Kişisel GelişimKültür Sanat

Denge Sınırında Özgürlük

Korkuluksuz hayatların özgürlük zannedildiği “sorumsuzluk” ve “boş vermişlik” gerçek manada özgürlük olmayacaktır. Doğru disiplinle yetişmiş insanların oluşturduğu toplumda  “nemelazımcılık” yerine, kendisine ve çevresine saygılı insanlar sayesinde “bana ve bize lazım” mantığı hâkim olacaktır.

Hayatta her şey belirli bir denge üzerine devam ediyor. Bu denge bozulduğunda ya da kurulamadığında problemler ortaya çıkmaya başlıyor. Fiziki dengelerin bozulmasını bir tarafa bırakırsak psikolojik olarak denge kurulamadığı zaman davranış problemleri yaşayan kişileri görüyoruz. Kararsızlık yaşayan, hırçın veya içe kapanık insanlar buluyoruz karşımızda.

Çocuklarımızı yetiştirirken özgürlük ve disiplin arasında sürekli tereddüt yaşarız. Kimileri tamamen özgürlük derken kimileri tamamen kurallı bir hayat tarzını tercih eder. Hâlbuki disiplin ve özgürlüğü bir arada kullanmak hayata denge getirecek olan tercihtir. Hatırlanması gereken şey özgürlüğün nerede bittiğini bilmek ve denge sınırını belirlemektir. Haber takip etmek özgürlük sayılabilir. Ancak özel hayatın deşifre edilmesi kontrolsüz bir özgürlüktür. Seçici olmak bu özgürlüğe dengeyi getirecektir.

Sınır tanımayan “özgürlük” hevesinin denge sınırları nedir, diye bir soru takılıyor aklımıza. Özgürlük adına dengelerin altüst edildiğini görünce bu denge sınırlarını arıyoruz ister istemez. “Özgürlük” hevesi yüklenen gençlerin ve çocukların aldırmayan, kendinden başkasını umursamayan, anlık düşünen ve hareket eden, plansız ve amaçsız insanlara dönüştüklerine şahit oluyoruz.

Kelime anlamı oldukça cazip olan “özgürlük” acaba gerçek manada her zaman özgürlük müdür? Mesela korkuluğu olmayan bir köprü, emniyet kemeri olmayan bir vasıta daha özgür bir hayat mı sunar yoksa tehlikeye bir adım daha mı yaklaştırır bizi?

Korkuluklar sınır koymasına rağmen korku ve tehlikeden uzak bir hayat özgürlüğü verir aslında. Korkuluğu olmayan bir köprüden tedirgin olmadan karşıya geçmek oldukça zordur. Korkuluk sayesinde köprüde rahatça dolaşabilir, manzarayı seyredebiliriz.

Disiplin de görünürde birtakım özgürlükleri kısıtlar. Fakat bu durum geri dönüşü olmayan tehlikelerden çocuklarımızı koruyacaktır. Uçaktan atladıktan sonra açılmayan paraşütün iadesi olmadığı gibi anlamsız bir boşluğa savrulan çocukların ve gençlerin de geri dönüşü olmayacaktır.

Çocuklar her ne kadar zeki olsalar bile birçok hayat tecrübesinden mahrumdurlar. İdrak becerileri de gelişim aşamasındadır. Bu sebeple onlara dengeli bir hayat tarzı gerekir ki bununla sabır, yardımseverlik, başkasını anlayabilme (empati), merhamet gibi yüksek duygulara sahip olabilirler. Düzenli, sorumlu, lider ve tutarlı olma becerilerini geliştirebilirler. Nitekim sorumluluğu gelişmiş olan bir çocuk, otorite (anne-baba-öğretmen) yanında değilken bile doğru olanı yapacaktır.

Bununla birlikte insan her adımını kurala binaen atamaz. Korkuluk da demirden yapılır ancak demir parmaklık değildir. Zira demir parmaklık insanları toplumdan uzaklaştırırken, korkuluk tehlikeden uzaklaştırır. Şu durumda disiplinli olmak adına çocukları kurallar içine hapsetmek doğru olmaz. Disiplin koruyucu ve geliştirici olmalı; sağlıklı özgürlük alanları oluşturmalıdır. Çünkü çocuğa her an ne yapacağını söylemek onun irade gelişimini olumsuz etkiler. Bu sebeple sağlıklı özgürlük alanında kararları çocuğa bırakmak yerinde olacaktır.

Yol aldığımız hayat köprüsünün korkulukları disiplindir. Disiplin, doğru ve kabul edilebilir becerilerin kazandırılabilmesi için gerekli olan hayat tarzıdır. Bu yakalanabildiğinde çocukların ve gençlerin sosyal hayata uyum sağlamaları ve başarılı olmaları da kolay olacaktır.

Hilaye

Denge Sınırında Hurma Yemek

Hurmaların yeni yeni olgunlaştığı günlerden birinde, küçük bir çocuk hurma ağaçlarını taşlamaktaymış. Amr isimli Sahabi’nin küçük oğlu Râfi’den başkası değilmiş bu haşarı ve sevimli çocuk. Sonunda, bahçe sahibi onu yakalayıp, hiçbir şey yapmadan doğruca Peygamberimizin huzuruna getirmiş…

Suçlu olarak Peygamberimizin karşısına çıkarılmak o kadar kolay olmadığı için Râfi, utancından ne yapacağını şaşırmış, yüzü kızarmış, başını önüne eğmiş. Peygamberimiz onu bu halde görünce hemen gülümsemiş ve Râfi’nin saçlarını okşayarak:

– Niçin hurma ağaçlarını taşlıyorsun, diye sormuş. Râfi mahcup bir edâ ile sadece:

– Acıkmıştım, ey Allah’ın Resulü! Karnımı doyurmak istemiştim, diyebilmiş.

Bunun üzerine sevgili Peygamberimiz, ipek yumuşaklığındaki tatlı ve sevecen sesiyle:

– Bir daha ağaçları taşlama yavrum. Ama istiyorsan, altına düşenleri alıp yiyebilirsin, diyerek Râfi’yi salıvermiş. Ardından da onun için “Allah’ım bu yavrunun karnını Sen doyur.” diye duada bulunmuş.

Böylece Râfi çok rahatlamış. Çünkü o hem Peygamberimizin duasını, hem de ağaç altına düşen hurmaları yiyebilme iznini almış.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu