Hikaye ve Günlükler

Çayları Tazele

Madem sordun, zaman geçirelim biraz… Çayları tazele de baştan başlayayım anlatmaya.

1970’te bacasında leylek yuvası olan tek katlı bir evde doğmuşum. Herkesin bebekliği farklıdır ama; bir de benimkini dinle… Bebekken herkes gibi çok ağlarmışım… Ama sadece geceleri! Gündüzleri gülüyor, geceleri ağlıyor muşum! Buna kimileri şans, kimileri uğursuzluk; mahalle imamı Nuri Hoca da kıyamet alameti demiş. Ağlasam mı, gülsem mi? İkisine de kızıyorlar… Düşün bir; gündüzleri gülen çocuk… Bir tarafta merakla, akın akın gelen misafirler, bir tarafta da akşamları da mamadan önce üç, sonra da dört saat, durmadan zırlayan çocuğun kahrını çeken annem. Geceleri, şu çocuk bir büyüse de iyice bir dövsem diye hırs küplerini dolduran annem, gündüzleri ziyaretime gelenlerin hediyelerine bakarak tekrar severmiş beni.

Babamı hiç sorma. Güler yüzlü, komik biriymiş. Öyle güzel hikaye anlatırmış ki, dinlemeye gelenler köyün en kalabalık kahvesini tıklım tıklım doldurmuş. Ağızları ayrık kendinden geçmiş bir halde, anlatılan komik hikayeleri dinlerken, gülmekten adeta çatlarlarmış… İnanmazsın ama; nazar mıdır nedir? Babam, en komik hikayesinin birinin ortasında, gülerken çatlayıp ölmüş… Ardından ben doğmuşum!

İlkokula kadar olan hayatımı pek hatırlayamam. Köydeki çocuklar gibi toz toprak, dere tepe… İlkokula geldiğimde içimdeki o gülme dürtüsünü zor kontrol ediyordum. Bazen bu dürtü içimden gelir de babamı anımsarım… Annem bakmış ki köyün maskarası olacağım, okulu bitirmeden şehre, dayımlara yolladı beni. Orada dayımın çocukları ile birlikte okula devam etmeye başladım… İki odalı evin nüfusu benimle yediye çıkmıştı. Dayım iri yarı, suratsız bir adamdı. Sanki şehrin bütün trafiği onun üzerinden akıyor, bütün radyolarını o imal ediyor… Fabrikada çalışıyor, sabah gidip akşam geliyordu. Yengem de haftanın iki günü o apartman senin bu apartman benim milletin pisliği ile… Ben de Seyfi, Cemşit, Kamuran ve Halime ile sabahları okula…

Bir süre sonra ilkokulun yerini ortaokul aldı. Zeki biri değildim ama kuzenlerimin yardımları ile ikinci sınıfta tüm derslerim pekiyiydi. Üst sınıfın derslerini bile kolayca yapabiliyordum. Ortaokulu okul birincisi olarak bitirmiştim. Artık evde belli bir saygınlığım olmuştu. Anneme söz vermiştim, bir işim, evim olsun onu İzmit’e, şehre getirecektim…

Ve dayım işten çıkarıldı. Ekonomik kriz…  Ev ve okul masrafları derken köydeki harabelerine geri dönmek zorunda kaldılar. Çocuklarıyla… Dayım, bir tanıdığı aracılığıyla rica minnet beni liseye, yurda yazdırdı. İyi mi etti kötü mü bilmiyorum. Yeni ortam, yeni arkadaşlar diyeceksin. Pek de öyle olmadı. O zamanlar çok sessizdim. Şehrin de yabancısı. Yurdun karanlık ve geniş koridorları, gürültülü yatakhanelerinde silik bir resim… Birinci dönemi zar zor bitirdim. Notlarımsa çok iyiydi. Dayım ziyaretime her gelişinde soluk yüzüm ve çukur gözlerimi görünce, verdiği harçlığı biraz daha artırırdı. Annemle telefonda konuştuğumun geceleri daha çok ağlardım…

Okulun ikinci dönemi bir arkadaşım olmuştu: Çilingircinin oğlu… Baba mesleğini devam ettiren Çilingir Ahmet’le sınavlardan bir hafta önce tanışmıştık. Hızlı konuşur, hızlı yürür… Kısa boylu sıska bir çocuk… Esmer suratında, gözlerinde parlayan sinsi bir ışık…

“Şu soruları çözebilir misin? Kağıt başı 100 lira…”

9 D Sınıfı, 1. Dönem, I. Matematik Sınav Soruları.

Okulun en sessiz ve en yalnız çocuğuyum ve de başarılı… Benden iyi ortak bulunur mu? Kâğıtlar sınavdan iki gün önce öğretmenlerin dolaplarından alınıyor, o gece bana geliyordu. Bir gün sonra cevapları Ahmet’e veriyordum. O da alıcılarına…  İkinci sınıfta hemen hemen tüm okulun zor derslerinin sınav sorularını cevaplıyordum… Kazandığım parayı sorma. Böylece üniversite sınavı vız gelir diyordum… Ama ne zaman sevinsem, rahatlasam, yüzüm gülse birden karanlık…

Kapalı bir ilkbahar sabahı. Yerlerde, geceden kalmış gözyaşı tadında su birikintileri… Körfezde;  başı elleri arasında, gözleri yerde… Üzerinde, Körfez Belediyesi yazan mavi bir bankın tepesinde oturuyor… Gecenin soğuğundan kalma hafif bir rüzgar şakaklarına, oradan ıslak yanaklarına doğru kıvrılıyor… Kan çanağı gözleri, Marmara’ya saplanan güneş ışıklarıyla daha fazla yanıyor.

Güpegündüz ağlıyorum… Güpegündüz… Annem… Akşam almıştım ölüm haberini… Darmadağın olmuştum…

Liseyi nasıl bitirdim, sınava nasıl girdim bilmiyorum…  Nedense, annemi düşündüğümde otobüsün ardından el sallayışı gelir gözümün önüne… Sınava bir ay kala yaşadığım o şokun ardından alt sıralardan bir tercih geldi: İstanbul-İşletme… Zor bir şehir İstanbul. Zamanın akışına kendini bırakmış küçük bir dünya; karşıtların, çeşitlerin karmaşası… Bu dalgalı okyanusa pusulasız bir gemi gibi girdim… Devlet yurduna yazıldım. Bir taraftan da galeride bir iş bulmuştum. Büyük Patron Avni Abi. Kesikbaş Avni… Belki ismini duymuşsundur. Fatih bölgesinin mafyası… Onun galerilerinden birinde işe başladım… Çalıntı arabalar gelir; yeni boya, yeni plaka… Yanında daha bir sürü iş… Bilirsin… Sözde hesap kitap işleri ile uğraşacak, okulumu bitirecektim; içine giren bilir bu işleri… Zamanla biz de iyice battık pisliğin içine…

Benim hikayem bu… Sonrasını tahmin edersin. Tabi üniversite falan kalmadı… Duyduğuma göre sen açıktan devam ediyormuşsun. Senin suçun ne, niye buradasın?

Etiketler

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı