Çanakkale’yi Kim, Nasıl Anlatıyor?6 dakika okunma süresi

0

Zamana ve mekâna ayak uyduran kalibresiz, statükocu, gücün yanında yer tutmaya çalışan insancıklar olduğu gibi, devirden devire anlatım değiştiren rehbercikler de yok değil.   

104 yıl önce Çanakkale’de bir destan yazdığımızı hep anlatıyoruz. Bütün cihana insanlık dersi verdik. Bunların hepsi makul, kabul edilebilir ve bugünden geçmişe bakıldığında haklı tespitlerden ibarettir.

İşte, “bugünden geçmişe bakılan” kısımda biraz durmamız gerekiyor.

Zira geçmişe kim bakıyor?

Dahası, her bakan aynı şeyi mi görüyor?

Geçmişe, salt geçmiş olarak bakanlar ile sadece görmek istediklerini görmeye; duymak istediklerini duymaya çalışanların hissettikleri şey, aynı şey midir?

Çanakkale bu bağlamda, büyük bir mücadelenin yaşandığı, acılarıyla, ayrılıklarıyla insanlık derslerinin sunulduğu güzel bir vatan coğrafyası.

Biz bu topraklarda neden aynı hadiseye bakıp aynı neticeye ulaşamıyoruz?

İki kere iki, tarihe bakışımızda neden dört etmiyor?

Bu girift bilmeceden nasıl kurtulacağız ya da kurtulabilecek miyiz?

Kabuller ve retler 

Çanakkale’ye gittiğinizde göreceksiniz; kendi başınıza gezmek zor gelecek ve bir rehber eşliğinde gezmek isteyeceksiniz. Rehber hem size kılavuzluk edecek hem de gezip gördüğünüz yerler hakkında bilgiler verecek.

Rehberinizin tarihçi olmasını ve bir asır evvel orada yaşanan hadiseler hakkında anlaşılabilir bilgiler sunmasını isteyeceksiniz.

Ücretiyle tuttuğunuz kılavuzdan, duymak istedikleriniz de olacak istemedikleriniz de.

Çünkü baştan, siz de bazı kabuller ve retlerle donatılmış vaziyettesiniz.

Sadece, “Bu insan ne anlatıyor?” diye yekpâre bir merakla algılamaya çalışmak yerine, peşin hükümlerle donatıldıysanız, vereceğiniz tepkileri tahmin etmek zor değil.

Ufak dokunuşlar

Bir iki yer gördükten sonra rehbere, duymak istedikleriniz hakkında ipuçları vereceksiniz. Rehber bunu anlayacak. Anlamaz görünse bile anlayacak, hiç merak etmeyin. Ama yerini bekleyecek. Zamanını bekleyecek. Nerede, ne anlatacağını o biliyor çünkü; siz değil.

Ama siz de haklısınız. İstediğinizi duymak istiyorsunuz, epistemolojik altyapınızın sizi aldatmasına dayanamayacaksınız; buna izin veremez ve böyle bir şeye asla tahammül edemezsiniz.

Belirli aralıklarla kılavuzunuz ile aranızda bazı vur kaçlar yaşanacak.

Birbirinizin dünya görüşü hakkında ufak dokunuşlarda bulunacaksınız.

Örtülü ifadelerle, kaçamak cümleler olursa tedirginlik üzerinde yolculuk devam edecek.

Ama aksi olursa; yani keskin bir şekilde ben şöyleyim, böyle böyle düşünüyorum şeklinde ifadeler beyan edilirse o zaman iki durum çıkacak ortaya: Tura devam veya tamam.

“Sayın rehber, lütfen araçtan ininiz.”

Bir misal

Çanakkale merkezden sabah yedi feribotuna yetişmek için alelacele çıkıyoruz yola. Turu bekliyoruz. Denizli’den Çanakkale’ye gelen yorgun, bitkin ve bir o kadar da zarif Anadolu insanıyla kucaklaştık. Kahvaltıdan sonra yola koyulduk. Bilenler bilir, Çanakkale şehitlik turlarının genel bir güzergâhı vardır; güney cephesinden kronolojik olarak başlanır, en son kuzey cephesinde nihayete erdirilir.

Bismillah, daha ilk durağımız olan Balıkesir Havranlı Koca Seyid’in mermiyi kaldırdığı yerde konuşmaya başlamışken; arkalardan uzun, ince, 60’lı yaşlarda gözlüklü bir amca, sağ eliyle gözlüğünü çıkarıp sol elini havaya kaldırarak yüksek perdeden seslendi:

“Efendi efendiiii! Kahraman alayımızdan, 57. Alay’dan niye bahsetmiyorsun?”

Şöyle bir sakinlik, sessizlik çöktü. Bazı çehrelerde şu ifade belirmişti:

“Evet ya biz hiç dikkat etmedik, bu rehber niye böyle anlatıyor?”

Dudak uçlarıma kondurduğum muzip bir gülümsemeyle önce gönüllere su serpmeye çalıştım. Açıklamamda başarılı olmuş olmalıyım ki benimle birlikte başka yüzlerde de tebessüm oluştu. Sonra amcamıza şu izahatı yaptım:

“Bey amcacığım, enerjinize ve dinamikliğinize hayranım. Bismillah, kahvaltıdan yeni kalktık. Burası daha ilk durağımız ve çok geniş bir alandayız. Turumuz akşama kadar devam edecek. O yüzden acele etmeyiniz, sabrediniz. Hem kronolojik olarak başladık savaşı anlatmaya, henüz 18 Mart 1915’e bile gelmedik. Hele bir 25 Nisan’a gelelim, 57. Alay’a çıkalım, orada da kahraman alayımızdan bahsedeceğiz. İşimizi hakkıyla yapmak için elimizden ne geliyorsa, objektif bakış açısıyla sizlere hakikati anlatacağız. Çünkü bize şöyle öğrettiler: ‘İlmin zekâtı yüzde yüzdür.’”

Bir başka gün…

Çanakkale’de bir rehber, birden farklı kesimlerle uğraşıyor. Birçok denklemde boy ölçüşerek çarpışmak zorunda kalıyor. Bazen diğer rehberlerle; bazen gelen misafirlerle; bazense rehber, şehitlik alan yönetimi ile problemler yaşayabiliyor. İnsanın olduğu yerde bu tür hadiselerin vuku bulması elbette normaldir. Fakat burada rehberler arasındaki mücadele/didişme çok ilginç. Bir kere herkes her şeyi nasıl anlatıyor? Bu çok büyük problem. Kimi rehberler, Yarbay Hasan Bey’i anlatırken kimi rehberler, teğet geçip isim bile vermiyor. Öyle bir şahıs sanki hiç yaşamamış gibi büyük bir vefasızlıkla basıp gidiliyor. Bakın, anlatış tarzlarının farklılığını sorgulamıyorum. Elbette her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır. Kastettiğim durum; bir hadisenin bir rehber tarafından olmazsa olmaz görülmesi iken başka rehberin böyle bir durumu yok hükmünde saymasıdır.

Bu konuda bir başka garabet ise bizzat alan yönetiminden kaynaklanıyor. Bölgedeki alan kılavuzları için yapılan imtihanda Yarbay Hasan Bey’i soruyorlar. Yazılı sınavda Yarbay Hasan Bey’i sorarken de şöyle zikrediyorlar:

“Bugünkü yeri Yarbay Hasan Bey Şehitliği olan ama asıl yeri orası olmayan, Yarbay Hasan Bey’in kabrinin olduğu asıl yer neresidir?”

Bu soruyu okuyunca bayağı şaşırmıştım. Orada tabela asılmış, bilenler Yarbay Hasan Bey Şehitliği diye dualar ederek geçiyor. Madem yeri burası değil, bunca zaman neden değiştirilmedi?

Hakikatin peşinde olmak

6 yıllık rehberlik serüveninde bunlar sadece birer misal.

Bunun gibi niceleri var.

Çoğu insanın arayıp da bulamadığı akademisyenleri; “Ağlatarak anlatmıyor, biz buraya ağlamaya geldik, bize ne Almanların yaptığı topun büyüklüğünden, incinden, vincinden…” diyerek yaka paça atanlar da az değil…

O yüzden şaşmamak lazım.

Kimse kendi mahallesinden ses yükseltmesin, bilgisine güvenen, her yerde aynı şeyi anlatmalı, anlatabilmeli.

Herkesin bir köşe başını tuttuğu, kendi müşteri kitlesine göre zümre edindiği yerde, bilimsel birikimden, akademik camianın tarihî ahlâkından, hakikati kovalayan insanlar ne kadar istifade edebilirler, orası bilinmez. Ama bilinen bir şey varsa o da şudur, hakikat er ya da geç yerini bulur.

BU SAYIYI SATIN AL E-DERGİYİ SATIN AL
(Toplam 339 kez okundu. Bugün: 33)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.