Gülhane’de Servi Hadisesi

0

Keşşaf’ın güzergâhında bu ay Gülhane var. Çınar olmasa da kesilen servi ağacının sayesinde Gülhane’de iz sürdük. Gülhane’ye girmeden kırık çeşme, solda Alay Köşkü içeride ise leyleklerin yuva yaptığı dev çınar ağaçları, gülden çok envai laleler, İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi, dikkatinizi çekecektir.

Gülhane ismi nerden geliyor

Gülhane isminin menşei ile alakalı birçok tahmin vardır. Abdurrahman Şeref Bey Topkapı Sarayı’nı anlatırken burada gül yağı elde edilen bir imalathane olduğunu söyler. Makalesinde şöyle yazar. “… Hasbahçe’den sonra Gülhane Meydanı gelir, bu ismin evvellerde Saray-ı Hümayun’a koku damıtılmasına ayrılmış imalathanenin orada bulunmuş olmasından ileri gelmesi ihtimali vardır… Gülhane Meydanı’nın büyüklüğü ve güzelliği sebebiyle birçok küçük ve güzel köşklerle süslü idi.” der.

Bu büyük gül bahçelerinden toplanan güller ufak bir imalathanede imbikten geçiriliyordu. İmbikten geçen güllerden hem gülyağı dediğimiz gül esansı, hem de o devirlerde çok kullanılan gülsuyu (gülab) elde ediliyordu. Sarayda çok kullanılan gülsuyunun çoğu “Gülhane” bahçelerindeki güllerden elde edilirdi. Osmanlı sarayında yetiştirilen mahsulden önce saray faydalandığı fazlasının dışarıda halka satıldığı aşikârdı.

Lakin Gülhane’de gül haricinde çeşitli ağaçlarda vardı. Bu ağaçlardan biri de servi idi. Servi ağacı, İstanbul’un en bilinir mekânı Gülhane’den kamu yararından ziyade şahsi çıkar için satılmıştı. Satan ise, Sultan İkinci Abdülhamid Han’a düşmanlık eden ve bu hatasını “Sultan Abdülhamid Han’ın Ruhaniyetinden İstimdat” şiiriyle itiraf eden Rıza Tevfik’tir. “Ben bu şiiri Türk milletine hakaret kastıyla değil, tamamıyla aksi olarak, Türk milletini ölüme götüren bir zümreyi teşhir ve Abdülhamid Han’a edilen iftiraları tespit gayesiyle yazdım. 31 Mart vakasını tertiplediği isnadı altında tahtından alaşağı edilen büyük hükümdar, bu isnatla, sade iftiraların değil, tertiplerin de en hainine hedef tutulmuştur.

31 Mart’ı tertipleyen İttihatçılar ve bu işe memur edilenler arasında bizzat ben varım.” sözleriyle tarihi vakanın karanlığını teşhir eder.

Ancak o bu sözlerinden önce Meşrutiyet’in ilanı üzerine at üstünde bulunmuş, Tepebahçesi’nde masa üzerine çıkıp halkı saraya karşı kışkırtan konuşmalar yapmıştı. Yıllar geçtikten sonra mükâfat payesi sadedinde 1918 Maarif Nazırı olduğu vakit, o feylesof vicdanı sızlamış olmalı ki, kendiyle röportaj yapan bir gazeteciye;

“Oğlum, Meşrutiyet’in ilanından beri maarifimiz ilerleyeceğine geriledi. Şimdi Sultan Abdülhamid Han’ın o beğenmediğimiz maarif seviyesine yetişmek için hiş olmazsa on sene çalışmamız lazım…”

İlginçtir bu şahıs Padişaha düşmanlık beslemekten öte, Topkapı Sarayı’ndaki servi ağacını satmakla talebelik devrinde ayakta kalabilmişti. Padişaha karşı hareketlere katıldığı için Mülkiye’den atılmış, 1890’da Tıbbiye’ye girmiş, düşmanı olduğu sistem içinde 1899’da tabib olabilmişti. İşte bu yıllarda, tertip kurmada meleke kesp eden Rıza Tevfik, Sudanlı arkadaşını da servi satma meselesine dâhil etmiş. Refik Halid bu kayda değer, enteresan sirkat hadisesine (17 Temmuz 1955) yer vermiş.

Satılan servi ağacı

Doktor Rıza Tevfik tıp talebesi iken (1890-1899) civarda bir pansiyonda iki arkadaşı ile beraber kalırlarmış. Arkadaşlarından biri Sudan aslından, yani koyu siyah derili imiş. Bir ara paraları tükenmiş, pansiyoncu Musevi madam kira bedellerini alamadığından söylenirmiş.

Bir tertip düşünmüşler: Rıza Tevfik bir sandıkçıya uğramış ve Topkapı Sarayı’nın içindeki servi ağaçlarından bir kısmının yerinde satılmakta olduğunu haber vermiş. Servi ağacı, sandık güve barındırmadığı için sandık devrinde el üstünde tutulurmuş. Sandıkçı, müstakbel filozofun arkasına takılmış, parktan içeri girmişler. Bakmışlar, ulu bir servi ağacının altında Redingotlu bir saray zencisi arkasında el pençe divan duran genç bir hademeye emirler vermekle meşgul.

Sandıkçı yerle temenna etmiş, servi almaya geldiğini söylemiş. Sudanlı çetrefil Türkçesiyle gayet komik bir tarzda pazarlığa girişmiş. Nihayet -on beş mecidiye mi, daha ziyade mi, hatırımda kalmadı- uyuşmuşlar. Ağaç işaretlenmiş, zenci de paraları alıp saray yolunu tutmuş.

O harem ağası, tıp talebesi Sudanlı’dan başkası değilmiş, hademe de yine talebe arkadaşı imiş. Satılan ağaçla, pansiyon borçlarını ödemişler, arta kalan parayı da harcamışlar.

Rıza Tevfik bu hikâyeyi anlattıktan sonra pişmanlığını yine dile getirmiş.

“Yaptığımıza sonradan ben çok pişman oldum. Zira üç gün geçmedi, servinin yerinde yeller esti. Sandıkçı ağacı kesmiş, arabaya yüklemiş, alıp götürmüş, kimse aldırmamış.

Ama bir cihetten de gönlüm rahat etti: Sandıkçının parası ödenmişti, servi ağacı da esasen bakımsızlıktan, yaşlılıktan kurumak üzereydi.” diyerek vicdanını rahatlatmaya çalışır.

Gülhane, kesilen servi ağacı ve gülsuyunun kesilmesiyle ismi ile müsemma diyemeyiz belki. Her baharda sizi laleler karşıladığında gözünüz gülleri arayacaktır. Leyleklerin çınar ağacına yuva yapmaları ağacın sadece insanlar için olmadığını gösterecektir. Kırık iki çeşme de hüzünle akmayı bekleyecektir.

Notlar: 

1-Osmanlı geleneğinde Gülhane ve Gülhane günü, Prof. Dr. Ayten Altıntaş, akmb.gov.tr/turkce/books/turkkong4-3;

2- İsim İsim İstanbul, Önder Şenyapılı, Boyut Yayıncılık, İst-2008;

3-Gülhane’de Satılan Servi Ağacı, Refik Halid, 17 Temmuz 1955, Zafer Gazetesi;

4-Rıza Tevfik, Hayatı-Hatıraları-Şiirleri, Hilmi Yücebaş, İst-1968;

5-Temellerin Duruşması, Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 15. Baskı (1992)

(Toplam 340 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.