İnsanKişisel Gelişim

Gitmeye İyi Bir Niyet Lazım

Bir atasözü der ki: Baban ölmeden dinleyebildiğin kadar dinle, atın ölmeden gidebildiğin kadar git. Bu sözler, Afrika’da 3 ülke 15 şehir ve ömürden Afrika’ya yadigâr 4 yılın, sınırsız hikayeler yolculuğunun da işaret fişeğidir.

Niçin gider insan? Gitmek denilince ne kadar çok konuşulacak şey, söylenecek söz var değil mi? Ticaret, ziyaret, turizm, seyahat, araştırmak ve daha nice sebepler. Oysa Afrika’ya gitmek bunların dışındadır. Oraya giderken niyet etmek kâfidir. Biraz hasret koyarsınız valize, ama orada valizi açınca hasret, merhamet olmuştur.

Siyahın her tonunu yaşamaya gidilir Afrika’ya. Dil, din, coğrafya, siyaset! Hepsi resmidir, sıradandır çoğu ülkede. Tarih mi? Evet sadece tarih gerçektir. Öyle uzun, efsaneler yoktur. Baştan sona gerçektir tarih kara kıtada. Gün yüzüne çıkmayı bekler.

Narin yapınız gitmeyi ve özlemeyi istiyorsa, niyet ettiyseniz ecdadın latif adabını kıtalar ötesine taşımaya, yüreğiniz heyecan ve arzuyu eşit tartıyorsa yola çıkılmıştır bile.

İlk gidiş sessizdir, sakindir dışarıdan bakılınca… Gerçekten de öyle midir? Kararlı olunmasa, gönülde coşan hisler, atlı orduların nizamı gibi nasıl tutulabilir. Bu kararlılıkla bir kadının gözünden Afrika macerası 4 yıl boyunca seyran edecekti.

Hareket edildiğinde, memleketime, İstanbul’uma, daha birçok sevdiğime veda edip, 10.980 km uzağa, Mozambik Maputo’ya gidecektik. Huyunu suyunu bilmeden sevilen, tanışmadan özlenen bir yere gitmek, çok büyük bir hayalin gerçek olması idi. Geride kalan her şeyi çok özleyecekmiş gibiydim. Ama bir hafta sonra artık bana ‘gel’ demesinler diye arayacağımı bilmiyordum ki. Gitmeden anlaşılmazdı Afrika. Gidince görülmeliymiş o masumların beyaz gülüşlerindeki tebessüm. Hep resimlerini gördüm şimdiye dek. Çok merak ediyorum akasyalar şehrindeki renkli çiçek tonlarını, berrak denizlerdeki rengârenk denizyıldızlarının kaçışını… Ve bir Afrikalının kendi ağzından dinlemeli bence acının, gözyaşının, kanın, savaşın nasıl geldiğini…

Afrika’da yaşamak. Gelirken tek tek vedalaştığım herkesin gözümün önüne gelişi, bir yandan orayı merakım, oranın dilini öğrenmek için burada çabaladığım başlangıcımın yeterli olmadığını daha havaalanında fark edişim… Bunların hepsinin zihnime hücum etmesi, yolun uzunluğu ile birleşince, ellerini ovuşturan, ara ara tavana bakan, alt dudağını çenesine kadar ısıran birinci sınıf çocuğunu andırdığımı düşünüyordum. Heyecanlı, istekli, endişeli, meraklı, hazırlıklı ve tecrübesiz; ama öğrenmeye açık…

Mozambik’e gitmeden önce okuyabildiğim kadarıyla herkes bir sevdiğini kaybetmiş, menenjitten, malaria denilen sıtma hastalığından. İnsanı sağlığı ile korkutmak bilinen bir taktik, nerede ecel orada ölüm, sarayda da yaşasan ilahi bir kuraldır.

İç savaş yeni bitmiş ama işkenceye maruz bırakılan halkın içindeki his, asırlardan beri hiç sönmemiş. Ezilmiş, acı çekmiş, her şeyi alınmış bir hayat ne kadar gerçektir acaba? Ancak orada yoksulluğun gerçeği, orada açlığın zirvesi yaşanabilir. Sadece gıdaya, hayatî ihtiyaçlara açlık değil bu bahsettiğim. Şefkate, bilgiye, bilmeye, sevmeye ve en önemlisi de inanmaya, usule, insanlığa muhtaç bu insanlar.

Afrika’da her sokakta, her insanda, her duvarda bir hikaye yazılı, okumasını bilene. Tabiatın güzelliğini, insanların çaresizliğini, oradaki annelerin yavrusuna istediğini verememesi… Sonuçta bütün dünyadaki anneler ne kadar anneyse, o da o kadar annedir elbette. Hepsi, her günü, her iklimi ayrı ayrı hayat bilgisi olan bir yola çıkmıştım. Acaba bir kadın orada gününü nasıl geçiriyordu veya nasıl bir topluma anneydi? Hepsini, toplumun her kesiminden anneleri, kız çocuklarını gözlemleyebilme imkânı buldum. Anlamak yolun yarısıdır elbette.

Gidiyordum ama çok uzağa, en uzağa. Yol boyunca her şeyi düşünecek vaktim vardı. Kocaman bir tüneli andıran bu uçak bile beni etkilemeye yetmişti. Güney Afrika’nın başkenti Johannesburg’daki havaalanına inecek olan bu uçan kasabada herkesin amacı farklıydı. Gezi, belgesel, tatil ya da politik sebepler…

Peki ya ben?

Yanıma aldığım eşyaların yeterli olup olmadığından tutun da, oradaki yerel halkla münasebetimin nasıl olacağına kadar her şeyi tek tek analiz ettiğimi zannediyordum. Fakat gidince gördüm ki, Afrika kendisinde yaşanmadan sizi sırdaşı olarak kabul etmiyormuş. Yani orası hakkında duyduğum birçok şey fısıltı gazetesinin sözleriymiş. Ancak Afrika’da ve Afrika için yorulursanız, sıcak esen rüzgar sizi serinletirmiş. Burada ellerinizi vurarak aldığınız karpuzun yerine, orada koklayarak aldığınız, sıcak günlerde kesince içinden soğuk suyu akan mangolar, papayalar size karpuzu unuttururmuş.

Burada olan her şeyin orada olmadığını biliyordum tabii, ama alışılagelen kolaylıklar ne olacaktı? İşinizi kolaylıkla halledebildiğiniz aletler… Paranın geçmediği, takasla yaşanan yerel köyler… Kaç yıl kalırsanız kalın, talebelik, umre ve hac gibi ömür boyu yüreğinizde ve en kıymetli yanınızda saklayacağınız harikulade hatıralar… Hepsi bizi bekliyormuş meğer. Bir taraftan yaşamaya diğer taraftan yazmaya koyuldum.

Devamı gelecek sayıda…

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı