AraştırmaKişisel Gelişim

Fısıldayan Kitaplar

Kitap yalnızca iki kapak arasına sıkıştırılmış bir kâğıt tomarından ibaret değildir. Yazarın duygularının harman olduğu, alın terinin mürekkep olup şekle şemale büründüğü bir yerdir. Yazarın sırdaşıdır, tercümanıdır kitap. Yalnızca yazarın mı? Tabi ki hayır. Okurun da kendinden bir şeyler bulduğu, okurken ona notlarla fısıldadığı çok müstesna bir eserdir.

Günümüzde kitaba düşülen notlar farklı şekillerde devam ediyor. Kimisi ya altını çiziyor ya kenarına not alıyor ya da farklı eserlere atıf yaparak, artık meşhur olan yapışkanlı renk renk kâğıtlara notlar alıp alakalı kısma iliştiriveriyor. Kafasına takıldığı yeri -tabiri caizse duyamadığı o sesi- fotoğraflayıp internette paylaşarak başkalarından duymaya, öğrenmeye çalışıyor.

Eskimez, nadide eserlerimizde düşülen notlardan haylice bulmak mümkün. Not almaktan maksat, bir şekilde hatırlamak ve hatırlanmak, kitaptan aldığı bilgiyi daha iyi hazmetmek olsa da bunun yanında şartların yetersizliği, kâğıt miktarının az olmasıdır. Sebep her ne olursa olsun, okuyanlar notlarıyla kitapları ilmek ilmek işlemişler, hislerini emanet etmişler, bir gün açılıp okunacağından habersiz ya da tam tersi bir umut içerisinde yazmak istediklerini kitapların bağrına konduruvermişler.

Kitabı konuşturanlar

Kitaplardaki notlar, içerisinde bulunduğu eserle alakalı ya da alakasız olabilmektedir. Eserle alakalı alınmış notlar genellikle kitabın içerisinde ve mevzu ile alakalı kısmın bulunduğu yerde, kenar kayıt olarak ya da kitabın içine ilave edilen bir kâğıda yazılmış bulunabilir.

Taradığımız binlerce kitapta gördüğümüz kadarı ile okunan her kitapta az çok not vardır. Ancak bu notları, okuduğu kitaba bakmasını bilenler, ona fısıldayabilenler hakkıyla alabilir. Bunun için de belli bir alt yapının olması şarttır. Yani o ilim kapısını açacak anahtara sahip olmak lazımdır. Bu durumu büyüklerden bir zat, ‘‘Kitap seninle konuşmaya başladığında ancak okur olursun’’, diye veciz bir şekilde ifade buyurmuştur. Onun içindir ki bu notlar, müellifin konuşmasını duyabilen, işin uzmanı olan kişiler tarafından alınmaktadır. Hatta öyle ki duyulanlar sayfalara sığmaz ve şerh veya zeyl ismiyle, daha zengin ve dolu bir şekilde yepyeni bir eser olarak karşımıza çıkmaktadır.

Zeyl ve şerh ile bu notlar, eserin güncellenmesini sağlamış ve erbabının elinde sürekli yeni ve dingin durmuştur. Ve dönemine göre, halkın bilgi ve görgüsüne göre tekrar elden geçmiştir. Duygular da öyle değil midir? Körelen hisler insanı karamsarlığa, kötülüğe çektiği gibi okuyanın ve yazanın hislerinin yansıdığı eserler de notlarla zenginleşmediği ve okuyucusuna hitap etmediği müddetçe unutulmaya ve elden düşmeye mahkûmdur.

Bu anlattıklarımıza birkaç misal verecek olursak İmâm-ı Birgivî Hazretleri ‘‘Vasiyyetnâme’’ isimli eserini insanların anlayabileceği şekilde ve ihtiyaçlarına binaen yazmıştır. Ancak, daha sonraki dönemlerde insanların anlamalarına yetersiz kalınca Ali Konevî Hazretleri bu eseri şerh etmiştir. Bir süre sonra tekrar anlama sıkıntısı ortaya çıkınca İsmail Niyazi Efendi bu şerhi de şerh etmiştir. Sonuç itibariyle şu isimde bir eser meydana gelmiştir: Şerhu Niyazî Alâ Şerhi’l-Birgivî Li’l-Konevî. (Yani Konyalının Birgivî’ye yaptığı şerhe Niyazi’nin şerhi)

Bir diğer misal ise Taşköprülüzâde Ahmed Efendi’nin kaleme almış olduğu bir biyografi kitabı olan eş-Şakâiku’n-Nûmaniye fî Ulemâi’d-Devleti’l-Osmaniyye isimli eserdir. Bu eserin buraya sığdıramayacağımız kadar şerhi, zeyli ve tercümeleri vardır.

Kitapla konuşanlar

Bunun yanında esasında eserle bir münasebeti olmayan notlar vardır. Bunlar ise ilk ve son sayfalarda ya da kapakların iç kısımlarında bulunmaktadır. Her kitapta az çok bu grupta olan notlar vardır. Doğum ve ölüm kayıtları, alacak verecek kayıtları, şerbet terkipleri, tedavi reçeteleri, vakıf kayıtları, vakıf esere vakfedilen bir arazinin kaydı, beyitler, dualar, en çok rastladığımız kayıtlar.

Misal verecek olursak: Hicrî 1273 senesinde Abdürrahim oğlu Mustafa’nın oğlu Mehmed, Çerçibağı diye bilinen bir miktar tarlasını câmi-i şerifin tamirine vakfetmiştir. Bu durumun bilinmesini ve kim kullanırsa da caminin tamirini yapmasını istemektedir.

Başka bir eserin içinde de basur hastalığına karşı bir ilaç anlatılmaktadır. Günümüz Türkçesiyle: Basur ilacını beyan eder. Bir miktar ayrık kökü ve bir miktar fındıkkabuğu ve bir miktar maydanoz kökünün özünü çıkarıp (ismi okunamadı) kabuğunu bir kıyye su ile kaynatıp her sabah ve akşam aç karnına içip ekşi olan içeceklerden ve yiyeceklerden kaçınmalıdır. Tecrübe edilmiştir. Zikrolunan bu üç şeyi karıştırıp kaynatıp içmelidir.

Nadir bir eserde böyle bilgilere rastlamak garip olsa da asıl garip olanı bu eserlerin varislerinin kendileri ile alakalı kayıtlardan haberdar olmamaları. Böyle eserler ancak erbabına, meraklısına sırlarını açıyor, geçmiş zamandan bir katre bilgi fısıldıyor. Kendini kitaplara verenlere, ona âşık olanlara bütün benlikleriyle teslim oluyorlar. Dedik ya kitapların sırrına ermek için, âşık olmak gerek, vesselam.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı