AraştırmaKapakKişisel Gelişim

Emsal Gençler

Gençtim.

Kendimi hâlâ genç hissetmeme rağmen istatistiklere göre artık orta yaş grubuna dâhilmişim.

Ne garabet!

Saatler günleri, günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovalayacak. Hazreti Allah ruhsat, fırsat verirse; bu kovalamacanın içerisinde payıma düşeni alacağım; acısıyla tatlısıyla yaşlanacağım…

Bütün bunlar olmuşken, oluyorken ve gelecekte de olmaya devam edecek iken; bazı süslü sözler takılıyor kulağıma. Diyorlar ki “Ânı yaşa!”, “Hayatın tadını çıkar.”, “Gününü gün et.” “Gençlik bir kere yaşanır.”, “Çılgınca yaşa!”…

Durun. Biraz düşünün.

Zaten bu hayatın içindeki her şey, biz insanlar için değil mi? Ânı yaşamıyor muyuz? Yediğimiz ekmeğin, içtiğimiz suyun tadı yok mu ki tadını çıkar, diye feverân ediyorsunuz?

Nedir derdiniz?

Girdap

Böyle argümanlarla göz dolduran, kulak süsleyenlerin muhtemel dertleri; tarihe yön vermiş, çağ açıp çağ kapamış, medeniyet bekçisi bir milletin genç dimağlarını pasifize etmek olsa gerek.

Sorumsuzluk girdabında sürüklenen, esen yel ile toz duman olan, kim diye sorulduğunda sağa sola bakmadan “ben” demek yerine, kafasını deve kuşu misali yere gömen gençler; başka türlü nasıl meydana gelebilirdi ki?

Bozuk para misali harcanan zamanın, ne hikmetse büyük kısmı, gençlik devrine denk düşüyor. Hâlbuki bu devirde ne kadar güzel işler yapılırsa, nasıl sağlam adımlar atılırsa ilerleyen yıllardaki semeresi de o derece güzel olur.

İdealist gençler

İslâm tarihini açıp baktığınızda, ilk Müslümanların, mühim bir kısmı gençlerden oluştuğunu görürsünüz. Birkaç kişinin haricinde, çoğu 30 yaşının altındadır. Onlarla atılan İslâm’ın bu ilk tohumları, asırlar sürecek mukaddes yolculuğun ilk nüvelerini teşkil ediyordu.

Mesela, genç yaşında İslâm’ı kabul edip şereflenenlerden Hazreti Ali (keremallâhü veche) 10, Abdullah bin Ömer ve Ubeyde bin Cerrah 13, Cabir bin Abdullah ve Zeyd bin Harise 15, Musab bin Umeyr 18, (radıyallâhü anh) yaşlarındaydılar.

İslâm davasını omuzlayan genç dimağlar,  Hazreti Allah’ın inayetiyle Peygamber Efendimizin (sallallâhü aleyhi ve sellem) rehberliğinde, gayretli, imanlı ve ahlâklı bir birliktelik meydana getirmişlerdi.

Zengin aileden gelen Musab bin Umeyr (radıyallâhü anhüm), Mekke’de en güzel giyinen, görkemli hayatı olan, güzel kokular sürünen bir gençti. Mekke’deki diğer gençlere nazaran, fevkalâde ferah hayatı olduğu hakikatti. Fakat ailesi, onun Müslüman olduğunu öğrenince her türlü kısıtlamaya gitti; inancından dönmesi, imanından vazgeçmesi için onu hapsetti.

Dertleri, itibarlı bir aile olarak çocuklarının Hazreti Peygamberin (sallallâhü aleyhi ve sellem) yanında görünmelerini istememeleriydi. Ancak hakikate ne kadar set çekilebilirdi, imanın gücüne hangi duvarlar örülebilirdi ki?

Musab bin Umeyr (radıyallâhü anh) ne yaptı etti; ailesinin tahakkümünden sıyrıldı ve Habeşistan’a hicret etmeyi başardı. Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) birinci Akabe Biatı’ndan sonra onu, Medine’ye gönderdi. Üseyd bin Hudayr (radıyallâhü anh) ve Sa’d bin Muâz (radıyallâhü anh) gibi iki nüfuzlu kabile reisinin İslâm’la müşerref olmalarına vesile oldu.

Uhud Savaşı’nda şehit olduğu zaman, naaşının üzerine örtülecek kısacık gömleğinden başka bir şeyi bulunamadı. Onunla başı örtülünce ayakları açılmış, ayakları örtülünce de başı açık kalmıştı. O, inandığı ve hayatını adadığı mukaddes İslâm’ın düsturunca “garip gitti.” (Buharî, Cenaiz 25, 26)

Genç kalmayı başarmak

Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri de gençti. Gençliğini bütünlük ve idealizm ile birleştirenlerdendi. Bugün, “Fatih” denildiğinde şüphesiz akla, onun yaşlılığı değil; gençliği gelir. Çağ açıp kapaması, hadîs-i şerîfteki müjdeye nail olması, İstanbul’u fethetmesi ve bu fethi, gönüllere nakşetmesi gelir. Bütün bunların akla gelmesinin sebebi ise basit; gençlik enerjisinin iman nuruyla bütünleşmiş olması.

Şüphesiz, zamane gençleri gibi Fatih Sultan Mehmed Han’ın da hayalleri vardı. Ancak bu hayaller, geçici heveslerden ibaret değildi. Hayallerden hakikatlere ulaşmak istediği bazı niyetleri ve gayretleri vardı. Bunu, bizzat kendisi şöyle izah ediyordu:

İmtisâl-i “câhidû fillâh” olupdur niyyetüm

Mülk-i İslâm’ın mücerred gayretidür gayretüm.

(Niyetim, “Allah yolunda cihat ediniz!” emrine uymaktır. Gayretim de İslâm ülkesi için gösterilen gayretten başka bir şey değildir.)

Bütünleştirici fetih

Cihan padişahı Sultan Fatih, akıl yaşta değil baştadır, sözünü bir ince tül gibi seriyordu gözler önüne. Hadiselere farklı pencerelerden bakabiliyordu. Mesela, Ömer Nasuhi Bilmen’in “İstanbul ve Fatih” kitabında bahsettiği üzere fetihler, umumiyle bütünleştiricidir. Fakat İstanbul’un fethinden önce böyle bir usûl düşünülmemiş olacak ki büyük fethi, imkânsız görenler çıkacaktı.

Öyle kimseler vardı ki genç sultanın etrafında, Konstantinopolis’i tarihten koparıp atmak; onların zihninden koparıp atmaktan daha kolaydı. Onların zihnindeki İstanbul, kalıplaşmış bir tümör gibi duruyordu. Oysa Fatih Sultan Mehmed Han’ın zihninde İstanbul, Doğu’daki topraklarıyla Batı’daki topraklarını birleştireceği bir fetihti.

İslâm’ın bütünleştirici fetih anlayışını benimseyen genç sultan, iki milyon kilometrekarelik vatan coğrafyası ortaya çıkaracaktı. Tabii, şimdilik kimsenin bundan haberi yoktu.

Gençliğin getirdiği dinamikliği, enerjiyi hangi yolda ve ne uğrunda kullanmasını bilen, her zaman gençlerin kendisi olamıyor maalesef. Sultan Fatih’in bu anlamda avantajlı olduğunu ise tarih, her nüansıyla kaydetmiş vaziyette. O, bu fetih için adeta biçilmiş kaftandı. Asırlar sonra bile, ardından bugünün gençlerine ilham vermek gayesiyle bir Arif çıkmış ve şu mısraları dile getirmişti:

“Yürü; hala ne diye oyunda, oynaştasın?

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!”

Genç sultan, askerî başarılarla yetinmedi. Bu başarıların ilimle, fenle, kültür ve sanatla pekiştirilmesi gerektiğini gördü.    Devleti; bilime, sanata, tarihe açtı. Nesir ustası Sinan Paşa’yı, şair Ahmet Paşa’yı vezirliğe yükseltti. Arapçaya, Farsçaya, Latinceye, Yunancaya özel ilgi duydu ve edebiyat ile derinden ilgilendi.  O kadar ki “Avnî” mahlasıyla şiirler yazdı.

Bugünden dönüp bakıldığında zamane ifadesiyle Fatih Sultan Mehmed Han: “Çok yönlü bir insandı.”

Ahmet Cevdet Paşa

Bugün kimdir, diye sorduğumuzda gelecek cevaplar ekseriyetle şöyledir:

Tarihçi, mütefekkir, devlet adamı…

Şüphesiz hepsi de doğrudur. Fakat Cevdet Paşa, her şeyden önce bir insandı. Çocukluğunu, gençliğini acaba nasıl geçirmişti ki bugün kimdir diye düşündüğümüzde direkt aklımıza yukarıdaki ifadeler geliyor?

1822 yılında Lofça’da dünyaya gelen Ahmet Cevdet Paşa, ilköğrenimini burada tamamlayıp 1839’da İstanbul’a gelmişti. Arap edebiyatı, Fars edebiyatı, tarih, coğrafya, matematik, astronomi gibi muhtelif alanlarda devrin en iyi hocalarından dersler aldı.

Bunun yanında Ahmet Cevdet Paşa, kusursuz da değildi. Herhangi bir hedefe odaklanmadan geçirdiği ilk gençlik yıllarını, kendisi şöyle ifade ediyordu:

“Eşyam azdı. Gelecek endişesini, yarın ne olacak korkusunu duymadan her gün istediğim yerde gezerdim. Dalgalı bir denize benzeyen bu hayatımı, su değil de saman içinde yüzüyormuş gibi geçirdim.”

Bugünün gençlerine ne kadar benziyor değil mi?

Zamane gençliği de böyle. Onlar da saman içinde yüzüyor gibi. Yalnız bir farkla: Kendilerine aşırı güveniyorlar.

Cevdet Paşa da kendine güven noktasında iyiydi. Hatta ileri derecede iyiydi. Fakat bu iyiliğin bile haddi hududu vardı. Ders anlatan hocasıyla yaşadığı çekişme, bu durumu çok iyi özetliyor.

Ahmet Cevdet, bir gün Fatih Camii’nde, ders esnasında hararetli tartışmalar yaşanırken bir mevzuda hocasının görüşüne muhalefet ediyor. Bu muhaliflikte de ısrarcı olunca hoca; mantıkî açıklama yapmak yerine hiddetine yenik düşüp azarlıyor talebesini. Bu durum, Ahmet Cevdet’in gücüne gitse de hürmeten boynunu büküyor ve hocasına ses etmiyor. Birkaç gün sonra tekrar bu mevzu açıldığında hocası, hatasını anlıyor ve “Lofçalı haklıymış” diyerek mevzuyu tam ve eksiksiz anlatıyor. Bu durumu ise talebesi Ahmet Cevdet Paşa, yıllar sonra şöyle izah ediyor:

“Hocanın daha önceki azarlamasından ne kadar kırıldıysam bu tavrından da o kadar memnun olmuştum.”

Zeki ve çalışkan bir öğrenci olan Ahmet Cevdet, yüksek ilimlerin gölgesine öylesine sığınmıştı ki okurken uyuyakalıyor, uyanıp tekrar kitaba sarılıyordu. Yaşından büyük ilimlere vakıf olmasından mütevellit artık o, hocalarının vekâletiyle kendinden büyüklere ders okutabiliyordu.

Devletin en hararetli zamanlarında yaşayan bu genç, edebiyattan siyasete, Arapçadan Farsçaya, matematikten fennî ilimlere kadar birçok mevzuda okuyor, çalışıyor, akıl yürütüyordu. Gençliğini ilim meclislerinde dolu dolu geçiren Cevdet Paşa, ilerleyen yıllarında da bunun neticesini hem kendisi alacak hem de ortaya koyduğu eserleriyle herkesi nasiplendirecekti.

Lokman Aleyhisselam’ın evladına yapmış olduğu nasihatler, bugünün gençlerine de örnek teşkil ediyor:

Oğulcağızım;

  • Hazreti Allah’a şirk koşma
  • Hazreti Allah’a şükürle beraber, anne babaya teşekkür etmeyi bil
  • İyi amellerde bulun ve insanlara iyilik yap
  • Namaz kıl
  • Emri bil maruf nehyi anil münker kaidesince yaşa
  • Sabır ve tevazudan bir an dahi ayrılma

Kıymet bilmek

  • Kıymet bilmekle alakalı şu meşhur sözü hatırlarsınız:
  • Bir senenin kıymetini, sınıfta kalan,
  • Bir ayın kıymetini, erken doğum yapan,
  • Bir haftanın kıymetini, dergi çıkartan,
  • Bir günün kıymetini, teskere bekleyen asker,
  • Bir saatin kıymetini, eşini uğurlamak üzere peronda oturan,
  • Bir dakikanın kıymetini, uçağı kaçıran,
  • Bir saniyenin kıymetini, kazadan son anda kurtulan,
  • Bir salisenin kıymetini, yarışta gümüş madalya alan atlet bilir.

Kaynakça:

1-Lokman Sûresi, âyet 13 (Lokman Aleyhisselamın oğluna nasihati)

2-Buhârî, “Cenâiz” 80, 92; Ebû Dâvud, “Sünne” 17; Tirmizî, “Kader” 5, 22-25. (Her çocuk temiz fıtrat)

3-Buhârî, “Rikak”, 3; Tirmizî, “Zühd”, 25; Beyhakî, Şuabü’l-İmân, No. 9575. (Beş şey gelmeden)

4-Buhârî, “Cenâiz”, 79 (Peygamber Efendimiz ve Yahudi çocuk)

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı