynı zamanda, bütün dünyaya bir ders veriyordu: İnsanlık dersi. Bu ders sebebiyledir ki artık karşıdaki düşman askeri bile Mehmetçiğin yüksek seciyesine hayranlık duyuyor ve ondan saygı ile söz ediyordu. O seciye, Alman Genel Kurmay Başkanı Helmuth Von Moltke’ye, “Birçok milletlerin askerlerini bir araya getiriniz. Hangilerinin Türk olduklarını size hemen söyleyeyim. Renkleri, elbiseleriyle değil, hareketleri ve tavırlarıyla belli olurlar.” dedirtmiştir.

İşte, Mehmetçikten övgüyle söz eden Avustralyalı bir subay anlatıyor:

“Çanakkale’de bulunduğumuz günlerde, bir gün bizim dinî bayramımızdı. O günü neşe içinde geçirmek ve eğlenmek istiyorduk. Ancak harp halinde bulunduğumuz için bunu imkânsız görüyorduk. Son çare olarak Türklere bir elçi gönderip onlardan bugün olsun ateş açmamaları için söz aldık. Fakat hile olup olmayacağı kuşkusu içindeydik. Bununla beraber, eğlencemize devam ederken bize Türk kumandanlarından hediyeler gönderildiği haberini alıp elçiyi kabul ettim. Bize “ayran” dedikleri içecek göndermişlerdi. Türklerin bu hareketi beni son derece duygulandırmıştı.”

Bir tutam ot

Çanakkale’ye kimler gelmemiş ve kimler, nelerini orada bırakmamıştı ki? Fransızlar, Çanakkale’de ağır kayıp verenlerdendi. Bilhassa Kirte Muharebeleri’nde, artık geri dönüşü olmayan bataklığa saplandıklarını iyiden iyiye anlamışlardı. Bu muharebe esnasında sağ kolunu kaybeden Fransız subayı, hatırasını şöyle anlatıyor:

“Biz Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştığımız için övünebiliriz. Şiddetli bir süngü harbinden sonra, savaş sahasını dolaşırken bir Türk askerinin, kendi gömleğini yırtarak Fransız askerinin yarasını sardığını gördüm. Tercümanım vasıtasıyla sordum:

“Niçin öldürmek istediğin askere yardım ediyorsun?”

Mecalsiz asker şu cevabı verdi:

“Bu asker yaralanınca, cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı. Herhalde resimdeki annesi olacaktı. Benim ise kimsem yok, o kurtulsun, evine dönsün istedim.”

Bu asil davranış karşısında gözyaşlarımı tutamadım. Bu sırada emir subayım, Türk askerinin yakasını açtığında, gördüğüm manzara karşısında yanaklarımdan sızan gözyaşlarımın donduğunu hissettim. Çünkü Türk askerinin göğsünde, bizim askerden daha ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutam ot basmıştı. Az sonra ikisi de öldüler.”

Akıbet

Nereye gideceğine karar veremeyen bir saat sarkacının, nereye gideceğini bilen akrep ve yelkovanı yönlendirmesi gibi; birbirini hiç tanımayan, bilmeyen, görmeyen insanlar da birbirini tanıyan, bilen ve gören devletlerin akıbetini tayin etmişti.

Yoksa Avustralyalının ne işi vardı Gelibolu’da?

Fransızın ne işi vardı Alçıtepe’de?

Senegalliyle, Hintliyle ne derdi vardı Mehmet’in?

Mehmetçiğin işi yapmaktı, imar etmekti. O, bunu öyle güzel yerine getirdi ki yıkmaya, yok etmeye gelenler; gelişlerinden utandılar.

Bu asil duruş karşısında önce sinirlendiler, daha da saldırganlaştılar. Fakat düşündükçe davranışın asaletini,  idrak ettiler karşısındaki askerin yüksek karakterini.

Yıkmaya gelmişlerdi, yıkamadıkları gibi, yıkılan insanlıklarını görüp döndüler.

Binlerce hayal, binlerce ideal ve binlerce ümit; Çanakkale’de binlerce gençle yaralandı, hastalandı ve kanlı çarpışmalara şahitlik eden vatan coğrafyasında, hayata veda etti. Fakat savaşın acıları, ayrılıkları, iliklere kadar hissedilen ızdırapları, “insanlık”ı öldüremiyordu.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı