EdebiyatHikaye ve Günlükler

Gakguk Dede

Görgülü Karga

Gaaak, gaaak, gaaak!”

Mahmurluğun ağır eliyle çekilmiş göz kapaklarım, üç-dört defa kopan bu gök gürültüsüyle bir anda açılıyor. Gözlerime çöreklenmiş uyku, bu seslerden korkmuş olacak ki kaçıp gidiyor, bulunduğu yerden hışımla çıkıp. Ama hiç kalkasım gelmiyor yataktan. Üzerimde bilmediğim bir garip ağırlık. Hem vakit de çok erken.

Karga, öncekilerden daha uzun gaklayarak gitmemeye ısrarlı, vücudum kalkmamaya kararlı. Lakin dayanılacak gibi değil bu ses. Sanki kara çelikten makasını, pas kokulu, gıcırtılı sesini bana ulaştırmak için camları; hatta duvarları un ufak etmek için açıp kapıyordu.

Yok yok, bu böyle olmayacak, susmayacak. Kalkmalıyım.

Kalktım, gözlerimden fırlayan uyku gibi bir hışımla varıp açtım pencereyi:

“Bak, muhterem karga efendi, gökyüzü daha geceliğini atmamış üzerinden, sen gaklayıp duruyorsun. Olmaz! Meşgule attıkça aranan, hiç susmayan telefon gibisin be mübarek. Üç defa gakladıktan sonra bekle biraz. Baktın açılmıyor pencere, durma, bak yoluna. Tüm vakitleri doldurmadık ya çuvala. Müsait bir vakitte gelirsin tekrar.”

Bizim binanın en yakın komşusu olan dört katlı apartmanın çatısının güney yamacına bir tank gibi kurulmuştu karga. Hedefine denk düşürebilmek için başını hafifçe yukarıya kaldırıp çelik gagasını bir top gibi pencereme yöneltmiş bakıyordu. Ben de yuvarlak, kanlı gözlerine bakmış, bu sitemlerde bulunmuştum; gün kendini toparlamaya, güneş bir mızrak boyu yükselmeye durmuşken.

“Haklısın. Vaktin bizim için değil ama siz, üzerine güneşi doğuranlar için erken olduğu hakikat! Torunlardan biri, refikasını ve iki mahdumuyla ziyarete geldiler. Canım çok sıkıldı yuvada. Dün iki sokak ötedeki çöpün dibinde bir poşet ekmek görmüştüm. Duruyorsa kahvaltıya ondan biraz almak, biraz da ciğerlerime taze hava doldurmak için uçtum yuvadan. Oraya gidiyordum. Aklıma sen geldin. Bir uğrayayım dedim yanına.”

“Ne güzel işte! Sizi büyük bilip hanenize gelmişler. Bundan daha hoş ne olabilir? Böyle adetler bizde yok oldu olacak. Ne küçük, büyüğünü ne büyük, küçüğünü tanıyor artık. Kanat çırpıp ziyaretinize gelmişler, canım sıkıldı diyorsun. Yoksa sofrana üç beş kırıntı fazla koymaktan mı çekinirsin? Ondan mı sıkkındır canın?”

“Hayır! Ondan değil. Gençlerin hali, tavırları sıktı canımı.”

“Ne yaptılar, sabah sabah seni buraya uçuracak kadar?”

“Büyüğe saygı diye bir şey kalmamış. ‘Gakguk Dede naber? Kelaynaklara dönmüşsün Gakguk Dede.’ gibi kati surette büyüklere sarf etmediğimiz, edemeyeceğimiz sözler, bunların ağzından çok rahat çıktı, çıkıyor. Ben büyüklerimin yanında kanatlarımı yaymayı bırak, aşağıya doğru sarkıtamazdım bile. Ama bunlar öyle mi? Büyük varmış yokmuş, umurlarında değil. Hayâ libası, ağırlığını yitirmiş, üzerlerinde hafiflemiş. İstedikleri gibi kanatlarını yayıp üst üste atıyorlar. Utanma, arlanma yok! Ana-babası da bir şey demiyor. Bu kadar vurdumduymazlık olmaz.”

“Gakguk Dede, güzelmiş.”

“Dalga geçme. Zaten bizim gençler bu haldelerse, sizin gençlerinizin marifeti.”

“Yine döndün dolandın konuyu bize bağladın. Ne işimiz olur bizim sizle, sizin bizle. Karnınızı doyurun diye çatılara ekmek atanlara nankörlük ediyorsun şu an!”

“Başka kimle olacaktı işimiz? Eşrefi mahlûk siz değil misiniz? Sizi bırakıp kimi örnek alacaktık? Serçeleri mi, akbabaları mı, yoksa miskin miskin dağda, bayırda otlayan inekleri mi? Kimi?

Sayenizde gençlerimiz, pencerelerinizin pervazlarına hücum ediyor akın akın. Yakında yuvalarını oralara taşırlarsa da şaşmam. Bir gün merak ettim, bunlar toplaşıp ne yapıyor diye. Onların konduğu bir pervaza kondum, baktım içeriye. Duvarda kara kuru bir kutu, içinde bir şeyler dönüp duruyor, oynuyor. Ona bakıyormuş hepsi. Adı da ‘erozyon’ muymuş, neymiş. İsmini tam bulmuşsunuz. Önce sizin, sonra bizim gençlerin bu halde olmasına başka sebep daha ne hacet. Bu meret, bütün değerleri erozyana uğratıyormuş meğer. Bu da benim gördüğüm. Allah bilir, daha neleriniz vardır böyle kıymetli şeyleri ayağa düşüren.

Daha dün kanatları rengârenk birini gördüm. ‘Ne oldu sana böyle hanım kargacığım?’ dedim. Kanatlarına parkta bulduğu -adları her ne ise- renkli renkli şeyler sürmüş. Kanatları rengârenk olunca daha güzel gözükecekmiş genç karga hanımefendi. İçimden şöyle okkalı iki kanat sallayasım geldi, lakin yapmadım. Suç onun değil, sizin! Saçınıza başınıza, yüzünüze bunlardan sürüyormuşsunuz. Sizden, sizin bu meretten görmüş. Saklayacak kusurlarınız var herhâlde. Yazık!

Şunu da unutma ki bizimle ekmeğinizi de paylaşmıyorsunuz.  Çöpe atamadığınız bayat, küflü ekmekleri bize atıyorsunuz. Sırf vicdanınızı rahatlamak için. Yoksa bizi düşündüğünüzden değil. Kaçınız, sofrasında ortadan ikiye böldüğünde dumanı tüten taptaze ekmeğini bizle paylaştı? Kaçınız?”

Karganın son söylediği kudretli cümlelerinin karşısına cesaret edip de çıkabilecek hiçbir kelimem yoktu. Yine de bir şeyler söylemek için:

“Gider yanlış insanları örnek alırsanız, olacağı bu! Doğru insanları örnek almalısınız. Ya  da gidip serçeleri, inekleri; kimi istiyorsanız onu örnek alın, fark etmez. Kimse sizi, bizi emsal edinin diye zorlamıyor.”

“Ne sizi ne ötekilerini… Hiç kimseyi… Lakin gençlere laf anlatmak güç. Hepsinin başında kavak yelleri. Ama yine de mücadeleden geri durmuyoruz. Yuvalarımızı şehrin göbeğinden taşımaya başladık; uzaklara, kırsallara doğru. Gençlerinizin nehir gibi aktığı kafelerin yanına, yöresine uğramıyoruz. Hatta onların bulunduğu binaların saçaklarına dahi konmuyoruz. Gördüğümüz genç kargaları da öyle yerlerden uzaklaştırıyoruz. Etkilenmesinler, zarar görmesinler. Oralardan yükselen bir duman var ki rengi tüylerimizden daha kara, kokusu leş kokusundan daha kerih. Nasıl gidilir oralara, o pis koku nasıl teneffüs edilir anlayamıyorum. Siz zarar ziyan nedir bilmiyorsunuz, bildiğinizi zannediyorsunuz.

Ama biz, sizin yapmadığınızı yapıp yarınlarımız için çalışıyoruz. Tüm gayretimiz, mücadelemiz bunun için. Büyüklerimizden gördüğümüz, onların da büyüklerinden görüp zamanlarına göre geliştirdikleri kadim değerleri, bugünün şartlarına göre gençlere aktarmaya çalışıyoruz.”

“Hani bizi emsal görmüyordunuz? Bu ne? Bildiğin kopyalamışsınız. Biz de gençlerimiz daha iyi yetişsin diye, günümüz şartlarına göre eğitmeye çalışıyoruz.”

“Gaaaaaaak, gaaaaaaak, gaaaaaaak!”

Tecrübelerimden pot kırdığımı, karganın da buna güldüğünü anladım. Güldükçe yüzüm kızarıyor, damarlarım beyaz tenimde filizleniyordu. Kızdım:

“Gülünecek bir şey söylemedim!”

“Muhterem Hoca Nasreddin’in bir fıkrası geldi aklıma da ona gülüyorum. Siz süte değil, suya yoğurt çalıyorsunuz. Ya tutarsa! Tutmaz. Ne yaparsanız yapın, olmaz efendim; bozuk kumaşa yama tutmaz. Zırt pırt bazı şeyler değişmez, değiştirilmez. Temeli olmayan, istikrarlı olmayan hiçbir şey, gelişmez, geliştirmez. Buna eğitim de dâhil. Biz eğitimimizi değiştirmiyoruz. Günümüz şartlarına göre geliştiriyoruz, yeniliyoruz. Sizse kumaşı bozdunuz, yamayı suçlayacak kadar da akıllısınız(!) Bunun mahsullerini sen aşağıda olduğun hem de yakını pek ayırt edemediğin için göremiyor olabilirsin. Yukarıdan ben çok iyi görüyorum. De bana, göremediklerini anlatayım sana.”

“Sabah sabah yeter bu kadar gak guk! Misafirlerin yok muydu senin? Haydi…”

Pencereyi kapattım. Perdeyi çekerken karga da geldiği yöne pervaz etti.

Burnumdan soluyordum. Parktaki kargaya yapamadığını bana yapmıştı.

Sözleriyle kanatlaya kanatlaya almıştı bütün hıncını benden.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı