Kişisel Gelişim

Dinleyicilerle Geçinme Stratejisi

Kürsüden Notlar

Söyleyecek bir şeyleri olanların dinlenmediği, söyleyecek hiçbir şeyi olmayanların hayranlıkla dinlendiği atmosferde kaliteli hatip, dinleyicileri derleyip toparlamasını bilen kişidir.

Hitabet sanatının mühim unsurlarından birisidir dinleyiciler.

Onlar olmazsa konuşmaya hacet yoktur.

Hoş, kendi kendimize de hitap etmişliğimiz çoktur.

Genelde hatipler, dinleyicilerinden saygı görür, kendilerinin konuşma yapacakları alanla ilgili ihtisas sahibi oldukları düşünülür. Bu algı iyidir ve mümkün mertebe bozulmaması gerekir.

Nasıl bozulabilir ki bu düşünce, diyebilirsiniz. Şöyle izah edelim; bir kelimeyle, bir cümleyle bozulabilir. İhtisasınızın olmadığı alanda, “Nasıl olsa konuşuyorum, çıkar konuşurum.” derseniz, işte o zaman bozulabilir. Vara yoğa lakırdı etmeyi düşünürseniz; sırf konuşmak için konuşursanız, derdinde olmadığınız, meşakkatini çekmediğiniz düşünce, fiil ve davranışları anlatmaya çalışırsanız; kendi batınınızı, iç âleminizi tamir etmeden başkalarının kalplerine, hislerine dokunmaya çalışırsanız -dokunamazsınız da- işte o zaman bozulabilir.

Dinletirken iki şık, tek tercih

Küçük salona toplanmış büyük dinleyici grubu mu, yoksa büyük salona toplanmış küçük dinleyici grubu mu; hangisini tercih edersiniz?

Sizi bilmem fakat ekseriyetle hatipler, büyük salonlardaki küçük grupları istemezler, bundan kaçınırlar. Çünkü boş koltuklar, sandalyeler dikkat dağıtır. Bununla beraber velev ki böyle bir durumla karşı karşıya kaldınız, ne yapacaksınız?

Yapacağınız iş basit.

Kürsüden konuşmayacaksınız. Eğer kürsü ayarlandıysa ve sizin oradan konuşmanız bekleniyorsa, böyle bir grupta buna gerek yok. Resmiyeti dağıtıp samimiyeti artırarak kürsüden inin ve dinleyicilerin arasına dahil olun. Onlarla aynı konumda, daha samimi ve dostça muhabbete başlayın. Şüphesiz bu, hatibe puan kazandıran hamle olacaktır.

Hatibin nihai gayesi, dinleyicileri memnun etmektir

Daha önce demiştik ki: “Önceden görebilmek, yönetmek demektir.” Aklını kullanma sanatı olan hitabette de önceden görmek, işleri yoluna koyduran mühim bir formüldür.

Mukteza-yı hâle mutabık hareket etmek diye bir şey var. Bunu bilirsiniz. Hitabet sanatında da buna uymak fevkalade önemlidir.

Her hal geçicidir.

Ve her hal, farklı hallerde bulunan insanlar için farklı çağrışımlar barındırır.

Mesela bir yağmur…

Nasırlaşan elleriyle, simsiyah direksiyonu kavrayan taksici esnafı için ne ifade eder?
Buğulu gözlerle hasadı gözleyen çiftçi için ne söyler?

Elinde kalemi, önünde süt gibi kağıdı, dumanı üstünde çayı ile penceresinden âlemi seyreden şair için ne anlatır?

Havayı koklamak

Konusu gülmek ve güldürmek olan mevzuda, korkuya ve endişeye yer yoktur.
Maksadı, bir derneğe yardım talebinde bulunmak olan konuşma ile, maksadı, felasifenin faidesiz fikirlerini aktarmak olan konuşma, kuşkusuz aynı düzlemde ele alınamaz.

Bunun gibi, farklı sınıf ve zümrelerden insanlara hitap ederken de aynı derecede dikkatli olmak gerekir. Esnaflara, çiftçilere, iş insanlarına, öğrencilere, velilere hep bu cihetten yaklaşmalı ve insanların toplumsal rollerine mutabık hareket etmelidir.

İyi hatipler, havadaki bu kokuyu sezerek ona göre hareket etmesini bilenlerdir.

Manada ve usulde birlik

Zaman zaman hatip ile dinleyici grubunun uyuşmazlığı görülür.
Hatibin düşünceleri ile dinleyenlerin fikirleri birbirine taban tabana zıtlıklardan müteşekkildir. Böyle durumla karşılaşıldığında, dinleyicilerden ziyade, hatibin anlayışlı hareket etmesi gerekir. Çünkü dinleyiciler zaten ilk adımı atmış ve dinlemeye gelmişlerdir.

Dolayısıyla ilk hamlede hatibin diplomasiye başvurması ve usta bir diplomat gibi hareket etmesi gerekir. Dinleyenlerin damarına basa basa kendi doğrularını aktarmaya çalışmak, hiçbir netice vermeyecektir. Tartışma ve umutsuzluktan başka bir şey çıkmayacaktır o konuşmadan.

Bunun yerine hatip, peşin hükümlerini bırakarak manada, usulde ve esasta birlikte olduğunu belirtse, önce dinleyenlerin kalbini kazanıp kendi otoritesini ortaya koysa sonra da anlatacaklarını inci tanesi ifadeleriyle bezeyerek iletse harika olmaz mı?
Şüphesiz olur.

Buradan ne çıkaracağız?

Çıkarmamız gereken çok şey var, fakat çıkarmamamız gerekeni söylemek istiyorum: Bu, kesinlikle bukalemunluk değildir. Peki nedir? Bu, hakikate giden yolun kilometre taşlarını ince işçilikle döşemektir.
Karşınızdakilerin rahatsız olacağı kelimelerle kulak tırmalayıcı cümleler kurmak yerine, daha naif ifadelerle onları, kendi sahanıza çekici cümleleri bulmanız ve sisli havayı dağıtmanız, geçinebilme sanatının püf noktasıdır. Üstelik bu durum; sadece sahne, kürsü, hitabet, hatiplik için değil; özel hayatınızda aileniz, dostlarınız için de geçerlidir.

Başta gergin, sonda gülümseten bir örnek

Çanakkale şehitliklerinde rehberlik yaptığım zamanlarda bir grup ile sözleşmiştik. Günü, saati birkaç hafta öncesinden belirlenen program için hazırlıklarımızı yaptık ve en nihayetinde grubumuz ile buluştuk. Henüz yeni tanıştığımız grup ile kahvaltı yapıp ilk ziyaret yerimiz olan Kilitbahir Kalesi’ne varmıştık ki telefon geldi. Telefondaki ses, bize de rehberlik eğitimi veren hocalarımızdan birine aitti. Tedirgin ve endişeliydi. Sadece şunu söyledi: “Annemi hastaneye kaldırmışlar, acil gitmem lazım. Grup sorumlusuna senin numaranı verdim.”

Telefon kapanır kapanmaz yeniden çaldı.

Bu sefer farklı numara ve o yarım kalan turun sorumlusu. Dedikleri malum.
Sanki Zheng He’nin 1405’te başlayan ve 1433’te biten uzun deniz seferlerinin birindeydim.
Cevaben “Peki” diyebildim, şühedayı ziyarete gelenleri yarı yolda bırakacak değiliz, bize öğretildiği üzere ilmin zekatı yüzde yüzdür düsturuyla hareket edecektik. Kendi grubuma da hadiseyi ilettim, onlar da “Peki hocam, gelsinler.” dediler. “İki otobüs, peş peşe ziyaretimizi yaparız.” diye de ilave ettiler.

Bu anlayış karşısında çok mutluydum. Ta ki grup gelene kadar. Çünkü benim mevcut gezdirdiğim grup ile sonradan dahil olan grup, birbirinden hiç hazzetmeyen iki uç kutuptu.

Peki, ne yapacaktık, nasıl çıkacaktık bu girift bilmeceden?

İki grubu toplayıp şunu sorsaydım:

Birlikte ziyaret yapmak istemiyor musunuz?

Alacağım cevap şu olacaktı: Hayır, istemiyoruz.

Çünkü olumsuz sorudan olumlu cevap alınamaz. Onun yerine, “Evet Dedirtme Stratejisi”ni devreye soktum ve dedim ki:

-Buraya şehitlerimizi ziyarete geldiniz değil mi?
-E, evet. (Tereddütlü bir şekilde)
-Anladığım kadarıyla hepiniz tarihine saygılı, ecdadına vefalı insanlarsınız, öyle mi?
-Evet. (Daha kararlı bir şekilde)
-Buradan gittiğinizde Çanakkale’deki birlikten doğan gücü anlamış ve mevzubahis vatan olduğunda gözünü kırpmadan sipere koşanların hissiyatını hatırlamak istemez misiniz?
-Evet, elbette isteriz. (Güçlü bir şekilde)
Yeterli “Evet” sayısına ulaşmıştım.

Artık dinleyicilerle geçinme stratejime mutabık hareket ederek tur operasyonuma başlayabilirdim. Günün nihayetinde hem kendi benlikleriyle hem rehberleriyle hem de birbirleriyle çatışan iki farklı grubu üç evetle uğurlayabilirdim…

Unutulmaz bir akşam…

İnsanların büyük kısmı, fikir farklılıkları noktasında aslında o kadar da birbirlerinden ayrık ve uzak değiller. Birçoklarının genel kanaatinin aksine, ortak noktaları fikir ayrılıklarından katbekat daha fazla.

Fakat nedense yine aynı insanlar, hemfikir oldukları noktalara bakmak yerine, birbirlerine muarız oldukları tarafları görmeyi tercih ederler. Haliyle kısır tartışmalar da sürer gider.
Biz burada ortak paydamızı bulduk ve hepimiz orada toplandık.

O günün sonunu unutamıyorum.

Sabah birbirlerine öcü gibi bakan insanlar, akşam kol kola girerek yürüyorlardı ve birbirlerinden helallik isteyerek ayrıldılar.

Bu, şüphesiz peşin hükümleri yıkmanın, fazilete odaklanmanın ve şühedaya hürmetin bir neticesiydi.
Hem rehberleriyle çatışan hem de birbirleriyle didişen böyle bir dinleyici grubunu, ortak paydada buluşturmak ve huzurlu bir şekilde geçindirmek kolay değildi.
Fakat sebepler ne olursa olsun; “buluşmak” da zor değildi.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı