KapakKeşfetSeyahat

Çin’in İki Yüzü

Çin'i Tanımak

İpek, Çin’den başlayan ticaret yollarına adını veren zarif bir semboldür. Gizemli zenginliğin, akıllara durgunluk veren bir oluşumun ve gücün temsilidir. Pekin’den başlayan güzergâhta Viyana’ya kadar kaç dil, kaç din, kaç millet bu yola girenlerle muhatap olmadı ki? Bu yolun başladığı geniş coğrafyada ve tesirini gösterdiği toplumsal katmanları arasında gelin, beraber gizemli bir yolculuğa çıkalım.

Çin’e seyahatin birinci günü

Vize işlemleri oldukça zorlu geçiyordu. Davetiyeler, ödemeler, evraklar derken 3 ay geride kaldı. Çin’e ulaşmanın ve anlamanın o kadar da kolay olmayacağı belli oldu. Çin’in düşünce dünyası, insan katmanları, Türkiye’ye bakışı, ticarî faaliyetleri, Müslümanları, Ashâb-ı Kirâm’a hürmetleri… Anlaşılması ve anlatılması gereken o kadar çok konu vardı ki, Çin’deki zengin keşfimizi tamamlamak için iki kişiden destek almak zorunda kalıyoruz. Biri Çin’i anlamakta muvaffak olmuş seyyahlar, diğeri ise sözleri ile iltifata mazhar olmuş selîm fıtrata sahip Çinli dostlar.

Çin’e giden seyyahlar arasında elle tutulur bir şeyler yazıp çizebilenlerin çoğu, orayı üretimin ve paranın kaynağı olarak görmüşler. Çinin tarihini, uygarlığını, ticaretini ve mimarisini araştırmışlar. Hatta Çin’in çevre kirliliği, botanik zenginliği, fuarları gibi alanlarda da güzel kitaplar neşredilmiş. Ancak sosyal hayat, nüfus ve Müslümanların hayatının nasıl geçtiği ile ilgili satır aralarında birkaç cümle bulmak bile mümkün olmadı.

Bir seyyah olarak Çin’i gezmiş ve sosyal hayatı aktarmış, el-Hac Mustafa Bin Mustafa, Muhammed Ali Efendi, Ali Rıza Efendi ve Abdurreşid İbrahim gibi isimler olmuş. Seyahatlerin üzerinden 100-120 yıl geçmiş. Bu zaman dilimi içinde, sosyal hayattaki kırılmalar, bunun insanlara yansıması nasıl olmuş? Çin toplumu ve devleti, ekonomiye ve paraya verdiği duyarlı refleksin aynısını kültürel ve dinî kimliklerini korumak isteyenlere de verebilmiş mi? İkinci Abdülhamid Han’ın Pekin’de kurdurduğu medresede okuyan talebelerin hayatta olanlarına ulaşmak mümkün olacak mı? 100 yıl önce Müslümanların evlerinin girişinde kelime-i tevhid yazıyormuş, böyle âdetler devam ediyor mu? Çin Seddi’nin Türklere karşı yapıldığını onlar da biliyor mu? Talas Savaşı’nın bizdeki karşılığı onlarda da var mı? Ve en önemlisi Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Çin’e gönderdiği 4 sahabenin ziyaret mahallerinin son durumu nasıldı?

Çin’in doğusundan, batısından, kuzey ve güneyinden 7 ayrı şehri kapsayan 15 günlük seyahatin ilk durağı Lanzhou oldu.

Güvenlik kontrolü hat safhada

Guanzhou’dan Lanzhou’ya geldiğimizin ilk günü şunu gördük; dünyanın büyük bölümü algımızın ve kontrolümüzün dışında. Elimizi kolumuzu sallayarak Çin’in herhangi bir şehrinde tek başımıza dolaşmamız zor. Çünkü dışarıdan gelen seslerin, görüntülerin, yazıların hiçbirisi tanıdık değil. İngilizce de konuşsak cadde boyunca söylediklerimizi kimse anlamıyor. Yazılanları da biz anlamıyoruz. Bir yol gösterici gelip kolumuzdan tutmadığı müddetçe kör, sağır ve dilsiziz.

Daha önce emekli Çinlilerin, kaldırımlara oturarak şüpheli kişilerin peşine düşüp izlediklerini okumuştum. Bunu bildiği için insan, tek başına caddede yürürken tedirgin gözükmek istemiyor. Bir defasında bir kütüphaneyi gezerken, etiketlerinde “sosyal sorumlu” yazan kişiler tarafından dikkatle süzülüp göz hapsine alınma hadisesi yaşadık. Onun haricinde güvenlik kameralarının ve metrolardaki güvenlik görevlilerinin fazlalığından başka, insanı tedirgin eden bir durum yoktu. Herhangi bir metro istasyonunda 100 kamera var ise en az 40 tane de görevli vardı.

Lanzhou ve civar illerdeki Huiler

Lanzhou’nun bugün 3 milyon nüfusu var. Ağır sanayi, şehrin görüntüsünü değiştirmiş; şehir İslamî kimliğini ve tarihî dokusunu kaybetmiş. Kış aylarında hava kirliliği ile anılan bir belde haline gelmiş. Ancak Huilerin çoğunlukla yaşadığı Xining (Şinin) şehri, doğallığını az da olsa koruyabilmiş bir yer. Lanzhou’ya 150 km mesafedeki Xining şehrindeki Dongguan Camii, Çin sosyal hayatı ve İslam tarihi içinde ayrı bir öneme sahip. Dongguan Camii’ne külliye demek daha doğru olur. Külliye gezerek ve etraftaki Müslüman esnaf ile konuşarak yarım günümüzü Xining şehrinde geçiriyoruz.

Külliye, Çin Müslümanlarının geleneksel mimarisine uygun şekilde inşa edilmiş. Külliyenin merkezinde mescit kısmı var. Sağ ve sol taraflarında medrese kısımları yer alıyor. Medreselerde zamanında kadın ve erkekler ayrı ayrı, yatılı eğitim görürlermiş. Şimdi ise ihtiyarlar tecvid ve Kur’ân-ı Kerîm eğitimi alıyor. Bu cami kompleksinin tam karşısına yeni tarzda öğrenci yurdu yapılmış. Müslüman gençlere dinî eğitim verebiliyor mu, yapılış maksadı nedir, bu gibi konularda bilgi almamız mümkün olmuyor.

Yaklaşık 7 dil bilen seyahat arkadaşımla Lanzhou civarında gezerken şunu fark ettim. Çin’de yaşamak için en az 5 dil bilmek gerekiyor. Çünkü insanlar kendi aralarında hep yerel dilleri konuşuyorlar. Çince konuştuğunuzda bile size karşı sıcaklıkları kayboluyor ve hemen resmileşiyorlar.

Huilerin zorlu yılları

Dongguan Külliyesi, şehrin merkezinde, İslam mührünü bu beldeye vurmanın haklı gururunu yaşıyor. Samimi, dost canlısı ve konuşmayı seven Hui Müslümanları da bunun farkındalar. Huiler irşadî faaliyetler sonucunda doğal yollarla İslamiyet’i benimseyen nadir Çin topluluklarından birisi. Kendilerine has mutfak geleneklerini korumuşlar ve haram gıdalardan da uzak durmuşlar. Hatta kendilerine ait çay kültürleri oldukça dikkat çekici.

Belli yaşın üzerindeki Müslüman Huilerin kılık kıyafetleri İslamî adaba uygun. Ne var ki son dönemde genç Huilerin dinî eğitim almaları engellendiği için bu güzelliklerini devam ettiremiyorlar.

Ancak bundan 200 yıl önce Qing Hanedanı yöneticileri Mançular, Huilerin İslamî kimliklerine müdahale ettiklerinde Huiler, dinleri uğruna uzun bir mücadele sürecine girmişler. Hacca gitmeleri, kurban kesmeleri, yeni cami yapmaları yasaklandığı için uzun yıllar savaşmışlar. 1877-80 yıllarında birçoğu şehit düşmüş, geride kalanlar ise memleketini terk etmek zorunda kalmış. Kırgızistan, Kazakistan gibi ülkelere gitmek zorunda kalanlara, oralarda yeni isim vermişler: Dungan-Düngen. Çince konuşan Dunganların zorlu yıllarıdır bu yıllar.

Bugün yeni cami yapmakta zorlanmıyorlar, kurbanlarını da kesiyorlar, ancak hacca gitmelerinin önünde uzun prosedürler var. Çinli Müslümanların, dünyanın diğer yerlerindeki Müslümanlarla irtibat kurmalarının engellenmesi aslında yeni bir durum değil. 1900’lü yılların başında Çin’e seyahat eden Müslüman seyyahlar daha o yıllarda, dışarı ile irtibatı kesilen Çinli Müslümanların cahil kalarak batıl inançlara düştüklerini yazmışlar.

Bugünkü Çinli Müslümanların dışarı ile irtibatları iki türlü devam ediyor. Biri, medya kanalları ve kitaplar üzerinden. O da çoğunlukla yasak. Diğeri ise izin verilen devletlere gidip eğitim alan öğrenciler üzerinden. Bunlar da çoğunlukla Pakistan, İran ve Suudi Arabistan’a gidiyor. Eğitim alıp geldiklerinde de camilere yerleşip ehlisünnet itikadı ile çelişen şeyler de uyguluyorlar. Bunun sonucunda Eski Din, Yeni Din, Yeni Yeni Din durumları ortaya çıkmış ve camilerinde bölünmüşlük oluşmuş.

Dongguan Külliyesi avlusunda güneşlenen insanlar da bu bölünmüşlüğü biliyor ve üzülüyorlar. Onlar sanki yüzyıllardır buradalar ve caminin doğal motifi olmuş gibiler. Yanlarına oturup konuşuyoruz. Mahmut Amca nerden geldiğimizi, kim olduğumuzu soruyor. Ayaküstü bir de bizi imtihan ediyor. Yaşlılık halleri her yerde birbirine benziyor.

Mançuların baskı dönemindeki uygulamalar şimdilerde gevşetilmiş. Ancak taraflı olarak devam ettirilen yasaklar, Çin’in İslam tarihine ters düşüyor. Hakkaniyet ölçüleri korunarak, buradaki ehlisünnet Müslümanlarının ahlâk, ibadet ve diğer dinî usullerini evlatlarına devredebilecekleri formüller aranmaya devam ediliyor. Daha bulunabilmiş değil, ancak Çin’in kendi tarihi ve dünyayı yorumlamasındaki hızlı değişim, bunun çok da geç olmadığını söylüyor bize.

Etnik ada Salar’da bir gece bir gündüz

Çin’e ulaşmamızın üçüncü günü, sabah namazını Xunhua (Şunha) ilçesindeki Jiezi Camii’nde kılıyoruz. Erken gittiğimiz cami yavaş yavaş doluyor. Gelenlerin neredeyse tamamı nizami olarak tek tip elbise giymiş gibiler. Kabanları diz altına kadar uzun ve takke üzerine sarık bağlamışlar. Bir ara 6-7 saf sayıyorum. Sabah namazı usule uygun olarak kılınıyor, tesbihât sonrasında yasin-i şerîf, kırat-ı kibar ile okunuyor, salavât-ı şerîfeler çekiliyor.

Otel kaydı sırasında Türkiye’den olduğumuzu öğrenen görevlinin çıkarttığı zorluklar, resepsiyona dil dökmemiz, ev sahipliği yapan İsmail Bey’in kimliği üzerinden rezervasyonun yapılması ortaya şüpheli, ön yargılı, çirkin bir görüntü çıkarmıştı. Böyle bir karşılama, Çin’in iki yüzünün özeti oldu.

Salar Müslümanlarının yaşadığı özerk bölge Xunhua’ya, bir gün öncesinde, dar geçitli yollardan, yüksek dağları aşarak ve Sarı Nehir’in tabiat harikası görüntüsünü izleyerek öğle civarı geldik. Batı Çin’de, Tibet Platosunun doğu ucundaki 2300 rakımlık bu dağlık bölgede, 100 bin civarında Salar yaşıyor. Çin için oldukça az sayılabilecek nüfusuyla, ehlisünnet usullerini tatbik etmeye çalışan Müslüman grup, bizim kadar son günlerde Çinlilerin de dikkatini çekmiş. Çinli araştırmacılar 2-3 yıl içinde kitaplar yazıp belgeseller çekmişler ve burası için “etnik ada” tabirini kullanmışlar.

Anadolu insanının misafir ağırlama üslubunu andıran bir yer. Ev sahibimiz İsmail Bey bir yıl önce bölgenin damak tadını ve lezzetlerini İstanbul’a taşımak için girişimde bulunmuş, aktarmalı uçak yolculuğunun 2 gün sürmesi, anne babasının hizmetinden uzak kalma endişesi gibi sebeplerle vazgeçmiş.

Salarların etnik adası, nasıl korunaklı kalabilmiş?

Salarlar (Salur), Oğuzların 24 boyundan birisi ve Karakoyunlular, Karamanoğulları, Aksarıklılar hep Salar oymakları arasında zikrediliyor. Xunhua’daki Salarlar, aile olarak birbirlerine çok tutkunlar. Kendi alfabeleri yok ama lisanları devam ediyor. Gördüğümüz kadarı ile İslamiyet burada sosyal ve toplumsal hayatın kılcal damarlarına kadar inen derinliğe sahip. Kadınların tesettürü, Çin’in bazı yerlerindeki gibi aksesuar olarak kullanılmıyor; erkeklerin beyaz takkeleri günlük elbisenin parçası olmuş.

Çin’in içinde ayrı bir dünya

Mutfaklarından bahsedecek olursak tam bir et medeniyeti içindeyiz diyebiliriz. Coğrafya hayvancılığa uygun ve etin bol olması, kurutmasının, kızartmasının, haşlama ve çorbasının aynı sofrada yer bulmasını kolaylaştırıyor.

Xunhua küçük bir ilçe ve sembolü “deve”. Beyaz devenin hikayesi, beldede anlatılan birkaç meşhur hikayeden birisidir. Anlatılanlara göre Orta Asya’dan göç sırasında kervanın başını beyaz bir deve çekiyormuş. Deve o kıvrım kıvrım yollardan geçerek Xunhua’ya kadar gelmiş. Ve rivayete göre buraya geldikten sonra taşlaşmış. Taşlaşma hadisesini fazla sorgulamıyoruz, neticede işaret olarak görülmüş ve buraya yerleşmişler. Hatta beyaz devenin Kur’ân-ı Kerîm Meydanının arka tarafındaki mezarı koruma altına almış.

Şehrin sembolünün peşinde buraya kadar geldik. Meydanın ismini sorduğumuzda, Kur’ân-ı Kerîm’in Salarlar arasındaki tesirli tarihî hikayesiyle karşılaşıyoruz. Eski Camii’nin (Jiezi Camii) karşısında Kur’ân-ı Kerîm Müzesi var. Ahşap malzeme kullanıralak geleneksel mimariyle inşa edilen cami, bu meydanın güney tarafında bulunuyor.  Akşam namazından 1 saat öncesinde müzenin kapısından giriyoruz. Kur’ân-ı Kerîm, müzenin son katında ve oraya ulaşmamız için üç ayrı kapının anahtarının üç ayrı kişiden getirilmesi gerekiyor. Anahtarlar yarım saatte bulunuyor ve müzeye girebiliyoruz. Kur’ân-ı Kerîm’e saygı, hürmet ve usullere riayet oldukça dikkat çekici.

4 milyon yuan harcanarak Kur’ân-ı Kerîm muhafaza odası yapılmış

Bu özel eserin muhafazası için binanın haricinde 4 milyon yuan harcanarak özel koruma odası inşa edilmiş. Restorasyonu yapılan el yazması eser, ilk gelen Salar komutanına göç öncesinde Buhara’da hediye edilmiş. Devlet korumasına alınan nadir eserin, kâğıt ve mürekkebinin analizinde 7-13. yüzyıllar arasında yazıldığı kayıtlara geçmiş. Salarlar, eserin Hazreti Osman (r.a.) devrinin ilk 6-7 nadir nüshasından birisi olduğunu söylüyorlar. Tahmini tarih olarak bilimsel analizin başlangıç zamanını kabul edersek, bu mümkün olabilir.

Bizim gördüğümüz şekli ile Kur’ân-ı Kerîm iki cilt halinde bulunuyor. Cam koruma içindeki eserin, yıllar içindeki yıpranan yerlerinin, uzman kişiler tarafından restore edildiği belli oluyor.

Müze ve meydan gezisinden bir gün sonra, sabah namazından çıkışta çorba içebilecek müsait bir yer ararken Şuayip Amca ile karşılaştık. Evine davet edip kahvaltı ikram etti. Elle tutulup gözle görülmese de resmî zevatın toplum üzerindeki, diğer Müslümanlarla iletişim ve irtibata mani olan baskısını kimse inkâr etmiyordu. Buna rağmen bizi evine davet edebilen birinin olması oldukça şaşırtıcıydı. 19 katlı binanın 11. katına çıkıyoruz. Ev geleneklere göre dizayn edilmiş. Duvarlarda sergilenen aile yadigârı hatıralar, torunlara atalarının birer izi gibi. Salon denilebilecek yerde büyük bir sedirin üzerine oturuyoruz.

Bu kısa kahvaltı sırasında Salarların kendilerini Çin’in baskın Han, Zang ve Hui toplulukları arasında yüzyıllar boyunca kendilerini nasıl koruyabildiklerini anlayabiliyorduk.

Sabahın 7’sinde 60 yaşında bir nine

Uygun bir yer bulamadığımız için davetlerine icabet ettiğimizde sabahın 7’si idi. 60 yaşının üzerindeki bir ninemiz bize 6-7 çeşit yemek ikram ediyor. Her ikramını tek tek sorduk, hepsi de önceden hazırlanmış geleneksel Salar yemeği idi. Yüzyıllardır hazırlanıp yenen ve ikram edilen bu yemekler belli bir disiplinin ürünü olmalılar. Cevizli süt, keşkeğe benzer hafif tatlı, beyaz pirinçten Salar ekmeği, kelle paça ve papatya çayı…

Bir Ahun (Hoca) çocuğu olan ama kendisi ilim tahsil edemeyen Şuayip Beyin, güçlüklerle mücadele ederek var olma mücadelesi, hayat tarzına dönüşmüş. Ailesinin tam bir Salar olduğunu söylüyor. Eski Salarların soy isimleri “Han”, Salarlar ile karışan yenilere ise “Ma” soy ismi verilmiş. Salar Müslümanlarını tarihin katmanları içinden en az zarar ile sosyal hayatta, dini alanda, yemek ve aile hayatında katı disiplini elden bırakmayıp geleneklere bağlı kalmaları çıkarmış olmalı. Bunun gibi 5 özerk bölge daha var. Oralar gezilse daha nice farklı detay bulunabilir. Ama şimdilik mümkün olmuyor.

Terra-Cotta, toprak askeriyle bilinen Xi’an şehri

Lanzhou, Xining ve Linxia gibi Çin’in orta batısındaki şehirlerden sonra, daha batıdaki tarihi şehir ve eski başkent Xi’an’a (Şiyan) doğru yöneliyoruz. Lanzhou’dan dönerken Urumçi’ye (Doğu Türkistan) program yapamamak içimizde burukluk bırakıyor. Bu burukluğu Çin’den dönene kadar yaşıyoruz. Guanzhou’daki Canton Fuarı’nı gezerken Çinli şirketlerin ülke genelindeki faaliyet haritalarını gördüğümüzde bu burukluğumuz bir nebze azalıyor. Çünkü bu haritalarda, ülkenin 3/1’ini kapsayan Uygur Müslümanlarının çoğunlukta yaşadığı Urumçi bölgesi yok. Ticaret ve paranın yıkmak istediği engeller bu sefer bizimki ile benzerlik gösteriyor. Kısacası dışarıdaki yanlış emelli kişiler, içerideki Uygurları fazla rahatsız etmezse, Urumçi burukluğu uzun sürmeyecek gibi. Tüccar Çinliler makul bir çözüm bulacağa benziyor.

Lanzhou’dan Xi’an’a giden hızlı tren, Çin’in farklı bir yüzünü daha gösteriyor. Bugüne kadar geçen 4-5 gün içinde hep kara yolunu kullandık ve toplu taşıma araçlarına yabancı olduğumuz için binemedik. Çinliler bütün seyahatlerini kimlik kartları ile yapıyorlar. Ödemeleri ise Wechat ile yapılıyor, nakit para taşıyan bir biz varız bir de yaşlı insanlar.

Xi’an şehrine ulaşmak beş saati buluyor. Trenlere herkes askerî disiplinle biniyor. Saatte 300 km hızla giden trenlere ayakta bile yolcu alınıyor. Trene koşarak binen Çinliler, oturacak bir yer bulur bulmaz kablolarını prize takıp telefonlarına gömülüyorlar.

Xi’an tarihte “Altın Şehir” olarak bilinen dört büyük Çin başkentinden birisidir. Türk tarihinde Çangan, Kumdan ya da Handan olarak bilinir. Tarihte İpek Yolu’nun başlangıç noktası olarak kabul edilir. Bugün ise 3 milyonluk nüfusu ile dünyada eğitim ve ticaret şehri olarak anılmaya çalışıyor.

Terra-cotta, toprak altından çıkarılan taş askerin olduğu müzeyi gezmek için yoğun bir mücadele veriyoruz. O kadar kalabalık ki insan, ikinci defa gelmemek üzere kendi kendine söz veriyor.

Akşamüzeri Yasak Şehir’deki harika ışıklandırmalar altında yürüyoruz. Göz kamaştırıcı bir atmosfer. Xi’an Şehir Duvarları, Davul Kulesi ve Çan Kulesi’ni aynı anda binlerce kişi hem gece hem gündüz geziyor. Oluk oluk akan insan yığını, geçmişin daima güzel yönünü görüyor. Şehrin tarihî eserleri, Çin medeniyetinin şanlı yönlerini resmetmekte oldukça mahirler.

Meydanın hemen yanı başında Xi’an Grand Mosque olarak bilinen Ulu Camii var. Ulu Camii’ye giden yolun iki tarafı iğne atsanız yere düşmeyecek şekilde. Eline tezgâhını alan, koşup bir yer tutmuş. Çoğunluk yiyecek satıyor. Tarihî evler, hediyelik eşya dükkânı, kafe ya da lokanta olarak kullanılıyor. Yaklaştıkça seyyar satıcıların halleri, giyimleri değişiyor. Beyaz takkeli erkekler ve başörtüsünden ziyade hazır başlığa benzer örtü kullanan yaşlı Hui nineler. Müslümanların ihtişam devrinde tırnaklarından tepelerine kadar helal bir hayat yaşadıkları belli oluyor.

Pasaport kontrolü ile girilen camiler

Camiye vardığımızda kapıda pasaport kontrolünden geçiyoruz. Müslüman olup olmadığımız soruluyor. Güvenlik için daha önce kimlik kontrolü ile geçiliyormuş. 18 yaşından küçük olanların camiye alınmadığı zamanlar da olmuş. Şimdi ise yabancılar hariç kimlik kaydı yaptırma şartı kaldırılmış. Kaydımız yapılıyor ve camiye giriyoruz.

Xi’an Ulu Camii inşaat ve mimari olarak tam bir Çinlidir. Külliye demek daha doğru olan eserin kaidesinde, yapılış yılı olarak 742 tarihi düşülmüş. Farklı dönemlerde külliye için yapılan hat sanatları ve taş oymacılık bugüne kadar mükemmel şekilde korunarak ulaşmış. Külliyenin her bir karesindeki Çinli Müslümanların samimi dokunuşları, uzak diyar Mekke-i Mükerreme’ye olan hasretlerinin âyet-i kerîme, desen ve sanat olarak taşlara dökülmüş hali gibi. Ticaret için Çin’e seyahat planlayanların rotalarına medeniyet harikası bu İslamî külliyeyi katmaları, onlara farklı bir derinlik kazandıracaktır.

Xi’an şehrinin bugünkü siluetinde terra-cotta askerleri, Yasak Şehir Sarayı, Konfüçyüs Tapınağı ve şehir merkezindeki çan kulesi gibi yapılar var. Çan kulesinin siluete dahil edilmesi dikkatimizi çekiyor. Çünkü Hıristiyanlık bu şehre erken dönemde geliyor ama son 40-50 yıla kadar hiçbir faaliyet gösteremiyor, desek yeridir. İslamiyet ise daha Peygamber Efendimiz (s.a.v.) döneminde elçiler vasıtasıyla Xi’an’a ulaşıyor ve hemen neşv ü nema buluyor. Öyle ki bugün şehirde 7 tane tarihî cami var ve bunların iki tanesi o döneme ait. Öyleyken bile şehrin siluetine bunlardan birinin dâhil edilmemesi, tarihî hakkın gasbı manasına geliyor.

İslamiyet’i göz önünden kaldırmaya çalışıyorlar

Ülke genelinde Konfüçyüs ve Budizm öğretileri destekleniyor. Çin bunu yakın ülkelerde, hatta Türkiye gibi uzak yerlerde kendi etkisini artırmak için destekliyor. Beilin Müzesi’ni gezerken Hıristiyanlık adına yapılan ilk çalışmaların kalıntılarının konulduğunu görüyoruz. Diğer taraftan 651 yılında Xi’an’da büyük bir Müslüman topluluk olduğu bilindiği halde şehirdeki müzelerde İslamiyet adına iz bulmak mümkün olmadı.

Bu durumu görünce Xi’an ve Guanzhou’da kütüphaneleri gezerken bizden bahseden kaynakları arama ihtiyacı hissettik. Kütüphanelerde insanlara sunulan kitaplar, bakış açısı hakkında fikir vermede diğer şeylere göre daha etkilidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hakkında, 4 milyonluk kütüphanede sadece 2 kitabın bulunması, dünyaya iki türlü bakış ve birini sürekli gizleme, gizlemede de başarılı olma daha net görülüyor.

İçinde yaşarken farklı, yukarıdan bakarken farklı şehir, Pekin

Pekin’e hızlı tren ile ulaştık ve iki gün boyunca şehirde hep metroları kullandık. Diyebiliriz ki şehrin üstünden çok, altındaki metro istasyonlarında ve tünellerinde vakit geçirdik. Ama son gün şehirden ayrılırken Pekin’e yukarıdan bakma imkânımız oldu. Yukarıdan görünen Pekin ile içinde yaşanılan Pekin, çok farklı iki gerçeklik.

Yukarıdan görünen Pekin, halka halka 6 daireden oluşan, gayet nizamî şehir planı ile tam bir görsel şölen sunuyor. İçinde ise görsel şöleni hissedemiyorsunuz.  Durdurduğumuz taksiler istediğimiz yere gitmeyince öğrendik, her plaka, şehrin merkezine her saatte gidemiyormuş. Birinci çembere dışarıdan gelenler taksi bulamadığı için bisiklet kullanmaya mecburlar. Meyveleri kesecek bıçak zor bulunuyor. Öğrendik ki Pekin’de bıçak satmak birkaç yıl önce yasaklanmış. İnsanı ürperten haşerat cinslerini yemek olarak tezgahlarda görmek ise insanı korkutuyor.

Gece saat 23 civarında, intihar vakıası zannederek yaklaştığımız üst geçit altında enteresan bir hadise ile karşılaştık. 20’li yaşlarda bir genç, avazı çıktığı kadar bağırıyor. İntihar zannettik ancak yaklaşıp baktığımızda hemen yanında birinin söylediğini tekrar ettiğini gördük. “Ben güçlüyüm, ben başarılıyım…” diyor. İşinde başarısız olduğu için patronu tarafından ceza verilmiş. Çinliler başarıyı mukaddes güzellik, başarısızlığı ise azap dolu hüsran şeklinde yorumluyor.

Marketten ekmek ve meyve alıp parasını ödemek için kasiyere doğru gidiyoruz. Kasiyer yüzümüze bakıp ekmeği satmak istemiyor. Öğrendiğimize göre ekmeğin içinde bira mayası olduğunu bildiği için bizi uyarmak istemiş. Müslüman olduğumuzu nasıl anladı, kendisi de yemiyor muydu, bunları konuşamadık ancak böyle de hoş bir an yaşadık.

Çin ucuz mu?

Türkiye’den bakıldığında Çin ucuz zannediliyor ancak ucuz değil. Ucuz bir hayat yaşamak istediğinizde öyle bir seçeneğiniz var fakat belli standardın üzerindeki hayat cidden pahalı. Çin Seddi’ne gitme planı yaparken önümüze 3 seçenek çıktı. Yavaş metro 7 yuan, otobüs 160, taksi 400 yuan.  Aynı çok katmanlı durum şehirlerarası ulaşımda da var. 1000 kilometrelik Xi’an-Pekin arasında yolculuk yapmak istediğinizde yine karşınıza üç alternatif çıkıyor. Yavaş tren 70 yuan ve 14 saat sürüyor. Hızlı tren 500 yuan 5 saat, uçak 1300 yuan ve 1.5 saat. Pekin’de insanların hayatı bu üç fiyat aralığında devam ediyor.

7 yuanlık yavaş tren yolculuğumuz için biletleri alıp kapıda kuyruğa geçiyoruz. 2 saatlik yolculukta trende ayakta kalmamak için 1 saat ayakta bekliyoruz. Çin’de insanlar yavaş tren ile 20 saatin üzerinde yolculuklara çıkıyorlar ve çoğu koridorlarda çantalarının üzerinde uyuya kalıyor.

Yemek yemek istediğinizde de karşınıza yine 3 seçenek çıkıyor. Hazır makarnaya sıcak su katıp geleneksel Çin yemek çubukları ile “nerde bulursan orda ye” öğünü yapmak istediğinizde 11 yuan vermeniz yeterli. Çorbası, tatlısı, ekmeği suyu olan bir yemek menüsü 60-70 yuan, portakallı pekin ördeği gibi özel menüler ise 500 yuandan aşağı değil. Çin’de üretilen ürünlerin neden ucuz olduğu ve finans sektörünün nasıl döndüğünü bu rakamlar üzerinden değerlendirmelisiniz.

Sabahın 5’inde binlerce Çinli

Tiananmen Meydanı’na sabah 5.30 gibi varıyoruz. Bu kadar erken gitmemizin sebebi meydanda yaz-kış her sabah güneş doğarken yapılan Bayrak Çekme Merasimi’ne katılmak. Bayrak, bir tabur asker ile iki dakika civarında yavaş yavaş çekiliyor. İzlemek için gelen binlerce insan kontrolden geçiriliyor. Görüntüyü izlemek için soğuk günlerde bile sabahın 5’inde kucaklarında bebekleri ile binlerce insan geliyor.

Tiananmen Meydanı’nın hemen arkasında Yasak Şehir olarak bilinen Pekin Sarayı var. Saray, Pekin şehri gibi 6 halka ve 6 meydandan oluşuyor. Saray, mimari estetiğe sahip ve giriş ücreti 60 yuan olmasına rağmen gerçekten kalabalık.

Hafızanızdaki Çin fotoğrafını değiştirmeye hazır mısınız?

Öğleye doğru meydana yürüme mesafesindeki Dongsi Camii’ne gidiyoruz. Niyetimiz önceki seyyahların notlarında okuduğumuz cami kütüphanesindeki nadir Kur’ân-ı Kerîm’leri görmek. Uygun zamanda gidemediğimiz için kütüphanenin içerisine girmeye muvaffak olamıyoruz ancak Pekin’in merkezdeki birinci halkasında, 1400’lü yıllardan kalma böyle bir caminin olması insanı gururlandırıyor.

Pekin gibi bir şehirde cami konusunda gururlanmanın erken olduğunu ikinci halkadaki Nuije Camii’ni (Kızlar Mescidi) görünce anlıyoruz. Burası da külliye denilebilecek evsafta, İkinci Abdülhamid Han’ın Müslümanlar için hizmete açtığı medrese, bu külliyenin avlusunda bulunuyor. Eser, 996 tarihinde Lioa Hanedanlığı zamanında inşa edilmiş. İstanbul’un fethinden çok önce Pekin’de böyle bir cami inşaatı olması, insanın zihnindeki Çin fotoğrafını değiştiriyor.

1908’de gözyaşları ve dualarla açılan Dâru‘l-Ulûmi‘l-Hamidîyye’de İstanbullu iki muallim, Ali Rıza Efendi ile Bursalı Hafız Hasan Efendi, birkaç yıl hizmet ediyorlar. Onların yetiştirdiği talebeler bugün hayatta değiller. Tanıyan ve bilenler ise var. Ders verdikleri binalar hâlâ korunuyor ama hüviyetleri değişmiş.

Çin Seddi’nin Türkler için yapıldığını onlar bilmiyor mu?

Günün sonunda Pekin şehrinden ayrılıp Çin Seddi’nin olduğu yere doğru yola çıkıyoruz. Şehirden uzaklaştıkça düzlük, dağlık araziye dönüşüyor, biz de iç âlemimize dönüyoruz. Yıllardır zihnimizde oluşturduğumuz Çin Seddi ile yüzleşme zamanı yaklaşıyor. Yüzleşmek öyle kolay olmayacak gibi. Çünkü treni ve Çin Seddi’ni yerli turistler işgal etmişler. Çin Seddi seyahatinin %80’i koşma, yetişme, harcama, tercihler arasında kandırılmama, %20’si de aç kalmayacak kadar yemek bulmakla geçiyor. Seddin üzerine çıkıp “burası dedelerimiz için yapıldı” diye haykırsanız bile, soğuktan ve rüzgardan bunu sizden başkası duymaz.

Türkiye’den bakıldığında Çinliler, Çin Seddi’ni Türklerden kendilerini korumak için yaptılar. Çinliler bunu böyle biliyor mu dersiniz? Çinliler bunu kesinlikle kabul etmiyorlar. Çin Seddi için söyledikleri şudur: Çin mimarisinin ve azminin mutlak tezahürü olan Çin Seddi, medeniyeti korumak için, uzun zaman içinde yapılmış insanlık harikasıdır.

Ve Sahâbe-i Kîram ile Çin’e veda

Guangzhou şehri, Çin’in büyük metropollerinden birisidir. “Üçüncü Dünyanın Başkenti” olarak zikredilen şehre bugünkü İpek Yolu’nun deniz tarafındaki başlangıcı denilebilir. Eski adı Canton olan şehre tarihte “ölümsüzlerin şehri”, “çiçek şehri” gibi isimler verilmiş. 100 yıl önce şehre gelen Müslüman bir seyyah ise burayı “Ahlâk ve âdetleri her ne kadar sevimsiz olsa da ‘kimya bahçesi’ demeye layık bir şehir.” diye anlatmış.

Guangzhou’ya bakanlar onu para, ticaret, eğlence olarak görebilir. Ancak birileri de var ki orasını Âshab-ı Kirâm şehri olarak görüyor. Özellikle Malezyalı, Endonezyalı ve Çinli Müslümanlar, Sa’d Bin Ebû Vakkas (r.a.) Camii ve türbesini ziyaret ediyorlar.

Aslında Çin’de bundan başka 2 yerde daha toplam 4 Sahâbe-i Kirâm kabri bulunuyor. Guangzhou’ya sırf ziyaret için gelen Müslümanlar 750 km uzakta Fujian şehrine yakın sahildeki Quanzhou’da (Çüencü) bulunan iki Sahâbe-i Kirâm kabrini de ziyaret etmeyi ihmal etmiyorlar. Veda gününden bir gün önce biz de yola çıkıp Quanzhou’ya ulaşıyoruz.

Rezervasyon yaptırdığımız otelin bizi kabul etmemesi, adres verdiğimiz taksinin yanlış yere götürmesi, Quanzhou’un hiç bilmediğimiz bir dağında öğleye kadar ziyaret mahallini aramamıza sebep oluyor ve bu durum hali ile stresi artırıyor. Quanzhou’un doğusundaki Lingshan Dağı’na ulaştığımızda stresimiz, yerini gerçek bir huzura bırakıyor. Refakatçinin uzun ve meşakkatli yolculuktan gelen birini rahatlatması gibi, ziyaret sonrası dönüş yolunda biz de rahatlıyoruz ve bir daha yolumuzu kaybetmiyoruz.

Lingshan Dağı, Quanzhou’yu tepeden gören, sessiz, huzurlu, oldukça az ziyaretçinin geldiği bir yer. İla-i kelimetullah uğruna ailelerini bırakıp binlerce kilometrelik yola bir daha dönmemek üzere çıkan kahramanların yazdıkları destanlar bütün dünyada okunuyor. Ziyarete gelenlerin hallerinden,  Ashâb-ı Kirâm mahallinin bu diyarda ehlisünnetin kaleleri olmaya devam edeceğe benziyor. Bir dalı tutmadan öteki dalı bırakmayan günümüz nesli için ibretlik bir tablo.

Veda ziyaretini cuma günü Guangzohu’da yapıyoruz. Şehirdeki bütün Müslümanlar, bu yeşil adaya cuma namazı için gelmişler. Cuma öncesi kurulan Pazar yeri ikindiye kadar alışverişe açık. Binlerce kişinin avlusunda yer bulmaya çalıştığı Sa’d Bin Ebû Vakkas Camii’nde,  yüzlerce kişi ile veda ziyaretimizi yapıyoruz.

9.5 milyon km2 toprağı, 1,5 milyar nüfusu, çok katmanlı devlet yapısı, 15 farklı etnik grubu, 298 yaşayan dili, 23 eyalet ve 5 özerk bölgesi ile Çin’in tek bir yüzünün olmaması normal bir durum. Türkiye’den bakıldığında Çin’in, tarihte yaşanılan sadece 1-2 hadise ile hatırlanması ve ucuz ürünler temin edilen yer olarak görülmesi normal değildir.

Bugün orada, sadece Türkler için set yapan, Talas Savaşı geçmişimizin olduğu bir Çin yok. Tarihini turizm alanlarına çevirip buraları finans alanlarına dönüştüren, içinde İslam tarihinin ve Ashâb-ı Kirâm’ın olduğu, milyonlarca Müslümanın yaşadığı bir Çin var. Üreten, hırslı, azimli, çalışkan, fikirlerini sürekli değiştiren, sabit durmayan bir ülke. Bu hırslı insanların dünya pazarına ulaşmaya çalıştıkları yerde, İpek Yolu’nun Avrupa ucunda olmak, Türkiye için kârlı bir iş olabilir. Ancak yolun diğer ucunda gerçekte ne olduğunu ve onların dününü, bugününü bize unutturamaz.

ÇİN’DEN DETAY BAŞLIKLAR

4 Milyonluk Kütüphanede 2 Eser

Guangzhou Kütüphanesi, 100.000 metre kare alanı bulan, 4 milyonluk kitap koleksiyonu ile 2005 yılında açıldı. Her gün binlerce insan ziyaret ediyor. Kütüphanede Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hakkında sadece 2 kitap bulmamız hayli düşündürücü idi.

  • Çin’deki Camiler: 1 kitap
  • Cami: 7 kitap
  • Türkiye: 136 kitap
  • Hristiyanlık: 479 kitap
  • Yahudilik: 129 kitap
  • İslamiyet: 38 kitap
  • Konfüçyüs: 183 kitap
  • Para: 1699 kitap
  • Medine (münevvere): 1kitap
  • İstanbul: 75 kitap
  • Paris: 1133
  • Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.): 2 kitap
  • Muhammed Ali: 17 kitap
  • Hazreti İsa (a.s.): 227 kitap
  • Kur’ân-ı Kerîm: 1 Kitap
  • İncil: 1204 kitap
  • Buda: 149 kitap

İbn-i Battuta’dan enteresan bir Çin notu

Her ne zaman bir Çin şehrine girsem, benim ve arkadaşlarımın kağıtlara nakşedilmiş resmini görürdüm. Biz sarayda iken sultanın adamları haberimiz olmadan bize bakarak resmimizi yapmışlar. Resimlerimize baktığımızda benzetmekte en küçük bir hata yapmadıklarını gördük. Gelen her yabancının resmini çizmek Çinlilerin âdeti imiş. Bir yabancı orada suç işlese ve firar etse resmi derhal çeşitli ülkelere gönderilir, her nerede bu resme benzer biri bulunsa yakalanırmış. Çin şehirlerinin her birinde bir Şeyhülislam bulunmakta olup, Müslümanların bütün işleri ona râcidir. Sin Kalen (Guangzhou) şehrinin bir tarafında Müslümanlara mahsus bir mahalle vardı. Kendilerine mahsus cami, tekke ve çarşıları vardı. (İbni Batuta Çin Seyahati, Yıl 1342-1348)

Uygur

Sokaktaki yaşlı insanlar “Uygur bölgesine gittiniz mi?”, diye soruyor, sonra da “gitmeyin” diyorlar. Çinliler bile o bölgeye gittiklerinde resmî evraklara imza atmak için saatlerini harcıyorlarmış. Ve şu misali veriyorlar: Bir fare, bir kazan çorbayı mahvetmiş. O çorbayı dökeceksin, yeni malzemelerle yeni çorbayı pişirmek yıllar alacak.

1900’lü yıllardan bir analiz

Kanton (Guangzhou) şehri, Çin ülkesinde pek eski bir merkez olduğu gibi, İslamiyet ilk buraya gelmiş. Çin’e İslamiyet ilk defa (Sahâbe-i Kirâm vasıtası ile) bu kapıdan girmiştir. İslam tarihine ait, Çin lisanında pek çok eser var. Çoğu da matbu ve kullanılmakta olup kendilerince gayet muteber zannolunuyor. Çin-Şen-leylu ve Kanşi-zan dedikleri Siyer-i Nebi de bundan sekiz yüz sene önce telif olunmuş. Çay-lun-zan (isimli eser) Çin hakanlarından birinin eseri olup, İslamiyet’in güzelliklerini sayarak, (İslam’ı) Çin topraklarında resmî din yapamadığı için pişmanlığını açıklıyor: “Çin dahilinde üç ay dolaştım, her ne kadar mevcut param varsa hepsini harcadım… Biçare Çinli Müslümanlar, yüz haneli köyler gördüm mektep yok, eğitim ve öğretim yok. Bir gün misafir kaldığım evin sahibi kendi hamiyet kesesinden mektep açmak istediğini, hoca bulamadığını ağlayarak bana anlattı. Biz de beraber ağladık, sızladık; ne yapmak elimizden gelir, idealist hocalar yetiştiremedik, şu halde çarnaçar bizim hissemize üzülmekten başka bir şey kalmadı.” (Abdurreşid İbrahim 1908-1909 yıllar)

Yapımı 2000 yıl sürdü

Bizdeki ismi Çin Seddi, dünyada ise Great Wall olarak biliniyor. Çinliler ise “10.000 kilometrelik uzun uzun duvar”, “uzun duvar”, “sınırlar”, “mor sınır”, “dünya ejderi” gibi isimler vermişler. 2011 yılında tamamlanan tam ölçümlere göre, bütün duvar 21.200 km’den oluşuyor. Seddin haritasını çıkarmak için yaklaşık 5 yıl çalışılmış. Çin Seddi, aslında birbirinden bağımsız yüzlerce duvardan oluşuyor. Milattan önce 220’lerde başlayan ilk inşaatlardan sonra 1600 yılına kadar, iç savaşlarda, dışarıya karşı korumalarda yapımı devam etmiştir. Zamanla bazı bölümler yıkılmış, tuğlalardan ev ve yol dahi yapılmış. Şimdi gidilip görülen duvarlar 1950’lerde restore edilen yerler. Eskiden savaşçıları engelleyen duvarlar şimdilerde turistlerin cüzdanlarını ağırlıyor.

İsim koyma problemi devam ediyor

Birkaç yıl önce Çin hükümeti ikinci çocuk için izin verdiğini açıkladı. Daha önce ikinci çocuk olduğunda aileler 18 yaşına kadar aylık vergi ödemek zorundalardı. Bu zorluk kalktı ancak isim koyma problemi Çin’de devam ediyor. Bebeklerine @ ya da # adlarını vermek isteyen aileler izin almak için uğraşıyorlar. Çinliler önce soy isimlerini söylüyorlar. Yaklaşık 100 milyon “Han”, 90 milyon “Wang” soyadının olduğu ülkede garip isimler koyan ailelerin sayısı da artıyor. Eski dönemlerde hükümdar ile aynı ismi çocuklara vermek yasakmış. Anlaşılmadık harfler kullanmak, klavyede olmayan işaretleri isimde geçirmek bugünkü yasaklar. Çinlilerin çoğu da buna uyuyor: Pencere, Akşamgüneşi, Olimpiyatlar, Bulutların ejdarhası suda oynuyor, sadece birkaç misal.

 

BU SAYIYI SATIN AL E-DERGİYİ SATIN AL

En Yeniler

Bir Yorum

  1. merhaba.çinle ilgili dergideki yazınızı okudum ve çok beğendim.bilmedğimiz yerlerdeki müslümanlarla ilgili bilgi sahibi olduk.Fakat çinde sincan uygur özerk bölgesi veya doğu türkistan denen yerde de müslüman türkler yaşıyor.keşke oralara da gidilse.orada bildiğim kadarıyla müslüman türklere baskı çok fazla.allah tüm müslümanlara yardım etsin inş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı