AraştırmaKapakKişisel Gelişim

Gençlik 1 Kere Yaşanır!

İnsan hayatı, güneşin doğup batışı arasındaki hareketlere benzetilmiştir. Güneşin doğuşu, çocuğun dünyaya gelişini hatırlatır. Birazcık yükselmesi, çocukluk dönemidir. Tam tepedeyken, ışığının en parlak ve kuvvetli olduğu zaman, gençlik dönemini temsil eder. Öğle ile ikindi arası olgunluk dönemidir. İkindiden sonra güneş inmeye başlayıp ziyası azaldığı gibi insan da yaşlanıp gücü azalmaya başlar. Nihayet güneşin batışı, insanın ölümünü anlatır. Hayatın her safhası bir nimet olup güzellikleri bulunmakla beraber, güneşin tepede oluşu gibi enerjisiyle, gücüyle büyük fırsat ve hazine olan gençlik hayatı bir kere gelir. Onu da en güzel şekilde değerlendirmek gerekir.

Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) her çocuğun inanç bakımından tertemiz bir fıtrat üzere, günahsız doğduğunu haber vermiştir. Ondan sonra anne babası onu şekillendirmektedir. Anne babasından sonra eğitim çağına başladığında eğitimcileri, çocuğa sahip oldukları değerleri aktarmaktadır. Gençlik çağına gelince öğrendikleri, gencin benliğine yerleşip kendi iradesiyle de pekişerek kişiliği oluşmaktadır. Ama kişi ölünceye kadar müspet veya menfî değişime devam etmektedir.

Ehliyet ve mükellefiyet

İslâm hukukuna göre kişinin vücup ve eda ehliyeti, yani hakları, yerine getirmesi gereken sorumlulukları vardır. Bunlar, yaşına ve durumuna göre değişiklik gösterir. Anne karnındaki çocuğun, eksik vücup ehliyeti vardır. Canlı doğmak şartıyla mirasçı olabilmekte, kendisine vasiyet yapılabilmektedir. Eda ehliyeti yoktur. Dünyaya geldiği zaman vücup ehliyeti tamdır, her türlü hakları almaya ehildir. Yine eda ehliyeti, mükellefiyetleri yoktur. Sağını solunu ayıracak hale geldiğinde, yani temyiz çağında, vücup ehliyeti tam olmakla beraber eksik eda ehliyeti vardır. Yaptığı ibadetlerin nafile de olsa karşılığı vardır.

Akıl baliğ olduğu zaman vücup ehliyetinin yanında eda ehliyeti de tam olur.  Eğer reşit değilse mali hakları yerine getirmek sonraya kalır. Reşit olduğu zaman bütün ehliyetleri tamamlanır. Gençlik yaşı genelde 18 olarak kabul edildiğine göre reşit olan genç, her türlü vücup ve eda ehliyetine, hak ve sorumluluk ehliyetlerine sahip olmuş demektir.

Bu sorumluluğa sahip, şuurlu gençlik ve gençler yetiştirebilmek mühimdir. Bu dünyada en önemli husus, gerçek bir inanca sahip olmaktır. Bu da tevhit inancıdır. Bütün peygamberler, insanlara, Hazreti Allah’ın birliğini, emirlerini, nehiylerini, sıfatlarını, rahmetini, gazabını haber vermek için gönderilmiştir. İnsan, Hazreti Allah’ın varlığını belki aklıyla bulabilir ama birliğini bulması zordur. Bunun için peygamberlere ihtiyaç vardır. Peygamber ve onun getirdiği hükümler olmasa; insanlar sadece aklıyla hareket edecek olsa, gerçek inancı bulamaz, savrulur giderler.

Gençlik, akıl ve deizm

Akıl, Hazreti Allah’ın insanoğluna verdiği en büyük nimetlerden birisidir. Ancak nakle tabi olursa doğru yolu bulup oradan gidebilir. Tabi olmazsa gidemez. Değişik akımlara kapılıp selin sürüklediği kütükler gibi nereye sürükleneceği belli olmaz.

Son zamanlarda deizm tartışmaları yaşanıyor. Gençlerin bir kısmının deizme sürüklendiği ifade ediliyor. Deizme göre dünyayı yaratan bir güç varmış, o güç yarattıktan sonrasına karışmazmış. Deizm, bugün ortaya çıkmış değildir. İzlerinin 1500’lü yıllara kadar gittiği anlaşılmaktadır. Deistler, çoğunlukla bir yaratıcıya inandığı halde; onun sıfatlarını, âhireti inkâr edermiş. Kimisi de âhirete inanırmış. Aklın kendi başına vahye tabi olmadan varacağı yer bu kadar.

Bizim iman esaslarımız bellidir. Hazreti Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, kader ve kazaya, hayır ve şerrin Hazreti Allah’tan olduğuna inanmaktır. Bizim inancımıza göre “Gaybın anahtarları yalnızca Hazreti Allah’ın katındadır. Onları, ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki O, onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Hazreti Allah’ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz’da) olmasın.” (En’am Suresi, 6/59)  “O, her an yaratma halindedir.” (Rahman Suresi, 55/29) Hazreti Allah’ın yarattıkları ile ilgisi ve bilgisi her an devam etmektedir.

Aslında inancı olmayan veya yanlış inanan kimselerle konuştuğunuz zaman, bir yerde tıkanıp kaldıklarını görürsünüz. Tabii öncelikle; sizin tıkanmamanız için bütün kanallarınızın açık olması şartıyla…

Cezaevi hatırası

Yıllar önce, bir cezaevine derslere giderken orada bulunan, inançlarının olmadığını söyleyen insanları görürdük, onlar bizimle pek konuşmazdı, kendilerine göre selam verir geçerlerdi. Bir tanesi ile bazen karşılaşınca selamdan sonra kelam eder, hal hatır sorardık. Bir gün denk geldi, oturduk biraz konuştuk. İlk sözü “Din afyondur, siz din adamları insanları uyuşturuyorsunuz.” demek oldu. Ben de kendisine sakin bir şekilde sizin inancınız yok mu? Neye inanırsınız, diye sordum. İnançlarının olmadığını, Hazreti Allah’a, peygamberlere veya herhangi bir dine inanmadıklarını söyledi. Ölümden sonrası için ne düşündüklerini sorunca, “hiç” diye cevap verdi.

Onun için her şey koskoca bir “hiç”likten ibaretti…

Size göre insan ölünce ne olur, diye sordum. Tabiat olayı, insan; doğar, yaşar, ölür, toprak olur, yok olur gider, dedi. Pekâlâ, bir varlık için yok olmak kötü bir şey değil mi? Öldükten sonra yok olmasanız, yeni bir hayat olsa iyi olmaz mıydı, diye sorunca genç sarsıldı, bocaladı, bir şey diyemedi. Çünkü bir varlık için en kötü şey yok olmaktır. İşte bizim inandığımız yere geldin. Kardeşim, ölümden sonra hayat var, ahiret var, dedim. Başını eğdi. Sonra ayrıldık. Ailesi ona ne de güzel Müslüman ismi koymuştu ancak o, ne hale gelmişti. Bir daha haberleşemedik, inşallah o inançsızlık bataklığından kurtulmuştur.

Gençlik ve helâl-haram duyarlılığı

Gençlerimize köklü inancın yanında, helâl haram duyarlılığı kazandırmak, bunun temelini sağlam atmak çok önemlidir. Geçenlerde üniversitede okuyan iki arkadaş bir konuyu tartışmışlar, içinden çıkamamışlar. Birisinin inancı sağlam fakat bilgisi yetersizdi. Diğerinin bir temelinin olmadığı anlaşılıyordu. Bu genç şunu soruyordu. Diyelim ki benim iki yüz bin liram var. Bununla bir ev alıyorum. Bu evi kiraya veriyorum ve ayda bin lira kira parası alıyorum.

Arkadaşı, ona yeterli cevabı verememiş. Tabii bu gencimize önce helâl ve haramı bildiren dinimiz olduğunu, bazı hükümlerin taabbudî, yani imtihan maksadıyla olduğunu, her şeyi aklımızla anlamamızın mümkün olmadığını, aklın nakle uyması gerektiği inancını yerleştirmemiz gerekiyordu.

Bazı hükümler de ta’lilidir, sebebi hikmeti akılla bilinebilir. Örnek olarak içkinin neden haram olduğu bellidir. Akla zarar verir, sağlığa zarar verir, bunun gibi birçok zararı, akıl ile anlaşılabilir. Pekâlâ, domuz eti neden kesin olarak haramdır. Buna cevap olarak bir şeyler söylenebilir. Efendim, pislik yiyor onun için haramdır. Pislik yedirmesek helâl olur mu? Olmaz. Eti zararlıdır deseniz, zarar giderilse hüküm değişir mi? Değişmez. Denilebilir ki milyonlarca insan onun etinden yiyor, hasta olup ölmüyor. Bunun gibi hangi sebebi söylesek; o sebep ortadan kalksa helâl olur mu? Asla olmaz. Öyleyse kesin olan tek bir şey kalıyor geriye taabbudî/imtihan maksadıyla olması. Biz, bu dünyada imtihan maksadıyla bulunuyoruz. Hazreti Âdem’in (Aleyhisselâm) yasaklandığı ağaç gibi bizim yasaklarımız da haramlardır.

Bunları anlatınca o gencimiz büyük ölçüde değişti, kabullendi. Yine de ona alışverişin helalliğini anlatmaya çalıştım. İki yüz bin liraya ev alıyorsunuz. Bununla iş bitmiyor. O evi satan kimse, aldığı para ile yeni işler yapıyor. Piyasa canlanıyor, insanlar iş imkânı buluyor. Aldığınız evde birisi oturup barınma ihtiyacını karşılıyor. Siz aldığınız kira ile kendi ihtiyacınızı karşılıyorsunuz.

Usulsüz duanın neticesi

Üniversitede okuyan bir evladımız, Hazreti Allah’a dua etmiş. Babasının kendisinden sonra ölmesini istemiş. Babası da ondan önce ölünce inancı sarsılmış; demek ki Hazreti Allah duaları kabul etmiyordiye. Bak, ben dua ettim kabul etmedi, diyerek bunalıma girmiş. İşte temel inanç değerlerinin zayıflığı, duanın ne olduğu ve kabulü hususunda bilgi eksikliği olduğu anlaşılıyor. İzah etmeye çalıştım.

Ecel, Hazreti Allah’ın takdiridir. Geldiği zaman, ne ileri gider ne de geri. Cenâb-ı Hakk hiçbir şeye mecbur değildir. Duaları kabul edecek O’dur ama her dua, aynen kabul edilecek diye bir hüküm yoktur. Bazen dualarımız kabul edilip istediğimiz aynen ve hemen verilebilir. Bazense sabrettirilir, beklettirilir ve ondan daha hayırlısı verilebilir. “Babam benden sonra ölsün” diye dua etmek yerine, kendimize, anne babamıza, kardeşlerimize ve bütün inananlara hayırlı ömür istemek daha güzel olabilir, dedim.

“Z Kuşağı”nın anlamı

Gençlerle sohbet ederken onlara sordum. Size “Z kuşağı” diyorlar. 2000’den sonra doğan çocukların kuşağı “Z kuşağı” imiş; size neden böyle deniyor? Herhalde bizim anladığımız bu isim, harflerle ilgiliydi. Artık a, b, c… bütün harfler bitmiş, en son z harfine gelmişiz. Ama gençlerin cevabı farklı olabiliyordu. Birisi bu soruya cevap olarak “Z kuşağı” denmesinin sebebi “zikzak” olabilir, dedi. Z harfini zikzak kelimesiyle açıkladı, yani dikkat edin bu kuşak zikzak çizebilir, demek istiyordu.

Öyleyse ne yapmalı? Zikzak çizmemesi için Ashab-ı Kehf gibi sağlam bir imana sahip gençlik yetiştirmeye çalışmalı.

Ashab-ı Kehf, o genç delikanlılar iman ile müşerref olmuşlardı. Zalim kral Dakyanus, gençlerin imanından haberdar olunca, onlara ölüm ile dinlerinden vazgeçme konusunda tercih hakkı vermişti. Onlar da düşünmüşler, imanlarından vazgeçseler dünya hayatları kurtulacak ama ebedî hayatları mahvolacak; bu olamaz, demişler. İmanlarından vazgeçmeseler ölüm var. Aralarında istişare edip başka bir yol aramışlar, görünürde mağara olsa da aslında onlar Hazreti Allah’a sığınmışlar. Hazreti Allah da onları korumuş, isimleri ve hadiseleri tarihe mal olmuş, ebedi hayatlarını kurtardıkları gibi kıyamete kadar gelecek gençlere örnek olmuşlar. O tehlikeli anlar da bile kendi milletini düşünmüşler, onların Hazreti Allah’a ortak koşmalarına üzülmüşler.

Peygamberimiz ve Yahudi çocuk

Yeryüzünde yaşayan bütün insanlar, Peygamber Efendimizin ümmeti olarak görülmüştür. İnsanların bir kısmı inanmış, davete icabet etmiş, onlara “ümmeti icabet” denmiştir. Bir kısmı ise henüz icabet etmemiştir, “ümmeti davet”tir. Onlara davet devam etmektedir. Eğer ölünceye kadar icabet ederlerse onlar da ümmeti icabet olur. Bu sebeple bütün kürre-i arz ve orada yaşayanlar, bizden bu daveti götürmemizi beklemektedir. İşte buna Allah Resulünün hayatından bir misal…

Peygamber Efendimize (sallallâhü aleyhi ve sellem) ilk iman edenlerin çoğunun gençler olduğunu görüyoruz. Efendimiz; kendi çocukları, torunları ile ilgilendiği gibi gayrimüslimlerin çocuklarıyla da ilgilenirdi.

Medine-i Münevvere’de Yahudi bir çocuk vardı. Peygamberimiz onunla görüşür, hal hatır sorar, bazı işlerini ona yaptırır, onu kazanmak isterdi. Ama kolay değildir, hele Yahudilerin Müslüman olması daha zordur.

Bir gün Peygamber Efendimize o Yahudi çocuğun hasta olduğu, hatta durumunun ağır olduğu haber verilir. Efendimiz, hemen yanındakilerle beraber onun evine ziyarete giderler. Gerçekten durumu ağırdır, annesi, babası başında ağlamaktadır. Efendimizi gören Yahudi çocuk sevinir, rahatlar, yüzü güler. Rasûlullâh Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hal hatır sorduktan sonra ona Müslüman olup ateşten kurtulmasını söyler. Çocuk inanmak ister ama Yahudilerde kurallar katıdır, bu sözleri duyan babasına bakar, ne diyecek, diye. Babası beklenmedik bir şekilde son demlerini yaşayan çocuğunu kırmak istemez ve “Evladım, o peygamber seni seviyor, sana bırakıyorum istersen onu tasdik edebilirsin” der. Çocuk, Peygamberimiz ile beraber kelime-i şehâdet getirir ve Müslüman olur. Rasûlullâh Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hemen secdeye gider, gözyaşları ile bu çocuğu ateşten kurtaran Hazreti Allah’a hamdeder.

Peygamber Efendimiz, gayrimüslimlerin çocuklarıyla bile ilgilenirken, biz kendi çocuklarımızı ihmal edebilir miyiz?

Yanlış yerde aranan altı şey

Allahü Teâlâ, Mûsâ Aleyhisselâm’a şöyle vahyetti:

“Ben altı şeyi diğer altı şeye bağladım. Fakat insanlar onları başka şeylerde arıyorlar. Böyle yaptıkları müddetçe asla onlara ulaşamayacaklar.

1.Ben rahatı cennete koydum. İnsanlar ise onu dünyada arıyorlar. Asla rahata ulaşamazlar.

2.Ben ilim ve hilmi, açlık ve vatandan uzak olmaya bağladım. İnsanlar ise onları karın tokluğunda ve vatanlarında arıyorlar. Onlara asla ulaşamazlar.

3.Ben izzet ve şerefi, geceyi ibadetle geçirmeye bağladım. İnsanlar ise onu hükümdarların kapısında arıyorlar. Onu asla bulamazlar.

4.Ben üstünlük ve yüksek dereceleri, tevâzuya bağladım. İnsanlar ise onu kibirlenmekte arıyorlar. Ona asla ulaşamazlar.

5.Ben duanın kabul olmasını, helâl lokmaya bağladım. İnsanlar ise onu boş konuşmakta arıyorlar. Ona asla ulaşamazlar.

6.Ben zenginliği, kanâate bağladım. İnsanlar ise onu mal biriktirmekte arıyorlar. Ona asla ulaşamazlar.”

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı