DOĞAL MİZAHIN GÜCÜ

0

Bebeğin ilk gülüşü, ilk kelimesinden çok öncedir. size gülümser, siz ona gülümsersiniz.

Bu tebessüm sözsüz, fakat samimi bir bağın göstergesidir. Artık onu bilinçli olarak güldürmeye çalışırsınız. O da sizi güldürür, ama bunu bilerek yapmaz. İlk gülüşler komiklikle değil, sevgi ve mutlulukla ilgilidir.

Bebeklikten çıkan çocuğun davranışları ve sualleri de sizi gülümsetir. Meselâ, tedâvülden kalkan bir parayı kumbarasına atmak isteyen çocuğu durdurmak için:

“Çocuğum, atma o parayı kumbarana. O para eski, geçmez o para!” dersiniz. O da der ki:

“Bak, geçti!”

Yahut mutfaktasınızdır. Kahvaltı masasında. Bardaktaki süte su ilâve ettiğinizi gören çocuğunuz birden atılır:

“Süte su katmak günah değil mi?”

Süt satanların yaptığı hileyle ilgili bir şeyler duyan çocuğunuzun sorusundaki saflık sizi gülümsetir. Saflığı komik kabul eden yetişkinler için çocuğun mâsumiyeti aşağılanan bir durum değildir, halbuki.

Derken çocuğunuz çeşitli komikliklere başvurur, kelimelerle oynamaya başlar. Ona acıkıp acıkmadığını sorduğunuzda, “Ben acıkmadım; ama karnım acıktı!” diyebilir size. Kendisiyle ilk duygusal temasınızdan beri yüzünüzde gördüğü tebessümü yakalamak için türlü muziplikler peşinde koşar durur. Şakaya meyilli biriyse okulda da bunu sergilemek ister. Bir gün öğretmeni onu cezalandırır:

“Kalk ayağa çocuğum, tek ayaküstünde 20 dakika bekleyeceksin!”

“Öğretmenim, tek ayaküstünde 20 dakika bekleyeceğime, iki ayaküstünde 10 dakika beklesem olmaz mı?”

Sonra çocuğunuzun bu tavrından haberdar olursunuz. İyi ki dersiniz, öğretmeni “Dört ayaküstünde 5 dakika dur yeter!” dememiş.

Şaklaban mı yoksa, Nasreddin Hoca gibi gerçek bir nüktedan mı olacağını merak ettiğiniz çocuğunuzun mizaha yatkınlığı ileriki yaşlarında da devam edebilir.

Hayata bakışı farklıdır onun. Annenin babayı sabah çöp poşetiyle uğurlayıp akşama kendisinden çiçek beklemesinde bir tuhaflık sezer.

“Süt üreticileri eylem yaptı!” haberini duyduğunda ineklerin süt vermeyi kestiğini düşünebilir.

“Dünya küreselleşiyor.” dendiğinde “Eskiden küp şeklinde miydi?” diye basar itirazı. Bu arada, bütün kenarları birbirine eşit olmadığı için “küp şeker”e “dikdörtgen prizma şeker” der.

“Bilenler cevap vermesin!” diyen bilmececilere nispet yapar gibi, fıkra anlatırken “Bir fıkra anlatacağım, ama bilenler sakın gülmesin!” der.

Bir adamın kafası kovaya sıkışsa “Başını keselim de kovayı kurtaralım.” teklifinde bulunabilir.

Ona göre İngilizce, yazılmadığı gibi okunan bir dildir. Sonra şunu sorar: İki yarım ada, bir ada eder mi? “Şimdi al, sonra öde!” reklamları onun zihninde “Önümüzdeki aylarda kazanma
ihtimalin olan parayı şimdiden harca!” şeklinde yankılanabilir.

Alır eline bir kitap, başlar okumaya. Kitap yüzlerce sene önce Anadolu’nun ne kadar yeşil olduğunu anlatmaktadır. Kitapta bu toprakların yeşilliğini anlatan şöyle bir cümle vardır: “Eski çağlarda bir sincap hiç yere inmeden, ağaçtan ağaca zıplayarak, Anadolu’nun bir ucundan öbür ucuna gidebilirdi.” Bunu okuyunca hayretini saklayamayıp der ki:

“Vay be! Eskiden ne sincaplar varmış!”

Onun sözlerinde, davranışlarında zekâ parıltısı fark edenlerin gözlerinin içi güler, yüzü aydınlanır. Herkesten farklı bir bakış açısına sahiptir ve herkesçe takdir edilir. Aslında onun beklenmedik şeyler söylemesi, yaşadıklarına ve gördüklerine bir tepkidir. Bu sefer tepkisi mizaha yönelir. Neye, niye gülündüğünü sorgular. Bir bakar ki insanlar çok tuhaf şeylere de gülmektedir: Başkalarının boyuna posuna, azaların biçimine, ten rengine, kafasını bir yere çarpana, dengesini kaybedip düşene, elbisesi çiviye takılıp yırtılana, türlü sakarlıklara, saf kimselere, oyuna gelenlere, acı çekenlere, korkanlara.

Doğal mizah latîf nükteye dönüşür

Sevinince tepinen, üzülünce kahreden insanları görür. Onlar ya sırıtmak ya somurtmak zorundadırlar. İç huzurundan yoksundurlar. İtidâl ve muvâzeneyi kaybetmişlerdir. Sevinç gözyaşları dökebildikleri gibi hüzün kahkahaları da atabilmektedirler. “Şaka çok ciddi bir sanattır.” dense de güldürmek onun için bir amaç olmaktan çıkar artık. Daha yüce amaçlara, daha zor hedeflere yönelir.

Şükrün ehemmiyetini ve tebessümün kudretini tanıyınca anlar ki mutlu olmak, mutlu etmekten; mutlu etmek, güldürmekten zordur. Bayram havası estiren, neşe saçan, cana can katan kimseler soytarılar değil hoş sohbet insanlardır. Mutlu etmenin yolu güldürmekten değil, güler yüz göstermekten geçer. Sevginin ve merhametin, mutluluk ve neşenin göstergesi tebessümdür.

Hiç eskimeyen Nasreddin Hoca fıkralarına bakar. Kıssadan hisse çıkarılan mizah hikâyelerinde incelik görür, hikmet görür, ibret görür.

Olgunlaşmıştır. “Latîfe, latîf gerek!” düsturuyla hareket etmekte, şaka yaparken bile inceliği elden bırakmamaktadır. Dolaylı olarak anlaşılan, ince ve derin mânâlara sâhip, hoş ve zarif nükteler yapar sadece.

Çünkü “Ben elbette latife ederim ama, ancak hakkı söylerim.” diyen Sevgili Peygamberimiz “Çok gülme! Zira çok gülmek kalbi öldürür.” buyurmaktadır. Hazreti Ömer de çok gülenin heybetinin azalacağını, çok şaka yapanın hafife alınacağını ifade etmektedir.

Gayet iyi bilir ki olaylara farklı açıdan bakayım derken abartan, abartayım derken gerçekleri ters yüz eden “komedi”; hakikatin karşısında bir yerde durduğu için, “yalan”la yan yana gelmektedir. O ise huzuru bulmuştur. Mutsuz olmak için bahanelere, mutluluk içinse “gerçek”lere sâhiptir.

(Toplam 331 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.