İnsanTarih

Cephenin Ardındaki Hayatlar

“Ve şimdi doğrusu, kalben pek, pek sarsılmış bir haldeyim. Kendisi, kim bilir nasıl bir naz u niyaz içinde büyümüş, ne yüce bir anne-baba şefkati ve merhameti ile yetiştirilmiş bu vücutlar şimdi nerede yatıyorlar? Hayat, hayat… Bir günde ne büyük değişimler gösteriyor. Biraz evvel mutluluğun zirvesine yükselmiş kimselerin, biraz sonra talihsiz felaketlerin en alçak derecelerinde yüzdüğü görülür. Birkaç saat evvel şen ve mutlu olan bir vücut, birkaç saat sonra hazin ve feci bir ölüm içinde artık kâinata, talihe, bütün sevdiklerine hissiz kalıyor.” (Çanakkale Savaşı’nda Bir Şehidin Günlüğü-İbrahim Naci)

Cephede olanları anlamak ve anlatmak kolay değildir, belki mümkün de değildir. Onu en iyi yaşayanlar anlar. Çanakkale Savaşı’na katılanlar, hatıralarında, cepheye gelişinden bir ay bile olmadan aynaya baktığında kendisini tanıyamaz olduklarını yazmaktadır. Yirmi dört saat siperde olan askeri, bir düşünün. Arada istirahat olsa bile bombaların içerisinde nasıl uyuyacak?

Rahmetli nenem anlatırdı. Bizim köyümüz, cepheye seksen kilometre uzaktadır. Çanakkale’de bombalar atıldığında, evimizdeki bakırlar zangır zangır titrermiş. Bir de cepheyi düşünmek lazım. Ninem, bin dokuz yüz doğumluydu. Savaş zamanında on beş yaşlarındaymış.

Ateş düştüğü yeri yakar fakat…

Çanakkale Savaşı’nın ateşi, Anadolu’ya, hatta bütün İslâm âlemine düşmüştü. Çanakkale’ye eli silah tutan herkes gitmiş, her aileden beş altı kişi savaşa katılmış ancak bir kişi ya dönmüş ya dönememiş.

Yetmişli yıllarda Eceabat’a gitmiştim. Daha çocuktum. Eceabat malum, cephenin hemen ardıdır, askerlerimizin ocağıdır, yemekleri orada pişer ve cepheye sevk edilir. O zaman Eceabat’ta savaşı yaşamış birkaç kişi görmüştüm. Hiç birisi normal değildi. Yerinde duramıyorlardı. Savaşın tesiri hâlâ üzerlerindeydi. Çok hayret etmiştim. Onlar, savaş zamanında belki çocuktu. Bombaların etkisi ömür boyu devam ediyordu.

Kalpler Çanakkale’de

Bir savaşta, cephede bulunmak kadar cephe gerisinde olanlar da mühimdir. Cephede olanların vazifesi savaşmak, düşmanı engellemek, vatanı korumaktır. Onları, iki güzellikten biri bekler. Birinci güzellik; şehitlik, ikincisi ise gaziliktir.

Cephe gerisindekiler ise cephedekilere maddî ve manevî destek olmaya çalışır. Özellikle manevî yönden dualarıyla, tespihleriyle Hazreti Allah’tan nusret, muvaffakiyet ve zafer talep ederler. Sabırla cepheden haber bekler, savaş bitince de cephedekilerin dönüşlerini gözlerler.

Cephe gerisi deyince ilk önce Çanakkale ve civarındaki sargı yerlerinde, hastanelerde, hatta Tekirdağ ve İstanbul’a kadar varan tedavi mekânları akla gelir. Sayısı, on binleri bulan yaralıları tedavi etmek için gece gündüz uğraşan sıhhiyecileri de unutmamak gerekir.

Tarihi kaynaklarımız, halkın, yaralıları hastanelerde ziyaret ederek kendilerine yazma, mendil, belki o zaman az bulunan portakal hediye ettiklerini kaydeder. Aslında Çanakkale’de cephe gerisi denince bütün Anadolu hatta İslâm coğrafyası anlaşılmalıdır. Çünkü hepsinin kalbi, Çanakkale’dedir.

His yansımaları

Cephe ile cephe gerisi arasındaki en önemli irtibatlardan birisi mektuptur. Cephedekiler yazdığı mektuplarda herkesi Hazreti Allah’a emanet etmekte, anne babalarından haklarını helâl etmelerini, özellikle analarından emzirdiği sütü helâl etmelerini, varsa çocuklarına sahip çıkmalarını, bu mektubun, muhtemelen son mektup olacağını yazmışlar. Gerideki aileleri de yazdığı mektuplarda; haklarını helâl ettiklerini ya şehit ya da gazi olacaklarını, korkuya, ümitsizliğe kapılmamalarını, mahzun olmamalarını tavsiye etmiş ve az çok ailesinin durumunu, memleket havadislerini bildirmişlerdir.

İşte o mektuplara bir misal…

Askerin cepheden gönderdiği mektubunda, Nuriye ismindeki kızına olan duyguları:

“Benim sevgili kızım,

İlk önce iki gözlerinden öperim. Seni çok göreceğim gelmiştir; lakin askerlik engel oluyor da görüşemiyoruz. Bunun çaresi nedir kızım? Bunun çaresi, Cenâb-ı Hakk’a mütevekkil olup da sabretmektir. Ben sizi, siz de beni Cenâb-ı Hakk’a emanet edelim; elimizden geldiği kadar da mektupları sık sık gönderelim.” (Cepheden Mektuplar, Milli Savunma Bakanlığı) 

Duygular karşılıklıdır.

Cephedeki babanın kızına yazdığı mektuptaki hissiyat ne ise; cephenin ardındaki babaların, siperde çarpışan evlatlarına yazdıkları da aynı hissiyatın yansımasıydı.

Evladı Çanakkale’de vatan, bayrak, namus, iman nöbetindeyken oğlundan isteyeceği en zor şeyi tereddütsüz isteyebilen baba, şüphesiz Türk aile yapısını da gözler önüne seriyordu:

“Oğlum…

Bikes ve ihtiyar olduğumdan dolayı beni hiçbir vakit düşünme. Şimdi senin vazife-i mukaddesin din ve millet hususiyle makâm-ı kudsiyyet-i ittisamı muhafaza uğrunda hüsn-i hizmet, ecdadın gibi bu yolda nam kazanmaktır.

Oğlum, ya gazi olup avdet ya şehit olup dahil-i cennet olmaktır.

Pederin.”

1 Teşrîn-i evvel 1331 (14 Ekim 1915) (Türk Harp Edebiyatında Çanakkale Mektupları)

Cephenin gerisindeki Koca Seyid

Koca Seyid, on sene kadar kalmıştır cephelerde. 1909 yılının Nisan ayında gittiği askerlikten 1918 sonbaharında evine dönmüştür. Askere giderken evlenmiştir. Bir küçük kız çocuğu vardır. Cepheye gittiğinde geride annesi, babası, eşi ve kızını bırakmıştır. Savaş hali haberleşme imkânları da zordur. O cephe, bu cephe derken on sene sonra Çanakkale Savaşı bitince terhis edilir. Günler süren bir yolculuktan sonra Havran’a, oradan da köyüne varır. Evine ulaşır. Ancak herkes istirahattedir. Gece vakti rahatsız etmek uygun olmaz. Kapının önüne kıvrılır bir müddet Koca Seyid. Fakat kolay değildir beklemek. On sene olmuştur, dayanamaz Koca Seyid, sabahı bekleyemez, yavaşça kapıyı tıklatır. İçeriden bir ses, “Kim o?” diye sorar. Evet, bu ses anasının sesidir: “Ana ben Seyid” diyebilir sadece, biraz burukluk ve biraz da heyecanla.

İçeride adeta kıyamet kopar, anası kapıyı açıp hasretle Seyid’ine sarılır. Seyid, göz ucuyla etrafa bakar. Eşi orada, kızı büyümüş, annesinin arkasına saklanıyor. “Kızım bak, baban geldi.” deseler de korkuyor kızcağız. Babasını hiç hatırlamıyor.

Seyid, cepheye giderken geride bıraktığı babasını, şimdi görememişti. “Ana babam nerede?” diye yutkunarak sorabildi. Anası, “Oğlum, sizlere ömür; baban rahmet-i rahmana kavuştu.” dedi.

Seyid, babasından kalan eşeği ile dağdan odun toplayıp satarak ailesinin nafakasını temin etmeye çalıştı. O çok gururluydu. Kendisini ziyarete gelip o mermiyi nasıl kaldırdığını soranlardan rahatsız olurdu, övünmeyi sevmez, kendinden fazla bahsetmez, orada herkesin vazifesini yaptığını söylerdi.

Bir gün biraz para kazanınca, ailesine ziyafet çekmek istedi. Havran’a gidip oradan şehir ekmeği, biraz da helva aldı. Bunlarla o günün şartlarında ailesine ziyafet çekti. Her şeyin bir ömrü vardı. Koca Seyid’in eli, ayağı olan merkebi de ölmüştü. Artık odunları taşımak onun omuzlarına kalmıştı. Seyid, 1939 yılının soğuk bir gününde odun taşırken terlemiş ve zatürre olmuştu. Bu hastalıktan, aynı yılın kasım ayında vefat etmişti.

Ruhları şâd olsun…

O gün cephedekiler ve cephe gerisindekiler vazifesini fazlasıyla yaptı. Fakat bizim üzüntümüz bu günedir. O gün aile, anne-baba, çocuk hasretiyle yanan ve bu hasretle cephede şehit olan ecdadımız ile onları sabırla bekleyen aileleri vardı.

Şüphesiz bugün, Çanakkale’nin birleştirici gücüne, o atmosferin oluşturduğu havaya çok daha muhtacız. Yüz beş sene evvel, birlik olmak için dalgalanan hilâlin gölgesi, gönülleri sarmış, imanları ziyadeleştirmişti.

Bugün ailesinin yanında olduğu halde annesinin, babasının, eşinin, çocuklarının kıymetini bilemeyenlere hangi sözü söylesek yeterli olabilir ki?

Bundan yüz beş yıl önce yaşanmıştı Çanakkale Savaşı. Belki bu kadar zaman sonra en çok ders alacağımız noktalardan birisi, cephe gerisinde olanların aile bağlılıklarıdır. İşte cephe gerisinden bir annenin, şehit evladı için söyledikleri:

“Açıl ey toprak açıl, bağrında yavrum saklı,

Helâl olsun o kan ki bağrımdan sana aktı…”

İffet Hanım (Oruz, bir şehit anası)

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı