İnsanKişisel Gelişim

Dindeki Hitabet

Kürsüden Notlar

“Her gün bir yerden göçmek ne iyi. Her gün bir yere konmak ne güzel.  Bulanmadan, donmadan akmak ne âlâ.” 

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Din nasihattir.” buyuruyor. Sadece bu ifadeden bile anlaşılıyor ki İslâmiyet’te hitabetin yeri ayrıdır.

İslâm dini, hitabet sanatını, yükseltebileceği en namütenahi makama yükseltiyor ve onu diğer unsurlarla irtibatlandırarak kapsamlı bir hâle getiriyor.

Eski devirlerden itibaren bakacak olursak; din anlayışı ve kavramının, insanın kendisi kadar derin köklere uzandığını görürüz.

Her devirde, mekânda ve zamanda, dinî hükümleri/kaideleri insanlara anlatan, açıklayan kimseler görülmüştür. İnsanlar, dinin esaslarını başta peygamberlerden, sonra ehil din adamlarından öğrenerek hayatlarına tatbik etmeye çalıştılar. Emir ve yasakları yerine getirerek manevî lezzetin huzuruna ulaştılar.

Bu manevî huzur öyle bir raddeye ulaşmıştı ki cihan hükümdarı Yavuz Sultan Selim Han’a;

“Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş,

Bir veliye bende olmak cümleden a’lâ imiş.” dedirtmişti.

Karşılıklı belirleyicilik

Hayatın her alanına sirayet eden dinin, İslâm’ın, öğreticilerinin/anlatıcılarının hitabetinin kuvvetli, dimağının pratik, sözünün tesirli olması gerekir.

Bugün ekseriyetle psikoloji terminolojisinde kullanılan “tümevarım” ve “tümdengelim” yaklaşımlarının hatip tarafından karşılıklı olarak iyi kullanılması gerekir.

Ne demek istiyorum?

Mesela hatip; yere düşen bir yapraktan yola çıkarak kâinatta her şeyin düzenleyicisi olan Hazreti Allah’a ulaşabilmeyi ve yine aynı şekilde Hazreti Allah’ın izni ve inayeti olmadan o yaprağın yere düşemeyeceğini harikulâde bir biçimde ortaya koyabilmelidir.

Bu; zihinlerde soru işareti bırakmadan, sözlerde güçsüzlük yaşatmadan, kalplerde tesirsizlik meydana getirmeden yapılırsa kalıcılık yakalanmış olur.

Bir misal: Efendimiz’in (s.a.v.) Hutbesi

“Sözlerin en doğrusu, Allah’ın kitabıdır. En sağlam bağ, takvadır. Sözlerin en şereflisi, Allah’ı zikir, kıssaların en güzeli, Kur’ân’dır. Amellerin en hayırlısı, farzların muntazam olarak yerine getirilmesidir. Amellerin en kötüsü bidâtlerdir. Yolların en güzeli, Peygamber’in yolu, ölümlerin en şereflisi şehid olarak ölmektir. En kötü sapıklık, doğru yolda iken sapmadır. İlmin en hayırlısı faydalı olan, yolların en hayırlısı takip edilen yoldur. En kötü körlük, kalp körlüğüdür. Veren el, alan elden daha üstündür. Az ve faydalı olan, çok olup da zararlı olandan daha hayırlıdır. En kötü mazeret, ölüm anında ileri sürülen mazeret, pişmanlıkların en kötüsü de kıyamet gününde duyulan pişmanlıktır. Hataların en büyüğü yalan, zenginliklerin en hayırlısı gönül zenginliği, azıkların en hayırlısı ise takvadır.

Her biriniz mutlaka dört arşınlık yere gireceksiniz. İşler, neticelerine göre değerlendirilmeli; ameller, neticelerinden ayrı düşünülemezler. Ağızdan ağıza dolaşan sözlerin en kötüsü yalandır. Gelmekte olan her şey yakındır.

Affedeni, Allah da affeder. Bağışlayanı, Allah da bağışlar. Kim öfkesini yenerse, Allah onu mükâfatlandırır. Kim belaya sabrederse, Allah ona karşılığını verir. Kim gösterişe kapılırsa, Allah onu rüsvay eder. Kim sabrederse, Allah ona kat kat verir. Kim Allah’a asi olursa, Allah ona azap verir. Allah’ım beni ve ümmetimi affet! Kendim için ve sizler için Allah’tan af dilerim. ”

Hazreti Ömer’in (r.a.) Hutbesi

Hazreti Ömer (r.a.) halife seçildikten sonra minbere çıktı, Allah’a hamdü sena ederek şunları söyledi:

“Ey nâs (insanlar), işlerinize bakmak üzere başınıza getirilmiş bulunuyorum. Sizin işlerinizi yapmak, haklarınızı korumak hususunda en hayırlınız ve en kuvvetliniz olduğuma kanaat etmesem, bunu kabul etmezdim. Haklarınızı korumak, onları nasıl alacağımı, nereye koyacağımı, aranızda nasıl dolaşacağımı düşünmek hususunda Ömer’e (r.a.) hesap gününün gelip çatacağını gözetlemenin verdiği hüzün kâfi. Yardımcım Rabb’imdir. Çünkü eğer Allah; ona yardım etmez, onu desteklemezse, Ömer’in (r.a.) tutunacak bir kuvveti ve tedbiri kalmaz.

Hazreti Allah, beni işlerinize vekil etti. Size en faydalı olacağımı ümid ediyorum. Allah’tan bana yardımcı olmasını ve beni her yerde korumasını niyaz ediyorum. Haklarınızı korumak ve dağıtmak hususunda, bana ilham etmesini niyaz ediyorum. Zira ben, Müslüman bir kişi ve zayıf bir kulum. Ancak Allah Teâlâ’nın yardımı, bana kuvvet verir. Hilafeti üzerime almış olmam, inşallah ahlâkımdan hiçbir şey değiştirmeyecektir. Azamet, şan, Hazreti Allah’a mahsustur. Kulların büyüklenmekte hiçbir hakkı yoktur. Biriniz, ‘Ömer halife olalı değişti.’ demesin. Hakkı, nefsimden önce düşünürüm, onu başa alırım ve işimi size açıklarım.”

Akla gelenler

İlim, büyük keramettir. İslâm denildiği zaman akla ilk ilim gelir. Çünkü ilk emirdir: Oku!

İmâl-i fikr etmek, düşünmek, çalışmak, tefekkür etmek gerekir. Toplumun tefekkür eden mütefekkirleri, insanlara hakikati açıklamakla mükelleftirler. Bunu yapanlar elbette azdır. Genelde doğruyu söyleyen, dokuz köyden kovulmuştur. Ancak onuncu köyden de kovulsa; hakikati haykırmak gerekir.

Bazen hakikatleri bütün boyutlarıyla ortaya seremezsiniz. Onun için kadim öğretim yöntemlerinden hikayeciliğe başvurmak iyi bir tercih olur. Zira ilk cümlede belirttiğimiz gibi “Din nasihattir.”

Şimdi, bilhassa kanaat, tevekkül, sabır gibi kavramları yanlış anlayanlar ve yorumlayanlar için; dinî hitabette birkaç hikaye ile yazımızı nihayete erdirelim.

Her çatlak bir lisan idi

“Fakirin birinin harap bir evi varmış; çoluğunu çocuğunu onun içinde barındırırmış. Adamcağız her sabah işine giderken eve dermiş ki: ‘Ey eski yurdum, sakın bana haber vermeden yıkılıp da çoluğumu çocuğumu mahvetmeyesin.’

Bir gün gelip bakmış ki ev yıkılmış, üç çocuğu da göçük altında ezilmiş. Yıkık yurdun harabeleri üzerine çıkmış ve baykuş gibi ötmeye başlamış:

‘Bana haber vermeden, neye yıkıldın da hanümanımı söndürdün? Ben sana her sabah yalvarmamış mıydım? Bu kadar vefasızlık olur mu?’

Ev ona dermiş ki:

‘Beni azarlama. Ben sana şimdiye kadar, binlerce kez bu akıbeti anlattım. Benim artık ayakta duracak hâlim kalmadı, demek istedim. Lakin ne vakit ağzımı açtımsa, sen hemen bir avuç çamur tıkadın. Duvarlarımdaki çatlaklar, hep birer lisan idi. Fakat bir türlü hakikati anlatamadım. Beni hâlime bırakmadın ki sana hâlimi söyleyeyim!”

Rızık nasıl olsa gelir, diye diye…

“Adamcağızın biri geceyi kırda geçirmek mecburiyetinde kalmış. Lakin yırtıcı hayvanlardan korktuğu için büyük bir ağaca çıkmış. Bakmış, ağacın dibinde kötürüm bir tilki yatıyor. Bu sakat tilki, acaba ne yiyor, ne içiyor, diye merak etmiş. Bir aralık uzaktan bir aslan görünmüş. Ağzında bir ceylan varmış. Ağacın dibine gelmiş, ceylanı parçalamış, yiyeceği kadar yemiş, savurmuş. Derken, tilki de sürüne sürüne gitmiş, ceylanın bakiye-i vücudunu (geri kalan kısmını) yemiş, inine çekilmiş.

Ya, demek ki Cenab-ı Hakk, amelmanda (kötürüm) bir mahlûkun bile rızkını ayağına gönderiyor. İşte kötürüm bir tilki! Fakat yine aç kalmıyor. Öyleyse ben de oraya buraya başvurmaktansa bir köşeye çekilip mütevekkil olayım.

Herif, ağaçtan inmiş, biraz gitmiş, yolun kenarında bir mağara bulmuş. İçine girmiş. Bir gün beklemiş, iki gün beklemiş; gelen giden yok. Üçüncü gün açlık, biçarenin iliğine damarına kadar işlemiş. Bitap düşmüş, uyumuş. Rüyasında biri gelmiş, demiş ki: ‘Ey budala, kalk! Ne yapıyorsun? Vücudun sapasağlam iken bu meskenet ne? Nasıl oluyor da kendini sakat bir tilki menziline indiriyorsun? Git aslan ol da bakiye-i şikârınla (avının artığıyla) başkaları geçinsin.’”

 

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı