AraştırmaKapakKültür Sanat

Çiçekler Ne Anlatıyor?

Çiçeğin Değerini Bilenler, İnsana Ulaşabiliyor

Çiçek, kibarlık ve zarafetin sembolü; sevgi ve muhabbetin ifadesi; manevi değerlerin hatırlatıcısı; güzel duygu ve düşüncelerin harekete geçiricisidir. Başarılarımızı çiçekle kutlar, yeni doğan çocuğumuza çiçekle hoş geldin der, hastalarımıza çiçekle şifa dileriz. Acıyı hafifletir, sevinci ziyadeleştirir bir çiçek. Baharın gelişi çiçeklerin kokusundan, renginden anlaşılır.

Geçmiş zamanlar, içi samimiyet, nasihat dolu sözler gönderirler bugüne. Çiçeğe değer veren insanlar, sözlerinde de kullanmazlar mı hiç çiçeği. Elbette kullanırlar; çiçek kokulu atasözleriyle nasihat ederler yeni nesillere. Misal verelim, “Arı, bal alacağı çiçeği bilir”. Çiçek ve arının münasebetini en iyi şekilde gözlemleyenler, bu münasebetten bizlere en iyi dersi vermeye çalışıyorlar. Demek istiyorlar ki; nasıl ki arı bal alacağı çiçeği bilirse, insan da gideceği yolun en doğrusunu bulabilir, bilebilir, bilmelidir.

İnsanlar her dönem değer vermişler çiçeklere. Başta dağda, kırda, bayırda gördükleri çiçekleri, sonraları bahçelere indirmişler, evlerinin en güzel köşelerinde yer vermişler. Bu denli ilgi ve alakayı gören çiçekler evlerde dururlar mı hiç. Yeni alanlara, geniş coğrafyalara yayılmışlar. Mermer, taş, ağaç oyma ve süslemelerinde, hanımların dantel, oya ve kumaşlarında, hat, tezhip ve kitap süslemelerinde, halılarda, kilimlerde, deyimlerde, hatta tüfeklerde dahi çiçekler kendilerine yer bulmuşlar. Bir çiçek karın doyurmaz belki, ama gözü ve gönlü fazlasıyla doyurur kanaatimizce. Zaten bu özelliği ile bütünleşmiş, kokusu denizler aşmış, nice diyarlar dolaşmış.

Çiçeği koklamayı bilenler, insana ulaşmayı da bilirler

Asma bahçeleri ile meşhur Babil’i kim bilir nice güzel çiçekler sarardı. Baştanbaşa gülistan olan Medyen ülkesinde kim bilir nice mis kokulu rengârenk çiçekler açardı. Eski insanlar çiçekleri sevmişler, koklamışlar. Koklamanın tadına varmışlar. Tam da bu noktada, koklamanın tadına dair bir misal verelim; Sultan Abdülmecid’in doktoru Salih Bey çiçeklere, özellikle de karanfile tutkulu biriymiş. Salih Bey’e göre karanfili eline alır almaz burnuna götürenler, karanfilin kıymetini bilmeyen görgüsüz kişilermiş. Peki, ne yapmalıyız, diye soranlara şu cevabı verirmiş; “Karanfili eline alıp önce şöyle bir bakacaksın, sonra şehadet ve orta parmaklarının arası ile çiçeğin ke’sini ölçeceksin ve keyifle burnuna götüreceksin!”

İnsan da öyle değil midir? Ona ulaşmak, değerini bilmek bir incelik değil midir? İnsana dokunmayı bilmeyenler, bir çiçek misali onun gerçek değerini bilemezler. Onu bir gül gibi, bir lale gibi açtıramazlar. Salih Bey’in dediği gibi insana da usulünü bilerek yaklaşmak gerek.

Değerini bilmek ne demek?

Çiçeğe verilen kıymet her yerde görülebilir. Mısır mezarlarında, kâseler içinde çizilen buket resimleri, Roma dönemi törenlerinde kullanılan çiçekler, Endülüs Devleti zamanındaki bol çiçekli bahçeler bunun göstergesidir. Bugün İspanya topraklarında bulunan, vakti zamanında İslam beldesi olan Endülüs Devleti’nde, daha 12. yüzyıldan itibaren İslam kültürünün çiçek anlayışı en güzel misallerini vermişti. Doğudan gelen çiçek ve mis gibi rayiha batıyı sarmıştı. Bu misallerin emsalleri kısa sürede Avrupa’ya yayıldı.

Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde şöyle anlatılıyor; Antakya yöresinde Karaağaç Kınıkhan yolu üzerinde Bakras Kalesi çevresindeki köylüler, dağlardan topladıkları sümbül soğanlarını İstanbul, Bursa gibi büyük şehirlere götürüp satıyorlarmış. Bu ticaretten de epey para kazanırlarmış. Zamanla saraylarda ve konaklarda geliştirilen sümbül çeşitlenmeye başlamış ve her çeşidine ayrı bir ad konmuş. Böylece otuzu aşkın sümbül ismi olmuş. Hatta bazı sümbül soğanlarının tanesine “bir fındık altın” ödendiği günler olmuş.
Çiçek maddi bir kazanç sağlamaz belki insana. Ama manevi kazancı neyle ölçülebilir. Bir fındık altın da verilir, bir kese altın da. Maneviyatı maddiyatla ölçmek ne kadar mümkün olabilir. Bir mutluluğu, huzuru kaç paraya satın alabilirsiniz? Elbette bu bir kültür, manevi kıymet ve estetik anlayışı meselesi.

Bir başka seyyah da şu cümleyi kullanır; “Türkler mütevazı evlerde otururlar, mütevazı yaşarlar. Ama çiçeğe çok para verebilirler.”

Çiçeğe değer verebilmek için önce insana değer vermek lazımdır. Bir çiçeğe gözü gibi bakıp onu büyütenler, elbette bir çocuğu da adeta bir çiçek gibi büyütüp yeşertebilirler. Belki çiçek sadece bir mevsim yeşerir, bir mevsim renkli kalır. Ama çiçek misali yetişen bir çocuk, ömrünün sonuna kadar yeşil kalır, renkli kalır. Ömrü boyunca etrafına hoş kokular yayar. Etrafını güzelleştirir, değerlendirir, renklendirir.
Osmanlı’da hem insanın hem de çiçeğin değeri bilinmiştir. Yetiştirilen çiçek misali nesiller nice yerler fethetmiş, İslam nuru ile nice yerleri aydınlatmış, gül bahçesine çevirmiştir.

Değerini bilmek, çiçeğin manasını görebilmektir

Gün olur, bahar gelir. Çiçek açar her yer. Çiçeklerden güzel duygularla hislenenler onları gözlerinden, evlerinden ayırmazlar. Hatta bazıları onlardan nice manalar çıkarırlar. Çiçeklerin kendilerine has lisanları vardır. Acaba çiçekler bize ne anlatmaya çalışırlar? Bir çiçek sevdalısı şöyle diyor: “Daima yeşil kalan ağaçları, çiçekleri sevmem. Onların yeşillikleri içinde daima bir siyahlık, soğukluk vardır. Onlar bana hissiz görünürler.” Gerçekten de öyledir.

Bir çiçek bize iyi bir haber vaat etse, şüphesiz onu diğerlerinden ayırır, daha gönülden koklarız. Sadece yeşil bir daldan ibaret defneye, delalet ettiği üstünlük manasıyla hürmet ederiz. Üstünlüğe ihtiyacımız olduğu kadar dostluğa da ihtiyacımız vardır. Bu sebeple bizi sarmaşık da alakadar eder. Çünkü dostluğu, kardeşliği anlatır bize.

Zambak çok temiz bir manayı işaret eder; saflık, paklık. Bu manasıyla her halükarda dikkatimizi celbedecek bir çiçektir. Yeşillenen otlar, çiçekler arasında öyleleri vardır ki işaret ettikleri mana ile bizi en güzel kokulu, en renkli duygulara götürürler. Mesela, yonca hayatı işaret eder. Sebebi şudur; yonca daima yeşillendiği toprakta kalmak ister. O toprak üzerinde hayata tutunmak, devam etmek ister. Yoncanın yolu odur. O, yolundan sapmak istemez. Doğrudan saptığı zaman yanlışa gideceğini bilir. Ve yanlış olan yolu merak dahi etmez. Doğru olana sarılır. Belki bir yonca, insanları görünce keşke onlar da benim gibi olsalar diye hayıflanıyordur.

Öyleyse yoncaya alelade otlardan yüksek bir mevki ayırmalıyız. Yoncaya kıymet vermeliyiz elbette, ama nergislerden, lalelerden de vazgeçmemeliyiz. Fakat nergisin çiçek lisanında hodpesendi (Kendini beğenmek) temsil ettiğini de unutmamalıyız. Nergisin bakışlarından kendimizi gerektiği kadar sakınmak vazifemizdir. Bizler dünyada, güler yüz manasını işaret eden nilüfer çiçeği gibi olmalıyız. Sevgi ve şefkati kendisine vazife bilen insanların göğsünde, mutlaka sevgi ve şefkat manasına gelen sümbül çiçeği açar.
Kıymetli çiçeklerimizin içinde en değerlisi tabi ki de güldür. Goncası tevhidi, yaprakları kesreti temsil eder. Sevgi ve muhabbetin sembolüdür. Kısacık ömrüyle dünyanın gelip geçiciliğini anlatır, esas olanın ahiret olduğunu hatırlatır bizlere. En güzeli de, teri ve teni gül kokan Peygamber Efendimizi (s.a.v.) hatırlatır bizlere.

Medeniyetin çiçeği nasıl açardı?

Asırlar evvelki insanların bitkileri, çiçekleri bizlerden çok daha fazla sevdikleri ve muhabbet ettiklerini bilmek, bizleri yeterince ibret ve hayrete düşürür. Mesela, bugün çiçekler içerisinde karanfile pek ehemmiyet vermeyiz. Fakat Avrupalıların, karanfilin türlü çeşitlerine özenle verdiği isimleri görünce gözlerimiz, kaçacak yer ararız. Elbette Avrupa çiçeğin sadece ismi almıştır. Manasına vakıf olabilmek için yıllar gerekir, kültür birikimi gerekir. Onlara sadece ismini vermişiz evet, ama mana bizde mi hâlâ, düşünmek gerek.
Elbette gözlerimiz boş değildi. Baktığımız yerlere hikmet nazarıyla bakar, öyle görürdük. Geçmişlerimiz karanfile yüksek bir değer biçmişlerdi. Şu ankinden daha güzel çeşitler elde etmişler ve güzel isimler vermişlerdi. Mesela, karanfilin açık beyaz renkli olanlarına “Elmaspâre”, Gülpembelere “Bedr-i münir”, “Gül-beden”… ve daha niceleri. Bir tek karanfile dahi yüzlerce isim bulunmuştu. Diğerlerini saymaya kalkışsak ne büyüklükte hacimli bir lügat olur, siz düşünün. Lalelere has lügatler dahi oluşturulmuştu. Mesela “elif” harfiyle başlayan isimler arasında “Ab-ı kevser”, “Ab-ı rümmanî”, “Âsâr-ı tevfîk”… Liste böylece uzayıp gidiyor.

Halkın çiçeği bir başkaydı

Köylerde, kasabalarda çiçeklere çok güzel isimler verilirdi. İsimlerin birçoğu tabiatla ve insanların hayatıyla bağlantılıydı. İsimler benzetmeye, yakıştırmaya göre belirlenirdi. Bu yakıştırmalar, köy halkının latife ve güzel düşünme yeteneğini ortaya koyuyordu. Mesela, papatyaya akbaba, ak çiçek, balı balcı, ibi bohça; irisine oğlan göbeği, ufağına bodur oğlan derlerdi. Bazen de çiçekler, kullanma şekline göre isim alırlardı. Mesela, yoğurt mayaladıktan sonra üstüne bir tutam papatya koyan köylülere göre bu çiçeğin adı, yoğurt çiçeğiydi.

Gelinciğe gangılız, çoban gülü, çattım çanak; laleye, gardaş ganı, albur derlerdi. Nergise nazlı kız, çayır çiçeği; dağlarda taşların arasında açan menekşeye, çoban çoluk diye ad koyarlardı.
Bugünün estetik bir anlayışa sahip olduğunu söyleyenler, dönüp bakmalı bu isimlere. Görmeli inceliğini, görmeli hikmet nazarıyla bakmanın değerini.

Bizler çiçeğe bakarken ne görmeliyiz?

Tabiata bakışta günümüz insanı ile geçmişin insanları arasında büyük fark olduğu aşikâr. Bugün bizler çiçeğe bakınca ne görüyoruz? Çiçeğe yüklenen manaları insanlarda bulabiliyor muyuz? Bunu biraz düşünmeli ve zihnimizde muhakeme etmeliyiz. Bir de suni çiçekler var, aynı insanlar gibi, manasız, değersiz, kıymetsiz. Suni çiçek alıp evin bir köşesine koymak, seyretmek kolay görünebilir. Ama çiçeği koklayamadıktan sonra, ona bir tas su dökerek büyüyüp serpildiğini göremedikten sonra ne faydası var ki.
Annemize, babamıza, eşimize çiçek hediye ediyoruz. Görünüşte bu, maddi değerin altına gizlenen manevi bir hediyedir. Fakat bizler için can alıcı nokta şu olmalı; maddi bir hediye ile onların gönüllerinde manevi tomurcuklar açtırabiliyor muyuz? Çiçeğin manasıyla onların manevi kanallarını açabiliyor muyuz?

Velhasıl, eskisi gibi tekrar tabiata bakarak bu güzelliğin sahibini düşünmek ve ona göre hayatımızı şekillendirmek zorundayız. Sultan Veled, Maarif isimli eserinde dostlarına, kırlarda, yaylalarda, dağlarda, gül bahçelerinde gezinmelerini; yaprak, çiçek ve meyveleri seyretmelerini tavsiye eder. Özünde tabiat sahip olunacak değil, gerçek sahibi bulunacak bir yerdir. Dünyadaki güzelliklere dalıp onlarla oyalananlar, bütün bu güzelliklerin işaret ettiği asıl güzelliği göremeyecek olanlardır.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı