Kültür Sanat

Dilde Medeniyet Kompleksi Yaşanıyor

Lisanımızı nasıl kullanacağımızı bilmiyoruz. Bu bizim derin bir yaramız. Edebiyatçılar yıllardır üzerinde çalıştıkları halde bu meseleyi çözüme kavuşturabilmiş değiller. Biz meseleyi edebî ya da şeklî yönde değil, ticarette kullanım  tarafıyla ele almak istiyoruz. Edebiyatçılar lisanımızdaki köksüzleşme üzerine durabilirler, biz ise ticarette kullanılan dilin altındaki cesaretsizlik ve medeniyet kompleksi üzerinde duracağız.

Ticaret, temelde girişimcilik kabiliyeti ve onun üzerine perçinlenen cesaretle yoğrulduğu zaman güzel neticeler verir. Aşağılık kompleksi ise ticaretin kısa vadede olmasa bile uzun vadede en başta gelen çıkmazıdır. Aslında aşağılık kompleksi psikolojide kullanılan bir kavramdır. Özgüvenden yoksun kişilerin bulunduğu durumu tanımlama için kullanılır. Bir işi yapabilecek kabiliyeti olduğu halde, mesela gösterilen merdivenleri “ben buraya tırmanamam” diye reddeden kişinin durumu gibi.

Bu misalde olduğu gibi ticarette de hiçbir sebep yokken herhangi bir şehrin kenar mahallesinde açılan alışveriş merkezlerine verilen “….. life center”, “ …. Shopping Mall”, …. Art Center” gibi isimler bir milletin aşağılık kompleksinin göstergesidir. “ ‘Sanat Merkezi’ dediğimde insanlar gelmez.” düşüncesi, diğer taraftan, ‘Alışveriş Çarşısı’ tabelasını gördüğünde yönünü değiştiren müşteriler, yine bir milletin cesaretinin nasıl da ayaklar altına alındığını gösteren karelerdir.

“Dil ve ticaret arasında nasıl oluyor da böyle bir bağ kurulabiliyor?” sorusu aklınıza gelebilir. Ya da “Dilden yola çıkarak onun ticarette kullanımıyla insanların cesaretlerine ve aşağılık komplekslerine varan bir neticeye ulaşılabilir mi?” Yine “Toplumun ticaret kültürü üzerinde kullanılan dilin müspet veya menfi tesirleri olabilir mi?” Soruların cevabına “dil” ve “ticaret” arasındaki ilişkinin sosyal olarak irdelenmesiyle ulaşılabilir.  “Dil” ve “eğitim”, “dil” ve “inanç” kavramları arasındaki ilişki gibi “dil” ve “ticaret” arasında karşılıklı, iki yönlü bir bağ vardır. Biri diğerini hem etkiler hem de birbirinden etkilenir.

Peki, bu etkilerin neticesi ne zaman menfi bir durum ortaya çıkarır. Ya da kullanılan dil “eğitim eksikliğine”, “inanç karmaşasına” ve “ticarî kayba” sebebiyet verebilir ki müspet sonuçlar doğurur. Bizim için ne zaman olumlu ve ne zaman olumsuz neticeleri olur? Bu soruların cevabı kullanılan lisanın “araç” konumundan çıkarılıp “amaç” haline getirilip getirilmemesiyle ilgilidir.

Ticarette kullanılan dil “araç” olmaktan çıkarılıp, toplumun medeniyet algısındaki aşağılık kompleksinin neticesinde “amaç” haline geldiyse, kısa vadede olmasa da uzun vadede ticarî kayıpları beklemek kaçınılmaz olacaktır. Tıpkı köklü eğitim dilini bırakıp, muğlak ve karmaşık bir dil kullanan eğitimci ve öğrencilerin infiale sebebiyet vermeleri gibi. Ya da inandığı dilin kavramlarına vâkıf olamayan insanların inanç ve itikat bunalımlarına girip, inançsızlığa ve imansızlığa sürüklenmesi gibi.

Ticarette lisan araç olmalıdır

Ticaretin akışını kolaylaştırmak, bizim lisanımıza yabancı olan kavimlerle haberleşmek ve “müşteriye” anladığı lisandan kolayca ulaşmak, alışveriş sırasında anlaşmak için gerekli bir yoldur. Yabancı kavimlerin lisanını “ne kadar çok bilsek o kadar iyidir” diyebiliriz. Mesela İstanbul’un kapalı çarşısına çok farklı milletten insanlar gelir. Özellikle Laleli semtine Kafkasya ve Karadeniz’in Kuzeyindeki memleketlerinden insanlar gelir. Bulgar, Romen, Moldov, Ukraynalı, Rus tacirler yoğun olarak alışveriş yaparlar. Haliyle bu gibi yerlerdeki ticarethanelerin isimleri ve ilanları gelen insanların dillerinden olabilir. Buralarda ticaret yapmak için “dil” gereklidir ve araç olarak kullanılmaktadır. Alışverişi kolaylaştırmak için fayda da verebilir. Bu noktada “dil” ticaretin bir aracıdır. İkisi de birbirini etkiler ve ticarî manada olumlu netice alınma yüzdesini arttırır.

Ancak Bağcılar semtindeki dükkâna “saci de piele” diye bir tabela asıldığında, dil araç olmaktan çıkar. Aşağılık kopleksi devreye girmeye başlar. Dikkat çekmek için böyle bir tabela asılabilir ama Romanya’dan müşteri gelmeme ihtimali yüksektir. Bu gibi isimler alışverişi kolaylaştırmadığı gibi akılda kalıcı olmadığı için sabit müşteri potansiyeli de oluşturmaz. Bu da uzun vadede müesseseye zarar verir.

Müşteri güven-güvensizlik ilişkisi

Yeni yapılan camlı binalara iş merkezi veya iş hanı demek yerine “…. Plaza” deniliyor. Yine buna benzer yeni yapılan yüksek katlı ve gene camla kaplı birçok ikametgâha, yani eve de “Residance” ismi konulmakta.  Biraz eskilere gidersek iki katlı müstakil bir evi süsleyip güzelleştirdiniz mi alın size “nur topu gibi” bir villanız oluveriyordu.  Hoş, “villa” kelimesi de kendi memleketinde bahçeli yer ev veya yazlık ev veya köşk manasına gelmektedir. Şimdilerde villanın da “pabucu dama atıldı” , evin adı “residance” veya “plaza” değilse dönüp bakan yok gibi.

Peki, soralım kendimize:

–  Adı “residance” olan evin “müşterisi”  kim? Bu ticaretten gerçekten kazanan tüccar hangi taraftaki tüccar? Tabii ticaret deyince bir alan bir de satan taraf olması icap eder.

– Evi yapan müteahhit Türkçe konuşuyor ve evi satın alan da Anadolu insanı ama evin adı ne hikmetse “Residance”! Sizce, burada aşağılık kompleksini yaşayan kim? Türkiye’deki bu isimdeki evleri, ticarethaneleri alacak pek az “yabancı” varsa, buraları “kapış kapış alan” kimlerdir? Bu misalde alan da,  satan da biz olduğumuza göre neden bu kompleksten kurtulamıyoruz? Acaba bu ticaretten kazanan başka bir “taraf” daha var mıdır?

– Hayır, kazanan taraf yoktur. Satıcı ve alıcı ikisi de kaybeden taraftır. Alıcı yerli üretime güven duymayarak fazladan para öder. Satıcı da kendi kültürü üzerine bir alışveriş anlayışı inşa edemediğinden uzun vadede zararlıdır.

Dil ve dış ticarette geleceğimiz satılıyor

İç ticarette lisanımızı kullanmakta cesaret gösteremediğimiz gibi dış ticarette de aynı sıkıntıyı arttırarak devam ettiriyoruz. Mesela Türkiye’nin en güçlü olduğu ihracat kalemleri içinde olan çorap ürünlerini ele alalım.  Verilen isimlere baktığımızda ekseriyetle İngilizce veya İtalyanca isimler karşımıza çıkar. Aynı durum gömlek veya ayakkabı için de geçerlidir. Ticarî ilişki şöyledir:

– “Anadolu’da bir ilde çorapları çok kaliteli bir firma var. Ama ne hikmetse bu firma çoraplarının üstüne kendi işaretini yerine, İngilizce veya İtalyanca bir isim koysa, uzak diyarlardaki müşteriler o isme bakarak, imalatçı firmanın hangi millete ait olduğu hakkında ne düşünürler acaba?”

 Bir başka misal verelim:

Malezya bugün Müslümanların çoğunlukta olduğu memleketlerden birisidir. Malay dilinden sonra ülkede konuşulan ikinci dil İngilizcedir. Malay olmayanların da konuştuğunu düşünürsek Malezya’da İngilizce konuşanların sayısı Malayca konuşanlardan daha fazladır. Resmi dil Malaycadır, ama İngilizce gündelik hayatta daha yaygındır diyebiliriz. Malezya nüfusunun yaklaşık yarısı Malaydır. Geri kalanın yarısı Çinli, yarısı da diğer milletlerdendir. Müslümanların oranı %60 civarındadır. Budist, Hıristiyan ve diğer dinlerden olanlar da kalan kısmı oluşturur. Malezya 1957’ye kadar İngiliz sömürgesi idi. O günden bugüne egemen, bağımsız bir devlet olmakla birlikte üye sayısı 54 olan “Commonwealth”  ülkeleri içinde yer almaktadır. Bu ülkeler içinde başı İngilizce konuşan ülkeler grubu (Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda)  çekmektedir. Diğerleri ise ekseriyetle eski sömürge ülkeleridir. Bu İngilizce konuşan ülkeler ailesinin – commonwealth- başı İngiliz Kraliçesidir. Amacı üye ülkelerde demokrasi, işbirliği ve refahı geliştirmek. Bakalım sistem esas olarak kim(ler)in refahı için çalışıyor?

İngilizce konuşulan ülkeler ailesi, commonwelth veya İngiliz milletler topluluğuna son katılma için müracaat eden ülkeler arsında Güney Sudan ve Yemen’in de olduğunu ayrıca hatırlatmak isteriz.

Bugünlerde Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur sokak ve meydanları cıvıl cıvıldır. Çarşı pazarlar Ramazan-ı Şerif hürmetine gece yarılarına kadar açıktır. Müslümanlar bizdeki inanç karmaşası yaşayanların aksine uzun uzun teravih kılarlar ve mütevazı bir iki çeşit yemekle sahur ve iftar ederler. Buna karşı Ramazan Bayramı kutlamaları bir ay kadar sürer.

Malezya’da bizimki gibi gelişmiş bir hazır giyim sanayii yoktur. Giyim kuşam ihtiyacının ekseriyeti ithal edilmiş mallardan oluşur. Çorap da bu kalemden olarak ithalat edilir. Şimdi önümüzde iki memleket var: Türkiye ve Malezya. Birisi Türkiye, çorap üretimi konusunda dünyanın önde gelen ilk 7 ülkesi içindedir. Malezya ise neredeyse çorap ihtiyacının tamamını ithal etmektedir. Resmi kayıtlara bakarsak her iki ülke nüfusunun ekseriyeti de Müslüman. Tabii olarak beklenir ki, Malezya’da satılan çorapların önemli bir kısmı Türk çorabı olsun, değil mi?

– Maalesef! Öyle değil. Doğru düzgün tek bir Türk çorap markası veya işareti göremezsiniz pazarlarda.

Malezya, çorap ihtiyacını,  Çin’den sonra en çok ABD, İtalya, İngiltere gibi birkaç ülkeden almaktadır. Fakat biz biliyoruz ki ABD, İngiltere ve İtalya gibi ülkeler çorap ihtiyaçlarının önemli bir kısmını zaten Türkiye’den karşılamaktadır. Ülkemizdeki bazı fabrikalar nerdeyse sadece bu ülkeler için üretim yapmaktadırlar.

Sonuç, sokaktaki sıradan Malezyalı ömür boyu hep İngiliz çorabı alır. İngiliz çorabını kaliteli olarak bilir, her çorap alacağı vakit pazarda İngiliz çorabı arar bulur ancak çorabın Türkiye’de üretildiğinden hiç haberi olmaz. Her çorap alışında İngiltere’ye çorap parası ödemeye devam eder. Çünkü çorap üzerinde sürekli İngiliz işareti görür. Bu hikâye böyle devam eder gider.

Malezya’daki “müşterinin”  satıcı olan İngiltere ve üretici olan Türkiye ile ortak yanları ise hepsinin gündelik hayatta yaygın olarak kullandıkları “dil” İngilizce olmasıdır. Oysa üreten Müslüman, tüketen de Müslüman. Ancak aşağılık kompleksi içinde olan Müslümanlar, dilleri üzerinden bir kayıp yaşadıkları gibi ticarî geleceklerini de satmaktadırlar. İngilizler ya da İtalyanlar çorabı kendileri üretmeye başladığında ya da artık Türkiye’den almamaya başladıklarında Malezyalılar için durum değişmeyecektir. Biz ise kendi komplekslerimizin kurbanı olmaktan kurtulamayız.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı