Dilekçemin Yaşattıkları

0

İstifa ettim. Kabul edilip edilmediğine bakmadan çıktım bürodan. Mesai henüz bitmemişti. Cuma günüydü. Patron yoktu. Temizlikçi ablaya Vehbi Bey’in masasına bir kağıt bıraktım, yarın sabah gelince söylersiniz dedim. Arkama bile bakmadım. Kırk sekiz yaşına gelmiştim ve hayatı ıskalıyordum. Hızlı adımlarımı görenler çok da şaşırmadılar sanırım. Çünkü her akşam buna benzer adımlarla çıkar otobüse yetişmeye çalışırdım. Kendimi iyi hissediyordum. Karanlık olmadan eve dönüyor oluşumu bir miktar yadırgadım ama alışmam zor olmadı. İnsan rahata ne çabuk alışıyor değil mi? Az daha söylemeyi unutuyordum. Öyle hayatım için büyük sayılabilecek bir kararı şıp diye alıvermedim tabi. Öncesinde muhasebeyi aradım. Emekliliğimin dolup dolmadığını sorgulattım.

İş çıkış saati olmadığından otobüste en azından balık istifi olmayız herhalde diye düşünüyordum. Yanılmışım. Otobüs hıncahınç doluydu. Bu akşam da minibüse bineyim dedim. Az ileride minibüsün son durağı vardı. Yürüdüm. Bomboştu. En arka ve en köşedeki koltuğa kuruldum. Aslında oğlumu ancak yatağında öpebildiğimi, eşimle yalnızca telefonda konuşabildiğimizi fark edince attı benim sigortalar. Anlayacağınız istifayı ne zamandır düşünüyordum ama koca şehirde bir garanti olmadan istifa etmek her babayiğidin harcı değil malum. Ya emekli olacaksın ya da başka bir iş teklifin masada olacak. Ben birincisini seçtim.

Birer ikişer dolan minibüs her zamanki yavaşlığıyla ilerliyordu. Ayakta yalnızca üç kişi vardı. İkide bir dur kalklarla ayakta yolcuyu da alamaz hale geldik. İyi ki akıl etmiştim minibüse binmeyi. O kadar kalabalık olmasına rağmen derin bir sessizlik hâkimdi içeride. Kendimi dinledim. Emekli olma fikri bile iyi gelmişti bana. Herkes önüne eğilmiş elindeki telefona gömülmüştü. Önümdeki hanımefendi telefonla konuşmaya başlayana kadar devam etti sessizlik. Kadının kulağı mı ağır işitiyordu yoksa karşısındakine sesini mi duyuramıyordu bilmiyorum. Kısacık konuşmadan neler öğrendik neler… Yolcular olarak hepimiz akşama evde yemek olmadığını öğrendik. Sadece bunu mu? Kayınvalidesinin hasta olduğunu, çocukları okuldan kaynının alacağını, temizlik işlerinin artık zor geldiğini, borcu olduğunu, arabayı yeni sattıklarını da öğrendik. Görünürde kimse dinlemiyordu ama bazı şeyleri duyunca gülümsemeden edemiyorlardı. Sözgelimi kadın kibrit diyeceği yerde kirbit diyordu. Yolcuları tebessümden çok güldüren şey ise kadının Alibeyköy’e gelmeden Alibeyköy’de olduğunu söylemesiydi.

Ücretleri vermeyen kalmasın diye ünledi şoför. Sesi çok uzaktan geliyor gibiydi. Ben emeklilik günlerimin hayallerini kuruyordum. Öncelikle bir robdöşambr almanın vaktiydi. Sonra artık geceleri uzun uzun kitap okuyabilecek, ertesi gün kaylulelerini rahatlıkla yapabilecektim. Daha sonra da eşime ev işlerinde yardım edecek, oğlumla akşam yürüyüşlerine çıkacaktım. Artık ne de olsa emekli sayılırdım. Ben bunları düşünürken üç dört kişi indi iki arkadaş bindi minibüse. Kapının kenarında dikilmeye başladılar. Konuşmalarından dini bir meselede tartıştıkları anlaşılıyordu. İçlerinden birisi sözüne delil olsun diye bu konuda Kur’an’da hadis var sen ne diyorsun dedi. Kapının yanındaki demire konuşlanan amca Kur’an’da hadis olmaz, ayet olur diye uyardı gençleri. Onun yanındaki kadın ayet surelerde bulunur, dedi. Yirmi sayfaya bir de cüz denir. Herkes kadına baktı. Durup dururken neden böyle bir bilgi geçtiğine kimse anlam veremedi. Tartışmaya noktayı önümdeki hacı amca koydu: Tvdeki bazı kişileri izleyip yarım yamalak bilgiyle dolaşıyorsunuz, az kitap okuyun kitap!

Dolmuş bir durup bir kalkıyor, bazen kendinden ufak arabaları sıkıştırıyordu. Kendinden büyükler tarafından sıkıştırılınca şoför camdan elini çıkarıp Allah müstahakkını versin der gibi el sallıyordu. Ben ise bundan sonra kendi kendime “yarın kesin aracımla geleceğim” diye söz vermeme gerek kalmayacağını düşünerek tebessüm ediyordum. Her gün iş dönüşü ertesi günü aracımla geleceğime söz verir ama ertesi gün olunca yine otobüse binerdim. Çünkü hem sabahları uykum geliyordu ve otobüste oturacak yer bulabilirsem uyuyordum hem de özel araca göre çok daha ucuzdu.

İneceğim durağa gelmeden, daha doğrusu bizim mahalle bakkalının köşesine beş yüz metre kala ayağa kalktım. Köşeye gelene kadar ancak minibüsün kapısına yaklaşabilmiştim. Minibüsten ilk defa bir emekli olarak indiğimi hissettim. Yürüyüşüm değişmişti sanki. Bakkala girip bir şeyler almak istedim. Bunlardan birkaçı çayın yanında yiyeceğimiz şeyler olacak idiyse de biri mutlaka bulmacalı bir gazete olmalıydı. Emekliliğin ilk gecesinin bir kutlamaya dönüşmesinde bir sakınca görmüyordum. Eve bu hevesle gittim.

Kapıyı üniversiteye bilmem kaçıncı kez hazırlanan oğlum açtı. Beni gördüğüne şaşırdı tabi. Yemek bile henüz hazır değildi. Olsun beklerdim. Ne de olsa emekliliğimin ilk günüydü. Eşim neden erken geldiğimi sordu. Sürprizi yemek masasında söylemek istediğim için bir şey yok dedim. Açtım gazetemi okudum. Sonra bir tükenmez kalem bulup bulmaca çözmeye başladım. Tekli koltukta gazete okumanın zevkini ilk defa tattım diyebilirim. Hatta tekli koltuğun aslında ne işe yaradığını da böylelikle öğrenmiş oldum.

Yemek başladı. Eşim de oğlum da göz ucuyla beni takip ediyorlardı. Dudağımın kenarındaki muzip gülüşe anlam veremiyorlar, kesinlikle var bunun ağzında bir bakla ama neyse diye düşünüyorlardı. Onları daha fazla bekletmeye hakkımın olmadığını düşünerek, lafı uzatmadan istifa ettim dedim. İkisinin de kaşık ellerinde kaldı. Açıklama yapma ihtiyacı hissettim. İstifa derken emekliliğimi istedim dedim. Eşim yemeğini olduğu gibi bıraktı, gitti. Oğlumun suratı bir karıştı. Üniversiteye gidecektim ben dedi, hayallerim vardı diye ekledi. Daha Avrupa’yı dolaşacakmış, arkadaşları dolaşırken artık arkalarından el sallarmış. Ardından masaya dönen eşim başladı konuşmaya. Açtı ağzını yumdu gözünü. Yok, üniversitede çocuk okutmak ne kadar zormuş, yok salondaki koltuk takımı değişmeliymiş, falanca komşu çoktan yenilemiş, biz yaya kalmışız, herkesler yazları tatillere giderken biz evde mi oturacakmışız, bütün bunlardan haberim var mıymış, düşüncesizlikten başka bir şey değilmiş bu, üç kuruşa nasıl geçinecekmişiz…

Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan oluyordum neredeyse. Ben artık evde birlikte daha fazla vakit geçireceğiz diye hayal kurarken… Ev kendimin olsa veya İstanbul’da kiralar bir emekli maaşına yakın miktarlarda olmasa yine geri adım atmazdım da neyse. Ertesi gün sabahın erkeninde çıktım evden. Bir an evvel iş yerine gidip, patron gelmeden önce dilekçemi yırtmalıydım. İş yerine ulaştığımda temizlikçi ablanın bile gelmediğini fark ettim. Kimse açmıyordu kapıyı. Neyse ki beş dakika sonra geldi. Hemen patronun odasına koştum. Yazı dün akşam koyduğum gibi duruyordu. Aslında ben öyle sanıyordum. Meğer patron dün gece unuttuğu bir şeyi almak üzere iş yerine uğrayıvermiş. Dilekçemi okuyup altına not düşmüş: emeklilik dilekçeniz şirket menfaatlerimiz doğrultusunda kabul edilmemiştir. Derin bir oh çektim.

(Toplam 197 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.