AraştırmaİnsanKapak

Kazançla Kayıp Arasında Gurbetçiler

Türkiye'de Almancı, Almanya’da Yabancı

Gurbet için yola çıkanlar elbette maddî olarak bir şeyler kazanacaklardı. Peki ya kaybedecekleri; manevî dünyaları ne olacaktı? Dikkatli olmak, adımları sağlam atmak gerekiyordu. Toprak başka olsa da önemli olan insanlığını, inancını, inandıklarını kaybetmemekti. Onlar da kaybedilseydi, geriye ne kalırdı; bir hiç uğruna, elde kalan hiçlikten başka, gurbette kaybolup giden onca nesilden başka…

Bir yola çıkmadan evvel hazırlık yapılır. Çantalar hazırlanır, eksik varsa tamamlanır. Her şey tastamam olmalıdır, çünkü yolda insanın önüne ne çıkar, başına ne gelir bilinmez. Fakat bunlardan da önce bir şey yapmak gerekir; yolu göze almak.

Yolu göze alan insanlar, birer birer toplanıyorlar. Yıllardan 1961, mevsimlerden sonbahar, yer Sirkeci Garı. Tren, gitmek için hevesliymiş gibi heyecanlı ve acı acı çalıyor sirenlerini; az sonra meçhule doğru yol alacak. Kalabalık toplanmış. Gözler yaşlı, zihinler puslu. Ellerde çanta, gönüllerde özlem. Sonbaharın sarı yaprakları savrulurken rüzgârda, gözlerden akan yaşlarla ıslanıyor. Hava soğuk olsa da gönüller şimdiden hasretlik ateşiyle tutuşmuş yanıyor. Trendekilerin önlerinde bir yol var ki nihayeti belirsiz. Kalan da tedirgin, giden de. Bir yanda korku, bir yanda hüzün…

Kütahya, Manisa, Samsun, Zonguldak, Trabzon vs. muhtelif şehirlerden gelen Anadolu insanı, işte böyle bir ortamda ve ruh hâlinde gurbete doğru yola koyuldular. Kimisi borcunu ödeyecek kadar para kazanıp dönecek, kimisi kazandığı parayı ailesine gönderecekti. Ve elbet bir gün geriye dönecekti. Gidiş, tek taraflı değildi.

Gurbet 1

Tren ilerlerken işçilerin zihinleri daha da bulanıklaşıyordu. Acaba nasıl bir yerdi Almanya denen gurbet. Doğuda mı, batı da mı; akşam mı varırız yoksa sabah mı? Haritayı önlerine serseler yerini kaç tanesi gösterebilirdi? Evinden, köyünden, kasabasından dışarıya adım atmamış insanlar, artık ülkeler aşacaklardı, gurbet elde bilinmez neler yaşayacaklardı.

İşçiler neden ve nasıl gitti?

Tren, yoluna Edirne, Bulgaristan, Avusturya ve Almanya diye devam ede dursun. Burada araya girelim ve işçiler gurbete neden gitti; izah edelim. Malumdur ki İkinci Dünya Savaşı Avrupa’yı, özellikle de Almanya’yı hayli güçsüz bırakmıştı. Savaş neticesinde parçalanan Almanya, Rusya ve ABD arasında bölüşülmüştü. Ortada duran yemeği bu iki devlet paylaşamadı. Anlaşmazlık, Almanya için fırsata dönüştü. ABD’nin desteğini arkasına alan ülke, kalkınma politikasını başlattı. Fakat ortada insan gücü yoktu. Önce İtalya ve Yunanistan’dan işçi alındı, yetmedi. Arayışlar neticesinde formül bulundu; Almanya’nın kalkınma politikasına, Türk işçileri destek verecekti. 30 Ekim 1961 yılında imzalanan anlaşmayla, 450 kişilik ilk kafile Düsseldorf’a doğru hareket edecekti.

Gurbet ve heimlarda hayat

Nihayet tren son durağına geldi. İstanbul Sirkeci Garı’ndan hüzün ve gözyaşlarıyla uğurlanan işçiler, ummadıkları bir manzara ile karşılaştılar. Büyük bir kalabalık karşıladı onları. Adeta ayaklarının altına kırmızı halılar serildi, yollarına çiçekler dizildi. Boşuna değildi bu sevgi ve muhabbet. Onlar, harap olmuş Almanya’yı yeniden inşa edeceklerdi.

Türk işçiler, heimlara yerleştirildi. Heimlar, bir nevi pansiyonlardı. Bekâr işçilerin yaşadığı yerlerdi. Karşılama esnasındaki mis kokulu çiçekler artık kurumuş; gurbet, acı yüzünü yavaştan gösterir olmuştu.

Almanların o zamanki sıcakkanlılıkları ve şimdiki durum

1971 yılında Almanya’ya gelen ve yıllarca kaynakçı olarak çalışan Rüstem Durdu, o günlerde Almanların kendilerine nasıl davrandıklarını şöyle anlatıyor: “Almanlar bize karşı çok iyi davranıyorlardı. Baba, oğluna öyle davranmaz, desem yeridir. Bizi el üstünde tutuyorlardı. Bir gün ustabaşımız iznimin olduğunu söyledi. İznimi Türkiye’de kullanacağımı söyleyince, bana 10 günlük izin daha verdi. ‘Git aileni de getir, ben sana ev bulacağım.’ dedi. 800 mark da para verdi. Dikkatinizi çekerim, Alman idi bu adam; ne senet ne imza istedi. Güveniyorlardı çünkü bize. Şimdiyse kapıdan içeri almıyorlar. Ama suç bizde. Her kuşak bozularak devam etti. Kendini muhafaza edenler, muvaffak oldular. Onların nesli, hâlâ kültürel bağlılıklarını devam ettiriyorlar.”

Almanya’ya ilk gelen 9 işçiden birisi olan Şefik Karagüzel de o günleri şu sözlerle yâd ediyor: “O zamanlarda bizi dinliyorlardı, dediklerimize değer veriyorlardı. Müslümanları anlamaya çalışıyorlardı. Ne zamanki bizler bozulmaya başladık, onların tavırları değişti.”

1.Neslin karşılaştığı problemler

Helal-haram günleri

Yeterli parayı kazandıktan sonra geri dönecekti işçiler. Kimisi tarla alacak, kimisi traktör alacak, kimisi de borcunu ödeyip en azından düze çıkacaktı. Almanya’da ağır işlerde çalıştılar. Maddî yükleri sırtlanırlardı da ya manevî yükler ne olacaktı?

Köln’de, Münih’te, Berlin’de kısacası bu topraklarda bildikleri hiçbir şey yoktu. Nerede yemek yiyecekler, ne yiyecekler? Helal eti nereden bulacaklar? Helal olduğuna nasıl kâni olacaklar? Düşünceler, derin düşünceler…

Gurbet 2

“Et yemesinler, ekmek yesinler.” diyenler olabilir. Unutulmamalıdır ki onlar, işçiydiler. Fabrikalarda ve madenlerde ağır işlerde çalışıyorlardı. Proteinsiz beslendikleri için her biri zamanla bitkin düşüyordu.

Protein, et, helal-haram sıkıntısını nasıl aştılar, o dönemin canlı şahidi Şefik Karagüzel Bey’den dinleyelim;

“Çalıştığımız fabrikada yemek çıkıyordu. Ancak helallik-haramlık var. O yüzden Müslümanlara ayrı yemek isteme mevzusu ortaya çıktı. Ben bunu, fabrikada yetkili doktor Maturi’ye anlattım. Doktor; ‘Benim bu konuyu üstümdeki kişilere anlatmam zor. Sen bana, Müslüman olduğunuza dair ülkenden bir yazı getir.’ dedi. Yazdık gönderdik. Fakat Türkiye’den gelen cevap; ‘T.C. laiktir!’ olunca mahcup ve mahzun olduk. Gurbette ve bir başımıza olduğumuzu derinden hissettik. Fabrika yönetimine biz kendimizi anlatmaya çalıştık durumun vahametini. O zamanlar dışarıda helal et bulma imkânı yok. Türk lokantası, dükkânı diye bir şey zaten yok.

Bir gün, 24-25 yaşlarında, ağlayan bir arkadaşımı gördüm. ‘Ben kalmam burada, geri döneceğim…’ deyip duruyor. Sordum. Anlattı; ustabaşı buna domuz eti yiyeceksin diye baskı yapmış. Ustabaşını bulup konuştum. Meğer ustabaşı ona ‘Du musst essen.’, yani ‘Yemek yemen lazım.’ diyormuş. Arkadaşımız, domuz yemesini istediğini zannetmiş. İşin aslı buymuş. Bunu anlatınca üzüntü gözyaşları, sevinç gözyaşlarına döndü.

Velhasıl helal et mevzusunu çözdük. Fabrikadaki kazanlar ikiye bölündü. Müslümanların yemeği ayrı kazanlarda ve Müslüman aşçılar tarafından pişirilmeye başladı.

Ayrıca Macaristan’dan güveç diye bir konserve geliyordu. İçerisinde biber, patlıcan, kabak, pırasa gibi malzemeler vardı. O geldiği zaman herkes hücum ederdi. Gel zaman git zaman Türkiye’den gıda ürünleri gelmeye başladı.”

Anlatılanlar gösteriyor ki o zamanki hassasiyetler en üst seviyedeymiş. Helalliğe böylesine dikkat edilmeseydi, önce birinci kuşağın, sonra da onlardan gelecek diğer kuşakların bozulmaları daha hızlı olabilirdi.

Gurbet ve ibadete sarılma dönemi

Gurbete gidenlerin, geride bırakıp da özledikleri en güzel şey ezan sesi olmalı. Almanya’da ezan sesinin eksikliği hissediliyor. Kulaklar onu arıyor, gönüller onunla ferahlamayı arzuluyor.

Maden işçisi olarak yıllarca gurbette çalışan Balıkesirli Osman Savran, geldiği günlerdeki dinî hayatlarını şöyle bir hatırasıyla anlatıyor: “Bir cuma günüydü, selâ sesi duydum. Acaba karşıda bir cami mi var, diye düşündüm. Aşağıya indim, bir de baktım ki giriş kapısında birisi selâ okuyor, diğerleri sandalyeleri kenara çekip yer açıyorlar. Cumayı kıldık. Kıldıran adam, İzmit Kur’ân Kursu’ndan gelmiş. İsmi Mehmet Ören’di. Birkaç yıl sonra başka bir yere gitti, ben yalnız kaldım. Bazı arkadaşlar maalesef ibadet ehli değillerdi.”

Gurbet 3

Sıkıntı her zaman vardır, var olmaya devam edecektir. Önemli olan, sıkıntıya göğüs germek, üstesinden gelmek için çaba sarf etmektir. Gurbete gelen ilk nesil, ilk sıkıntıda kendilerini bırakmamış. Görüldüğü kadarıyla çektikleri sıkıntılar, onların yarınlarındaki nesiller için kurtuluşun anahtarı olmuş.

Toplanma yerleri, dernekler

Gurbetteki bir diğer sıkıntı, dildi. 1. nesil, yabancı dil bilmediği için dışarıyla iletişimleri zorlaşıyordu. Bazılarının aklında hep geri dönmek olduğu için Almanca öğrenme ihtiyacı duymuyorlardı.

Türk işçiler, hayat tarzları, örf ve âdetlerini hiç bilmedikleri bir toplumda yaşamak zorunda kaldılar. Maddî olarak kazandıklarının onları tatmin etmeyeceği âşikârdı. Maneviyatı elden bırakmamak lazımdı. Kopuk, dağınık zihinlerindeki yabancı psikolojisi ve işten eve, evden işe sıkışan hayatları, onları bunaltmaya başladı. İlk olarak, ibadetlerini bir arada yapmaya çalışarak başladılar işe. Onları bir arada, ibadetleri tutabilir ve bağlarını kuvvetlendirebilirdi. Mescitler açıldı. Yıllarca zor şartlarda ibadet etmeye çalışmışlardı. İçlerindeki hasret son bulmalıydı. Bu anlamda camiler ve eğitim kurumları, gurbetçiler için kaybetmeye başladıkları kimliklerini tekrar kazanmak demekti.

İlk dönemlerde, büyük şehirlerin kenarında, şehirden biraz uzaktaki banliyölerde yaşıyorlardı. Bu, Müslüman kimlikle, Hıristiyan bir toplumun içinde yaşama ve her türlü gerilimden uzak durmaya yaramıştır. Çünkü buralarda Türkçe konuşuluyor, aynı kültürel değerler paylaşılıyordu.

Kuşaklar farklılaşıyor

İlk gelen işçiler, ev hayatından uzak heimlarda ve baraka türü yerlerde kalmışlardı. Herhangi bir sosyal role talip olmamışlar, kendilerini geldikleri gibi korumaya çalışmışlardı. Bu sebeple Avrupa toplumuyla bütünleşme veya iletişim kurma gibi problemleri yoktu.

Bu durum, ilerleyen yıllarda, yeni nesillerde bir problemi ortaya çıkardı. İlk başta hedeflenen fakat bir türlü gerçekleşmeyen geri dönüşlerin faturası, gelecek nesillere kesilecekti. Gurbette yetişen kuşaklar, ne kendi kültürünü ne de Avrupa kültürünü tam anlamıyla öğrenebilecekti. Bildikleri Türkçe kelime sayısı bile 100’ü geçmeyecekti.

Çocuklarının yetişmeleri, dinî ve kültürel kimliklerini kazanmaları, ailelerin en büyük problemi olmuştu. Çözüm merkezleri belliydi; camiler ve İslam Kültür Merkezleri. Buralarda usul, adap öğretiliyor; ibadetler yerine getiriliyordu. Bu vesileyle de dilleri, kültürleri, kimlikleri muhafaza ediliyordu.

Neslini korumayı başaranlar olduğu gibi, nesiller arasındaki bağlantıyı koparanlar da oldu. Bağı kopanların her şeyi yerle bir olmaya başlamış, aile hayatları dağılmıştı. Bu problemleri en çok yaşayanlar, 2. ve 3. nesillerdi. Artık onlara 4. nesil ekleniyor.

İlk bozulmalar başlıyor

Çocuklar, nereye ait oldukları konusunda çok büyük zorluklar yaşıyorlar. Bu durum onlarda onur kırıklığına sebep oluyor. Okullarda zaman zaman yaşanan dışlanmalar, yabancı olmanın verdiği burukluk gibi psikolojik durumların verdiği hissiyat, onları kendi içlerine kapanmaya, bazen de kendi kültüründen tamamen kopmaya kadar götürüyor. Dinî ve kültürel eğitim veren kurumlardan kopmayanlar, kendini kurtarmayı başarıyorlar. Dışında kalanlar ise kötü alışkanlıklara ve suça yöneliyorlar. Nesiller arası kopuş, beraberinde bu gibi problemleri getiriyor.

Rüstem Durdu Bey, kuşaklar arası kopuşları anlatıyor: “Ben eski günlere imreniyorum. Çünkü edep vardı, hayâ vardı, saygı-sevgi vardı. İmândan gelen vatan sevgisi vardı. Şimdi bunların hepsi kalkmış. Baba çocuğunu tanımaz, çocuk babadan utanmaz olmuş. Babasının karşısında çocuk ayak ayaküstüne atıp oturuyor. Cep telefonu ellerde, herkes ayrı odalarda ve ayrı âlemlerde.

O günlerde biz babamıza karşı çok saygılıydık. Babamın karşısında ben çocuğumu bile kucağıma almamışımdır. Para gönderirken hep babamın adıyla gönderirdim. Onların duasıyla bizler bu günlere geldik, saygımız, sevgimiz, onların dilinde dua oldu.

Almanya’ya gelip de maneviyatını kaybeden çok kişi oldu. Para kazandılar belki, biz de kazandık. Ancak maneviyatını kaybedenleri, kazandıkları para kurtaramadı. Nesillerini kurtarmaya paraları yetmedi.”

Gurbet yıllarında kuşaklar arası çatışmalar artıyor

1961’de giden işçiler, biraz para kazanıp döneceklerdi. Devletler de geri dönüşümlü olacak şeklinde anlaşmışlardı. Fakat öyle olmadı. Gidenlerin çoğu kaldı. Onlar Almanya’da birer yabancı, Türkiye’de ise ara sıra uğrayan birer Almancıya dönüştüler. İki arada bir derede kaldılar. Ne oradalardı ne de burada.

Gurbete giden işçileri götüren trenin Sirkeci Garı’ndan hareket etmesinin üzerinden yarım asrı aşkın zaman geçti. Yabancı bir topluma gönderildi işçiler; hayaller ve korkular eşliğinde.

Onlar Türkiye’den gittiler. Giderken, bağları daima buradaydı. Bazıları bağlarını gider gitmez koparıp attı, bazıları da gurbette olmalarına rağmen bağlarını daha da kuvvetlendirerek gelecek nesillerine aktardı.

Maksat maddî kazançtı, kayıplarsa manevî taraftan yaşandı. Bindikleri manevî trenden erken atlayanlar, son durağa varamayanların çocukları, maalesef tren giderken ardından bakmakla yetindiler. Yine de her şey karanlık değil. Belki de onların treni sadece tünele girmiştir. Aydınlık, az ileridedir. Lazım gelen şey; doğru yolu tekrar bulup o yolda devam etmektir.

4 Kuşağın Arasındaki Farklar

Şu an Almanya’da 4. nesil Türk-Müslüman gençler, çocuklar yetişiyor. “Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir.” klişesinde olduğu gibi, her yeni nesil, değişimin içine doğuyor. Yeni nesille beraber dünya da yenileniyor. Dikkatli olmak, değişimin girdabına kapılmamak gerekiyor. Araçlar değişse de amaçlar daima aynı kalmalıdır.

4 nesli de inceleyelim; 1. nesilden son nesle kadar arada ne farklar var, birlikte görelim:

1.nesil

  • Gidiş amaçları bellidir; çalışmak, para kazanmak ve geri dönmek.
  • Yabancı dil bilmezler.
  • Halk ile kaynaşmaları zor olur; çoğu köyünden dahi dışarı çıkmamış insanlardır.
  • Yaş ortalamaları 24-25 civarındadır.

2.nesil

  • Geri dönmeyen işçilerin çocuklarıdır.
  • Kısmen Almanca bilirler.
  • Alman okullarında eğitim alırlar.
  • Halkın arasına girmeye başlarlar.
  • En önemli kuşaktır. Çünkü sonraki nesiller, daima onları örnek almışlar, kendilerini ona göre şekillendirmişlerdir.

3.ve 4. nesil

  • Bu nesillerin en belirgin özellikleri, yeterli seviyede Almanca bilmeleridir.
  • Lisan bilme hadisesi, Almanlarla karışmaya, onlara ayak uydurmaya çalışırken bir yandan da kültüründen ve dininden kopmak istememekle birleşince bocalamaları başlatır.
  • Çok kültürlüdürler ve 2. kuşağa göre daha eğitimlidirler.
  • Almanya’daki sosyal ve iş hayatının içinde yer alırlar.

O Günlerin Canlı Şahit

Ben Kopmadım, Lâkin Çocuklarım…

Yaşar Baştaş

Manisa’dayken taksicilik yapıyordum. 24-25’li yaşlarımda bir vesile ile Almanya’ya gelmeye karar verdim. 1963 yılının Kasım ayında geldim. Geldiğimizde bize oda verdiler, yiyecek verdiler. Birkaç gün sonra fabrikada işe başladık. Gurbete geldiğimde bekârdım, burada evlendim. Eşim, Almandı. 35 seneye yakın evli kaldık. Güzel ve mutlu bir evliliğimiz vardı, fakat sonu mutlu bitmedi. Benim gördüğüm, tecrübe ettiğim kadarıyla; yabancıyla evlenen birçok Türk, bir süre sonra ayrılıyor. Her şey iyi gidiyor derken, mutlaka bir yere gelip tıkanıyor. Benim evliliğim de öyle oldu. Bir gün eşime, istersen seni hacca götüreyim dedim. O, bu sözüme çok içerledi ve günden güne aramız bozulmaya başladı.

Dinî hayatımı, yabancı biriyle evli olmam kesinlikle etkilemedi. Ben orucumu tuttum, namazımı kıldım. Eşim hiçbir zaman ibadetlerimle alakalı bir hususta bir şey söylemedi. Ramazan ayında onlar yemeklerini yerlerdi, ben iftarımı açardım, sahurumu yapardım.

Evlatlarıma Tesir Edemedim

Çocuklarıma bir şeyler telkin etmek, en azından kültürümü ve dinimi öğretmek istedim. Fakat gerektiği kadar ilgilenemedim. Çünkü çok çalışıyorduk, gece eve geç geliyor, erkenden de işe gidiyorduk.

Ben şunu gördüm; insan nerede olursa olsun, kimle birlikte yaşarsa yaşasın, değişmek de değişmemek de kendi elinde. Yabancı bir coğrafyada ve yabancı bir insanla evliydim. Kolay değil. Nefsin sesi burada daha fazla çıkıyor. “Zaten uzaklardasın, kim bilecek, kim görecek?” diyor. Türkiye’de de olsan, Almanya’da da olsan, her nerede olsan Allâh görüyor. Nefsine kapılıp “Kimse görmez.” diyenlere bir bakmışsınız kaybolup gitmişler.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı