Çölün Hayali MORİTANYA

0

Bir adaya düştüğünüzde yanınıza alacağınız üç şey, sorusunu değiştiriyoruz. Ya çöle düşseydiniz? Tabii ki iyi bir rehber kâfi gelirdi. Yabancı değiliz çöllere, çöllerde geçen hayallerimiz var. Hatırlarsınız Yavuz Sultan Selim 1517’de sahrayı geçerek Memlüklüler’den mukaddes emanetleri teslim almıştı.

İstanbul’da daha uçağa binmeden kuruyoruz hayallerimizi. Haklarında birçok haber yapılan Samsunlu üç gencin hayali, balıkçılık yapmak için Moritanya’nın Nuadibu kıyılarına gitmek ve rızıklarını temin etmekti. Diversity Derneği ise çölde kalmışlara yardımcı olmak ve sünnet organizasyonu yapmak için yollara düştü. Dernek gönüllülerinin hayalleri Afrika’nın tamamını, sadece topraklarını değil gönüllerini ve kalplerini yeşertmek. Müşterek sualimiz şu: çölleşen bir yerde insanın hayali nedir, nasıl ayakta kalır?

Neden çöl?
Hayalimizi gerçekleştirmek için zihni canlı tutuyoruz. Afirmasyon, insanın başaracağı bir şeyde kendini programlamak için kullandığı olumlu ifadelerdir ki, müspet düşünceye sevk eder, ardındaki hikmeti görmek
için “Neden?” soruları zihni uyandırır. Zihninizi sebepler bulmaya ve uzaklara ulaşmak için usul, yöntem aramaya
yönlendirir.

Soralım sorumuzu o zaman “Neden % 90’ı çöl olan bir yerdeyiz. Hem de Dünya’nın en büyük çölü, Sahra’dayız.” Dünyayı gezen seyyahımız İbn-i Battuta Moritanya’nın yanı başında Fas’ta. Tarık bin Ziyad gemileri yakmıştı
karşı kıyıdaki İspanya’da. Hemen yukarıda Tunus’ta doğan Dünya’nın ilk sosyoloğu İbn-i Haldun Mukaddime kitabını yazmıştı. İşte Moritanya bunun biraz aşağısında, batı Afrika’da Atlas Okyanusu’nun kenarında. Sahraaltı ülke sınırında, beyazdan siyaha geçişin noktası; Moritanya.

Moritanya çocuklarının hayali
8 saatlik yolculuk sonunda gün doğumunda Moritanya’nın başkenti Nuakşot bizi karşılıyor. Sıcaklık 30 ile 40 derece arasında seyrediyor. Sokak aydınlatmaları güneş panelleri ile sağlanıyor. Senede bir, iki defa yağmur
yağıyor. Biz bu yağmurların sonuna denk geldik. Ancak savan ikliminin yeşilliği hemen kaybolmuş. Her ne kadar yollar asfalt olsa da kumlar asfaltın üzerinde aşmayı başarıyor. Kum geçişlerinin ahengi yer değiştirmesi seyirlik bir manzara aksettiriyor. Herkes taksicilik yapabiliyor burada. O yüzden toplu taşıma ikinci planda kalmış. Fiyatlar da gayet makul.

Sünnet iki yerde Dâr-ı Naim ve Trarza’da üç gün sürüyor. 5000 kişi sırada bekliyor. Bu rağbetin sebebini izah zor. Zira kızgın güneş altındaki bekleyiş, sabah yedide başlayıp gece yarılarına kadar sürüyor. Annelerin bu bekleyişi ekibi daha da motive ediyor. Bir ara yoğun izdihamdan güvenlik zafiyeti oluştuğu için ilçenin kaymakamı organizasyonu durduruyor.

Bitiminde Moritanya’yı keşfetmek için Atlas okyanusu kıyısında balık pazarının yolunu tutuyoruz. Ancak ilginç bir hikaye bizi bekliyor. Mansur isimli bu baba çocuğunu sünnet ettirmek için tam iki saat kendi arabası ile sünnet ekibini takip ediyor. Bir başka hikaye; sabah 07:00’de oğlu Süleyman’ı sünnet sırasına bırakan, ancak saat 21:00’de sünnet masasında bulan gözü yaşlı hisli baba, kısa günün hayaline kavuşuyor. Organizasyon esnasında orada bulunan sağlık ocağında ikiz erkek çocuk dünyaya geliyor. O kadar çok sevinmişler ki ekibe müjdeyi veriyorlar. İsimleri kulaklarına Ahmet ve Arif diye okunuyor.

Sünnet esnasında çocuklar feryat etmek yerine hafızlıklarını tekrar ediyorlar. Bunun verildiği yer mahzaralar, kulağımıza çalınıyor.

Mahzaralar ve löhler
Çölde iş yapmak için sabah erkenden yola çıkmak zorundasınız. 10’a kadar varmalısınız. Sabah serinliğinde
mahzaraları görmek için Nebbağıye’ye doğru yola alıyoruz. Develer, keçiler ve sığırlar çoktan yayılmaya çıkmış. Çölün sarıdan beyaza değişen bütün kum renklerini, yol boyu görebilirsiniz. Şimdi 130 km içeride Nebbağıye’deyiz.
Ülkede 5000 dolayında mahzara var. Mahzara; huzur bulunan yer, isminde bir mekân. Ancak huzur deyince iç
huzuru anlamak lazım. Zira burada mahzara, tam manasıyla zihninizde bir medrese havası uyandırmıyor.

Mahzaralar fizîken, çölün ortasında bir mescit etrafında, elektrik ve su bulunmayan çadırlarda kuruluyor. Uzaktan bir köy şeklinde. Okumak isteyen öğrenci o köye gider ve en uygun yere kendi çadırını kurar, kaç sene okuyacaksa okur, sonra ayrılır. Hatta bazı aileler bu tür köylere gider, öğrencisinin eğitimi tamamlayıncaya kadar orada çadırında kalır, sonra ayrılır.

Eğitim her mahzaraya göre değişebiliyor. Ortak olan husus, her talebe “levha/löh”
denilen ince bir tahta üzerine, sondan başlamak suretiyle Kur’ân-ı Kerîm’i sure sure, sayfa sayfa kömür ile yazıyor. Bir sayfayı ezberleyince löh’ü siliyor, sonra yeni sayfayı yazıp ezberlemeye devam ediyor. Bu hafızlık yaklaşık 3 sene ile 5 sene arasında tamamlanıyor.

Bu yazının devamını İnsan ve Hayat Dergisi’nin 102. sayısından (Ağustos 2018) okuyabilirsiniz.
BU SAYIYI SATIN AL E-DERGİYİ SATIN AL

(Toplam 629 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.