EdebiyatHikaye ve GünlüklerKapak

Gül Gül

Görgülü Karga

“Gül gül, pek faydalı. Her gün biz kargalar, sizin ahvalinize bakıp bakıp gülüyoruz. İşe yarıyor.”

Gülüyorsun?”

Bunu sabah ışığında kanatları parlayan kargam diyor, kargam soruyordu.

“Gülemez miyim muhterem?”

“Yok, gülersin gülmesine de sabah sabah ne bu neşe, ağzın kulaklarında.”

“Sabah sporumu yapıyorum. Göz göre göre aklımızla dalga geçiyorlar! Sinirden, stresten kasılan kaslarımı gevşetiyorum.”

Akıllı kargam; keskin, zekâ kıvılcımları saçan gözleriyle masamın üzerindeki gazeteye göz ucuyla bakmış, neden güldüğümü hemen anlamıştı. Alaycı bakışlarını gözlerime dikerek:

“Gül gül, pek faydalı. Her gün biz kargalar, sizin ahvalinize bakıp bakıp gülüyoruz. İşe yarıyor.”

“Yaramaz olur mu hiç. Görmüşsündür; sinemaları, tiyatroları, eğlence yerlerini, şenlik mahallerini; dolup dolup boşalıyor. Herkeste bir sevinç, bir şetaret…”

“Görmez miyim? Oraları öyle tıklım tıklım gördükçe nedense aklıma hep şu hikâye gelir: Hükümdarın biri, tahakkümü altına aldığı bir memlekete, oldukça ağır vergi koymuş ve adamlarını göndererek halkın vaziyetine dair bilgi istemiş.

– Hünkârım, halk büyük endişe ve üzüntü içerisinde, demişler.

– Yaaa, öyleyse vergi bir misli daha artırılsın.

Para tahsil edilmiş, adamlar tekrar gitmişler, döndüklerinde durumu hünkâra arz etmişler:

– Efendim, halk endişe ve üzüntü içerisinde kıvranıyor.

– Ne güzel, ne güzel! Derhal vergiye bir misli daha eklensin!

Bu para da toplanmış, memurlar tahkikata çıkmışlar, döndüklerinde hünkâra demişler ki:

– Aman efendimiz, görmeliydiniz; ne neşe, ne sevinç… Ahali halinden öyle memnun, öyle mesut ki keyiflerine payan yok.

– Bu kadar kâfi. Demek para suyunu çekmiş, sıra ümitsizliğe gelmiş. Yakalarını bırakın!

Ne vakit oraları hıncahınç dolu, ahaliyi de dişleri ağızlarından fırlayacakmışçasına sevinçli görsem, acaba bunlardaki bu neşe ve ruhu katılaştıracak bu yerlerde düşkünlük, parasızlık ve ümitsizlikten mi kaynaklanıyor, diye kendi kendime düşünür dururum bazen.”

“Pekâlâ, düşündüğün gibidir azizim karga. Bunların çoğunluğu oralara keyfiyetten gitmez zaten. İçlerindeki kasveti, sıkıntıyı bir anlık da olsa atmak, rahatlamak için giderler.  İçlerinde ne var ne yok gülerek dışarıya çıkarırlar. Zaten insan iki şekilde rahatlamaz mı? Ya geçer bir köşeye ağlar; içindeki birikmişleri döküp rahatlar ya da adaletsizliklere, düzensizliklere, mantıksızlıklara karşı gülüp geçerek.”

“O dediğin yerler iyiyse sen de git, katıl onlara; avazın avazlarına; yasemin, zambak, karanfil kokan ağız kokularınız (!) birbirine karışsın. Ne diye burada gukgu başına gülmek için bahane arar durursun. Hem onların içinde uğraşmadan, düşünmeden, anlamadan gülmeye başlarsın. Virüs gibidir. Kuluçka süresi öyle 15-20 gün de değildir. Anlıktır. Yeter ki biri kahkahayı salıversin, yayılır hemen; bir, iki, üç derken kalmaz gülmeyen.

Gariptir, bazı esprileri çok azı anlayıp güler. Ekseri anlamaz, neden güldüğünü bilmeden, gülenler gülüyor diye sırıtır. Galiba kendilerine aklı evvel denilmesinden korktukları için böyle davranırlar. Bazıları da verdikleri para boşa gitmesin diye gülermiş gibi yapar. Garip mahlûklarsınız vesselam.”

“Sen nerden biliyorsun bunları, nasıl girdin oralara?”

“Ne işim olur o gudubet, pejmürde yerlerde. Kanatlarımı yoracak kadar değerli mi de gideyim oralara.  Sağda solda kendi aralarında konuşurlarken duyduğum şeyler bunlar. Yoksa nerden bileceğim. Fakat seni pek hevesli gördüm.”

Tüyleri seyrekleşmiş başını, hafifçe yukarı kaldırıp bakışlarını sağ omzum üzerinden aşırarak tekrar masamın üzerindeki gazeteye baktı:

“Yapılan şu pahalılaştırmalar da olmasa, evde bir an durmayacaksın, koşup gideceksin buralara.”

“Cep delik, cepken delik; kol delik, mintan delik; yen delik, kaftan delik; kevgire döndük be kardeşlik. Nereye gidiyorsun! Daha evden dışarıya çıkmanın hayalini kurmak yetiyor şangır şungur paraların dökülmesine. Bir tane delik de yok ki cepte. Elektrik düğmelerine ‘Dokunursanız çarpılırsınız!’ yazıyormuş, görmüyormuşuz. Ay sonunda elime tutuşturulan faturadaki meblağın vücudumu titretmesiyle anladım. Doğalgaz sayesinde kendi tabii ısımı keşfettim. Üşümek kuruntudan ibaretmiş, bunu fark ettim. Daha suyudur, marketidir, pazarıdır, doktorudur, ilacıdır… Cüzdana bakıyorum; tam takır, kuru bakır. Şükürler olsun ki ciğerlerimize doldurduğumuz doğal-hava bedava. Gökyüzüne, elektrik yüklü şimşeklere bakmak, yolları, akarsuları doya doya seyretmek, uzaktan uzağa hastanelerin, eczanelerin tabelalarına bakıp gülümsemek, her şeyden mühimi düşünmek, azizim, düşünmek, bedava.”

“Merak etme, yakında bunlara da güncelleme gelir.”

“Yadırgamam sevgili kargam, alıştık. Ama yine de cebimde para olsa bile böyle yerlere gitmem. Gidenlere de şaşarım. Böyle yerler pislik yuvası. Ağza alınmayacak kötü laflara, müstehcen ve tamamı yalan sözlere gülüyor herkes.

Sen görgülü kargasın. ‘Az kanat eskitmedin’ demiştin bir keresinde medreselerin damlarında, bahçelerindeki çınarlarında. Hoca sayılırsın. Şimdi de bana; biri itikadî bir noktanın hilafına bir şey söyler, herkes de buna gülerse hem diyenin hem de gülenlerin akıbeti ne olur?

“Ne olacak, diyen de gülen de kendine yazık etmiş olur! İnsanoğlu sadece gülen bir hayvan (canlı) değil, aynı zamanda acınası, gülünç bir hayvan.

Sizlere baktıkça bir avuçluk halime şükrediyorum her gün. Sizden biri de olabilir, buralara girip çıkabilirdim. İyi ki kargayım, kanatlarım var; doya doya istediğim yeri parasız pulsuz gezebiliyorum. Market, pazar, ilaç, doktor derdim de yok. Günlük rızkımı da Allah’ın izniyle hiçbir meblağ ödemeden araştırıp buluyorum.”

“Hayat sana güzel!”

“Hayat ne sana ne bana ne de oraya buraya gidip edepten uzak, tren sirenleri gibi haykırarak kalplerini öldürenlere güzel. Hayat kim için güzel biliyor musun? Niçin bu hayatı yaşadığının ve nasıl yaşaması gerektiğinin manasına ermiş olanlara güzel. Bu manaya erenler, bilirler ki insanı tek bir şey yaşatır…”

Bir anda kargamın yanı başına başka bir karga kondu. Kendi aralarında konuşmaya başladılar. Ne konuştuklarını anlayamıyordum ama gelen karganın gözlerinden ve sesindeki tınısından oldukça sinirli olduğu anlaşıyordu. Birkaç dakika gakguklaştılar.

Gelen karga, geldiği yöne uçup gidince kargam, bana döndü:

“Bugün misafirliğe gidecektik. Unutmuşum. Hatunu kızdırdık. İki saattir neredesin, diyor. Daha kızdırmadan uçayım ben.”

“Sözlerini tamamlasaydın bari. İnsanı tek bir şey yaşatır, dedin, kaldı.”

“Yaşlandıktan sonra gagası iyice düştü yengenin. Gakguklamaya bir başladı mı susmaz daha. Bugün neşem yerinde, gakgukunu dinleyip moralimi bozamam. Sonra anlatırım.”

“Gaaak, gaaaak, gaaaaaak!”

“Tamaaaaam, geliyorum karakuşum.”

Gözlerime inanamadım: 100’ü geçkin kargam, 20’lik kargalar gibi kanat çırpmış, önceki karganın uçtuğu tarafa rüzgâr gibi esmişti.

Demek ki sadece bizde yokmuş. Bir dahaki gelmesinde sorayım; köyü neresiymiş.

Bakalım, sevgili kargam hangi hanım köylüymüş?

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı