AraştırmaKapak

Deniz Daha Ölmedi

Kapak Dosyası

“Unuttuğumuz bir şey vardı. Hunharca avlanılan balıklarla beraber biz de ölüyorduk; ama öldüğümüzü bilmiyorduk. Balık sudan, insan insanlıktan çıktığı zaman nefes alamaz. Bunu aklımızdan ne çabuk çıkarmıştık.”

Vira bismillah!

Daha kendini bir bütün olarak ortaya çıkarmamışken gün, bir tekne denizin simsiyah bağrında hayal ediyor kendini. Ay gözükmüyor. Rüzgâr yok. Deniz derin bir uykuda, sütliman. Bir kıpırdama, bir huzursuzluk başlar denizde ay büyüdüğü zaman. Fırtına kapıdadır. Hele bir de ayın etrafında belirgin hâle varsa, rüzgâr kesin esecektir. Burada olmasa bile bir iki saat uzaklıkta başka bir yerde;  ama mutlaka esecektir. Ne demişler:  ‘Ay ayakta kaptan yatakta, ay yatakta kaptan ayakta.’ olmalı.

Gecenin ilk vakitleri. Karanlıklar içinde denize açılmak için sabırsızlanan tekne, sadece aya umut bağlarsa hata edeceğini, her an alabora olacağını bilir. Ne de olsa yılların tecrübesini taşır yıllardan beri üzerinde. Suya bakar. 20-30 santim yükselmişse su, lodos yola çıkmış geliyordur. Şayet sular yükselmeyip de azalmışsa, kuzeyden esecek sert rüzgârların önden gönderdiği haberdir bu. Bulutlar alçaksa gelen yine lodostur; yüksekse esecek olan poyrazdır. Bunları bilir her avcı tekne ve buna göre hareket eder.

Cumhur Bey’in sözlerinin tatlı esintisiyle bir tekne, ummana açılmaya böyle hazırlanıyordu.

Ay yok, lodos yok, poyraz yok, fırtına yok… Gökyüzü çok yüksek. Tertemiz hava azdan aza hissettiriyor kendini şimalden eserek. Denizden karaya bakıldığında ışıklar göz kırpmıyor, her şey olduğu gibi net. Yarın hava pek güzel olacak elbet. Hemen çıkılmalı balığa! Balık bu, durmaz ki yerinde. Sürelim teknemizi sabra. Atalım sabrımızı bir ağ gibi denize. Bekleyelim sabırla. Sonra yarısı balık, yarısı sabır dolu ağımızı çekelim.

Yavaş yavaş “sahilden uzaklaşıyor tekne ve hayalinde kurduğu âleme yaklaştıkça, dalga kıvrımları ardında büyüyor tenhalık” ve gün, güneşin ziyalarıyla gitgide aydınlanıyor artık. Kara, üzerinde yaşadığımız o devasa parça, bir siyah çakıl taşı gibi kalıyor maviliklerin bir ucunda, ufacık. Aheste aheste ilerliyor tekne. İlerledikçe dalgaların gelgitleri; insanların içinde yaşadıkları, yaşadıkça kirlettikleri, kirlettikçe de kararan çakıl taşını çitileye çitileye temizliyor, maviye boyuyor. Yer-gök birbirinde kayboluyor. Derya mı semaya, sema mı deryaya hayran, bilinmez; ama her taraf su, her taraf masmavi oluyor.

Tekne, av peşinde

Bir tarla gibi uçsuz bucaksız uzanıyor teknenin önünde deniz. Deniz dediğin bir tarla değil midir zaten? Sürülmez, gübrelenmez, ekilmez, biçilmez, nadasa bırakılmaz; ama en bereketli topraklar kadar bereketlidir. Usta bir çiftçinin, tarlasından iyi verim alabilmesi için ne yapması gerektiğini bildiği gibi avcı tekneleri de bilir bu bereketli sulu topraklarda hangi balık nerede ve nasıl yakalanır.

Her insanın olduğu gibi her balığın da kendine ait karakteri vardır. Yılların birikimiyle bunu da bilir avcılıkta rüsuh bulmuş her tekne. Hassas ve ürkek olduğundan karagöz, düz zeminlerde bulunmaz mesela. Kendine sığınacak bir yer arar. Ve mesken olarak kayalık alanları seçer. Mercan, karidesi çok sevdiğinden dayanamaz; görür görmez oltaya gelir. Sinarit, ufak kalamarlara bayılır, sonra kendisi ayılmamak üzere bayılır. Kırlangıç, canlı izmarit hastasıdır, yakayı hemen ele verir. Levrek, uyanıktır, gözleri çok iyi görür, zekidir. Kolay kolay düşmez tuzağa. Onu tutabilmek için incecik misina kullanılmalı.

En kolay yakalanan balık ise istavrittir. Oltanın ucuna takılan tüyü yem zanneder. Bir iki defa sallansın tüy, üçüncüde teknenin içindedir istavrit. Palamut da böyle. Dışarıdan bakıldığında kocamandır, heybetlidir; lakin balık hafızalıdır. Tüyü yem zannedip postu deldirir.

Nasıl hayran olunmaz ki bu bereketli sulu topraklara? Ne istersen elinin altında, git al. Deniz ‘gelme’ demiyor, deniz ‘vermem’ demiyor, deniz kimseyi kayırmıyor. Bir girilebilse sinesine, görülecek derinliklerinde daha neler var neler. İçinde envai çeşit kapı, kapı ardında kapı var. Birinden geçsen bir başkası denk düşer önüne. Bölük bölük geçer bu kapılardan balıklar. Bereket kapılarıdır bunlar. Hiç kapanır mı, bitip tükenir mi?

Mera bitti, balık gitti. Tekne ne yapsın?

Nasıl kapanmasın, nasıl bitip tükenmesin? Ne kadar kuzusunu kaybetti bu derya? Önceden mavi mavi gülümserdi, şendi, köpük köpük mutluluklar saçardı. Şimdi bir hüzün karamsarlığı var benzinde. Hüznü, kendinden zorla koparılıp belki de bir daha geri gelemeyecek olanların ardından duyduğu hüzündü.

1986’nın kışı şiddetli geçti. İlk o zaman ağır bir darbe aldı. Çok kar yağdı. Karlar eriyip su oldu, balıkların kulaklarına kaçtı. Bu, öldürücü bir su idi. Büyük kırgın yaşandı. Denizin yüzünü tamamen ölmüş balıklar kapladı. Ama asıl kırgın bu değildi. Asıl kırgın, sadece kendini düşünen kötü ellerin denize değmesiyle oldu.

Denizin insanoğluna cömert olduğu kadar insanoğlu denize hoşgörülü davranmadı. Deniz, neyi var neyi yok can suyundan koparıp verdi insanoğluna. İnsanoğlu da neyi var neyi yok verdi denize! Ama o ne kadar kiri varsa onu verdi, denize attı. Dalgalar, oksijen alabilmek için sahile uzanıyor, çakıl taşlarına ve kumlara değip geri geliyordu. Ciğerlerine oksijeni böyle dolduruyordu, böyle yaşıyordu. Nefes aldıkça çeşit çeşit balık sunuyordu. Ama insanoğlu ne yaptı? Bunu bile çok gördü ona. Sahillere beton döktü acımadan, içi sızlamadan. Betonlara toslar oldu dalgalar. Neye uğradıklarını şaşırdı. Denizin nefesi kesildi, deniz nefes alamaz oldu. İçi, çürümüş yosunlarla doldu. Keşke bu kadarıyla bırakılsa ona bile şükür denilecekti. Ama bırakılmadı. Acımasızca balıkların otlakları katledildi.

Düşünün, denizin dibinde midyeler öbek öbek olur, bir tarla gibi yayılırdı. Buralarda yosun, deniz biti, deniz piresi, deniz kurdu, kaya biti,  kaya kurdu, karides gibi canlılar yaşar, bunların olduğu yerde de bunlardan beslenen farklı farklı balık türleri bulunurdu. Fakat midye avcıları, denizin dibindeki midyeleri, adeta ıspatula ile kazıyarak balıkların meralarını yok etti. Daha balık durur mu burada? Durmaz! Mera bitti, balık gitti.

Teknenin ‘insana’ şahitliği

İnsan, ne yapıyorsa kendine yapıyor; ama farkında değil. Her şeyi yok edip tüketerek kendi eliyle kendini boğuyor. Kaldırabileceği yükten fazlasını da kaldıramaz, bunu da biliyor; ama bir gerdanlık gibi güzel memleketimin boynunda asılı duran bu denizin, kendi yükünden daha fazlasını kaldırmasını bekliyor.

Endüstriyel denen balıkçıların, büyük teknelerin türemesi, zehirli bir gaz gibi denizleri boydan boya zehirledi. Denizin o hüzünlü uğultusuna kulak vermeden, bağrındaki derin yaraya bir gün olsun merhem sürmeden, kendi kafalarına göre kararlar alıp kararlar verdiler. Her sene cepleri daha çok dolsun diye ağların deliklerini küçülttükçe küçülttüler. Küçücük balıklar da kaçamaz oldu. Yetmedi. Japonya’dan bir alet getirdiler. Algarna diye isimlendirmişlerdi; ama asıl adı cellattı. Ne çok sabi balığın kanına girdi. Denizin dibine atılır, tekneyle beraber sinsice hareket eder, gördüğü her balığı gönderdiği sinyalle sersemletir, kaçmasına fırsat bırakmazdı. Küçük büyük dinlemez, hepsine aynı muameleyi yapardı.

Japonya, bu aleti kendisi ürettiği için yok edemedi, denizlerinden sürgün etmekle yetindi. Avrupa’ya geldi. Avrupa da anladı bunun çok vahşi bir cellat olduğunu. O da sürdü. Sersefil bir halde, ayak sürüye sürüye memleketimin denizlerinde otağını açtı. Buradan da sürülecek diye beklerken kimse sürmedi. Üstüne üstlük saltanat payesi verildi. İçinde sürgünden sürgüne birikmiş bir hınç vardı. Acısını, memleketimin denizlerinden çıkardı. O geldikten sonra kaç balığın göçtüğünü bir bu canım deniz, bir de bu işe gönül verenler bilir.

Böyle böyle kaybetti koynunda besleyip koynunda yatırdığı pullu pullu kuzularını derya. Ama unuttuğumuz bir şey vardı. Hunharca avlanılan balıklarla beraber biz de ölüyorduk; ama öldüğümüzü bilmiyorduk. Balık sudan, insan insanlıktan çıktığı zaman nefes alamaz. Bunu aklımızdan ne çabuk çıkarmıştık.

Norveç, İspanya, İtalya, Yunanistan gibi ülkeler çıkardıkları kanunlarla kurtardı denizlerini. Hemen kapı komşumuz Yunanistan,  20 yıl evvelinde çok ciddi kararlar aldı. Korsan çalışan tekneleri affetmedi, batırdı. Yine mi ihlal ettiler. Personeli alıp denizin ortasında uçaksavarla batırdı bu seferde. Yasalar çok sert. Balığın o denizlerde yaşama hakkı var. Kimse konulan kuralların dışına çıkamıyor. Çıksa başına nelerin geleceğini biliyor. O yüzden önceden burada olup şimdi olmayan birçok balık türü, kendilerini acımasızca katledenlerden dolayı Yunanistan denizlerinden bu tarafa kuyruk çırpmaz oldu. Oradaki denizlere sığındılar. Sığınmasınlar da ne yapsınlar. Bizde kaçak avcılık yapanlara verilen ceza dört bin lira ya var ya yok. Adamakıllı yasa yok, yaptırım yok. İyi ki bu memleketin sularında balık olmamışım. Hiç şüphesiz pılımı pırtımı toplar, çekip giderdim kötü ellerin değmediği yalnızlık denizlerine.

Hasret biter mi bir gün?

Bu kıyılarda, bu denizlerde çocukluğu geçenlerin hatıralarında canlanır; daha dün gibi. 70-80’li yıllarda melanurlar, kofanalar, kolyozlar, lipsoslar, hannozlar, menekşeler, karagözler ve daha nicelerin yuvasıydı, geçiş güzergâhıydı Marmara. Kılıçbalıkları, deniz üzerine yatar, güneşlenirdi. Nerde şimdi o günler, bizden uzaklaşalı çok mu oldu? Onlardan geriye ne kaldı; hatıraları ve adlarından başka? Dile kolay, o günlerden bugüne 120 küsur balık türü buralara elveda deyip çekip gitmiş.

Gelirler mi dersin bir daha geriye, kavuşur mu deniz balığına, balık da denizine?

Hasret biter mi bir gün? Belki!

Deniz daha ölmedi.

***

Beykoz sahilinde hava kararmış, ay iyice belirginleşmeye durmuştu. Cumhur Bey’in ağzından hüzünlü, hasret kokan son cümleler böyle çıkmıştı. Pür dikkat dinlemiş, hayatından ve tecrübelerinden çok şey not almıştım.

Balıkçı bir ailenin içinde doğmuş Cumhur Bey. Dedesi, özelikle de babası burada yaşayan Rum balıkçılardan; balık ne zaman nerededir, hangi balık nasıl tutulur, ağ yapımı; tekne tamiri, hatta balık nasıl yenir gibi birçok şey öğrenmiş. Asıl balıkçı, balıkla ve denizle ilgili tecrübe sahibi, çok öncelerden beri buraları mesken tutan Rumlar imiş. Türkler balıkçı bir millet olmadığından ve de buralara sonradan geldiğinden; denizle ve balıkla ilgili ne öğrenmişlerse bu denizleri avuçlarının içi kadar iyi bilen, kadim geleneğe sahip Rum balıkçılarından öğrenmişler. Cumhur Bey’in bunca yıllık balıkçılık hayatı da 4 yaşındayken babasının yanında başlamış, o gün bugündür denizden hiç kopmamış, babası gibi usta bir balıkçı olmuş.

Cumhur Bey müsaade isteyip gidiyor. Biz biraz daha kalıyoruz Beykoz sahilinde.

Dönüş vakti

Gecenin ilk vakitlerinde, Cumhur Bey’in sözlerinin tatlı esintisiyle ummana açılan tekne, günün kararmaya başladığı bu vakitte, Cumhur Bey’in dudaklarından dökülen son sözlerin oluşturduğu hüzünlü rüzgârla geri dönüyordu bu seferde. Şöyle bir göz attım teknenin içine. Kaptanın yüzü denizden bir parça takınmıştı, hüzünlüydü. Belki 500-600 liraya yüklediği mazotu bitmek üzereydi. Ve teknenin içinde balıktan çok, sabır vardı. Bir balıkçı da denize bakıyordu, gözlerinde eski günlerin hayaliyle. Her balığa çıktıklarında dönüş manzarası böyle mi oluyordu acaba? Bilemem. Ama onlar için bugün böyle bitmişti.

Gecenin fevkinde mehtap, kendini büsbütün olarak ortaya çıkarmıştı. Adeta denizin içinden göğe yansıyordu şavkı. Dudaklarındaki sükut fermuarını çekmişti deniz. O kadar sessizdi, dalgındı. Bu güzellik şöleni içinde kendimi kaybetmiştim. Âlem, âlem içinde başka bir âlemdi.

“Bu kayıkçı da nereden çıktı!”

Kürekleri kılıç gibi denizin bağrına batıra çıkara mehtaba ilerliyor. Gece, deniz ve mehtap. Vakit, sükut vakti. Vakit, hayallere dalma vakti. Şu kayıkçı, bu güzelim vakitte, yorgun düşmüş denizi, mehtabı ve beni daldığımız hayal âleminden neden uyandırır? Seslensem şuna, seslensem bir şairin haykırışlarıyla:

“Âheste çek kürekleri mehtâb uyanmasın.

Bir hayâl-i âleme dalan âb uyanmasın.”

Etiketler

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı