AraştırmaKapakSeyahat

Gürcistan

Kafkaslarda Ayakta Kalmak

“Ama ne hikmeti Huda’dır, baskılardan dolayı 70 yıldır okunamayan ezân-ı Muhammedî, onlarca seneden sonra ilk kez burada, Beghleti’de okunmuş. Ezan sesini duyan insanlar, sevinçten ne yapacaklarını şaşırmışlar. Gözler, mutluluktan yaşarmış, kalpler; anlatılmaz bir heyecanla vücutlardan çıkacak hâle bürünmüş. Hazânın üzerine yağan kış erimiş, bahar gelmişti artık. Göç eden nice kuşlar döner olmuş, minareler bir daha solmayacak çiçeği açmış ve nihayetinde verilen mücadelelerle; hiçbir zaman çürümeyecek ve yere düşmeyecek, ‘…Allahü ekber, Allahü ekber. Lâ ilâhe illallâh.’ meyvesini vermişti; çok şükür!”

Yollar…

Köyleri, şehirleri, ülkeleri birbirine ulaştıran, kavuşturan, bağlayan eller. Birbirleriyle bir daha ayrılmamak üzere ahitleşip kenetlenmişler. Kimi düz, asfalt döşeli, pürüzsüz; ovalardan geçer, kimi kıvrım kıvrım ya taştan ya topraktan; dağlar aşar. Niceler, meçhulden gelip meçhule yürüdü bu yollardan. Kimini vuslat karşıladı yolun sonunda sevinç gözyaşlarıyla; kimini hasret, buruk bir tebessümle.

Ey incelip genişleyen, uzayıp kısalan yollar; yakınlar aşıldıkça, uzaklar yakınlaştı. Vakit geldi. Ayrılıktan haber veriyor saat. Yolumuz ayrılıyor burada. Sizler, gönlünüzce uzayıp gidin ufuk çizgisini aşıp bilinmezliklere doğru, ben gideyim bilinenlere, yaşananlara doğru.

Svaneti Bölgesi, Metisa Köyü. 9-13. yüzyıllarda yapılmış gözetleme kuleleri

İstanbul semalarından başlayıp Karadeniz üzerinden Kafkaslara uzanan uçak yolculuğumuzda bulutların arasından kâh görünen kâh kaybolan yollarla, uçağın Batum Havalimanı’na inişe geçmesiyle böyle vedalaştım kendimce.

Ve Gürcistan’da bize eşlik edecek rehberimizle buluşuyor, Batum’a “Merhaba!” diyoruz.

Bir güzel yer

“Orada bir köy var uzakta, gezmesek de tozmasak da o köy bizim köyümüzdür.” İşte, böyle bir yerdeyiz; gitmesek de tozmasak da… Yüreğimizden koparıp başucumuza koymuşuz, canımızdan parça bilmişiz. Hanelerimizden bir an olsun sohbetini eksik etmemişiz. Karadeniz’in mavisiyle, yeşiliyle bezeli güzel ve nazlı sultanı demiş, methiyeler dizmişiz. Sevmişiz, çok sevmişiz. Candan, ciğerden sevmişiz. Ama bu güzelden ne çabuk vazgeçmişiz? Nasıl kıymışız? Olmamış mı ciğerlerimiz pare pare, sızlamamış mı içimiz? Hani, duvak niyetine başına taktığımız hilallerimiz, nerede?

Gün, ışımaya durmuş, gitgide aydınlanıyor… Yüreğimdeki derin tahassürle seyrederken Batum’u, Batumlular; bulutların ektiği; kaldırımların, yolların, bağların, bahçelerin büyüttüğü yağmur kokusuyla sermest bir sabaha uyanacaklar. Ve benden başka kimse bilmeyecek, Batum’un içten içe büyüttüğü hasretini, usul usul ağladığını.

Araba gelmiş, bizi bekliyor.

Beklesin biraz daha. Bakayım gözüm alabildiğince Batum’a. Gönlüm, kaybolsun maviliklerinde keyfince, dolaşsın yeşilliklerinde arzusunca. Yağsın yağmur; çisil çisil, sicim sicim. Yağsın! Sönsün içimdeki tahassür ateşi.

Sadece biraz daha!

“Haydi, araba bekliyor!”

Her günümüz bir başka ızdıraptı

Sanki Karadeniz’in tam karşısına konulmuş büyükçe bir aynanın içinde, yeşillikler arasında uzayan bozuk yollarda sallana sallana, kıvrıla kıvrıla süzülüyoruz. Bu yollar, bu yeşillikler, bu hava, bu tabiat ne kadar da benziyor Karadeniz’in yollarına, yeşilliklerine, havasına, tabiatına. Bilmesem nerede olduğumuzu, Karadeniz’de bir yerden başka bir yere gidiyoruz derim, şek şüphe duymadan. Lakin 2 saate yakın süren yolculuğumuzun nihayetinde Müslüman nüfusun fazla olduğu, Gürcistan’ın Acara Özerk Cumhuriyeti’nde bulunan Hulo hudutlarından içeriye girerek, karar kılacağımız yere geliyoruz. Arabadan inip sanki manzarayı seyretmek için bu tepeye isteyerek kurulmuş müstakil bir eve giriyoruz.

Selam faslı bittikten sonra açılıyor kelâm faslı.

Karşımda tekli koltuklarda oturmuş iki nadide insan; tenleri sarımtırak. Bilinmez bir lisanla zaman, ikisinin de yüzüne çizik çizik bir şeyler yazmış. Gözler farklı; birinin mavi, diğerinin yeşil olsa da bakışlar aynı. İkisi de bu topraklarda büyümüş, aynı acılara, ızdıraplara, mücadelelere şahit olmuş.

Teleferikle sağlanan ulaşım: Hulo ile Tago köyü arasında 1985 yılından itibaren teleferikle ulaşım sağlanıyor. Avrupa’nın ikinci direksiz teleferiği olarak nam salan, Hulo-Tago teleferiği 1720 metre uzunluğunda, 280 metre yüksekliğindedir.

Temur Aman Magazi, “Mürşid abimiz bizden büyüktür. O varken söz düşmez bize; hem o daha çok şey bilir. Evvela o konuşsun. Kalırsa bir şeyler, biz de konuşuruz.” deyip kelâmı, kendinden 10 yaş büyük olan 88 yaşındaki Mürşid Abuladze’ye hürmetle bırakıyor.

“Çok zor zamanlar yaşadık. Her günümüz bir başka ızdıraptı. Dinî vecibelerimizi yerine getiremiyorduk. Getirsek bile, gizli gizli yapıyorduk. Böyle yapmak zorundaydık, izin yok. İşin ucunda ya ölüm ya sürgün ya işkence… Korkuyorduk.

İstihbarat güçlüydü. Eliyle koymuş gibi buluyordu Müslümanları. Sabaha karşı polis, köpeklerle gelip onlarca Müslümanı alıp götürdü. Ne yaptılar, ne ettiler bilinmiyor. Gidiş o gidiş, dönüşleri olmadı. Kalanlar, gidenleri bekledi yollarda; günlerce, aylarca. Gözyaşı döktüler. Kimseden haber alamayınca, yollara hallerini arz ettiler:

Ey yol, bu ayrılık can evimi pareler,

Dile gel de gidenimden haber ver,

Olmadıysan eğer zalime engel,

Bağlasın ciğerini benim gibi yareler.

Yollar dile gelip demedi bir şey. Hasretleri yollar gibi uzayıp gitti.

Ramazan-ı Şerîfleri de sıkıntılarla geçirirdik. Oruç tutmak için gece kalkar, pencerelere battaniyeler, çullar serer, sahurumuzu öyle yapardık. Neredeyse her evden sorumlu bir polis vardı, beklerdi sabaha kadar, gözetirdi; bunlar gece kalkıyor mu kalkmıyor mu diye.

Eski Tiflis. Farklı mimarisiyle binaların ortasında dikkat çeken yer; Cuma Mescidi. Karşıda surlarla çevrili olan yer ise Narikala Kalesi

Bir gece bizim komşunun evinden ışığın geldiğini fark etmiş, o evi gözleyen polis. Hemen gidip kapıya vurmuş; ama nasıl vurmak, kıracak gibi. ‘Siz, oruç mu tutacaksınız?’ demiş. Onlar da korkularından, ‘Yok, çocuk ağladı, onun için uyandık.’ cevabını vermişler. Polis, ‘Peki, o zaman yarın karakola gelin!’ diye emir verip gitmiş. Yarın karakola gittiklerinde ne görsünler! Bardaklarda içkiler… ‘Bunları içeceksiniz!’ demişler. Garipler ne yapsınlar, gözlerinden yaşlar süzüle süzüle içmişler. Bu şekilde yapa yapa nice Müslümanı dininden uzak ettiler.

Bir de gördükleri ufak çocuklara, ‘Oruç tutuyor musun, Annen-baban oruç tutuyor mu?’ diye sorarlardı. Çocuk bu, yalan ne bilsin, bildiklerini söylerlerdi. Çocuktan al haberi! Bundan dolayı istihbarattan biri gelip bilgi almasın diye çocuklara oruç tutturulmazdı. Tutulan oruçlar da çocuklara belli edilmemeye çalışılırdı. Malum…

Ama büyüklerimiz; dedelerimiz, ninelerimiz, babalarımız, annelerimiz… Tüm yasaklara, kısıtlamalara rağmen gizli de olsa ellerinden geldiği kadar ibadetlerini yaptılar, bir an bırakmadılar. Eğer biz Müslümansak, iman nuru göğsümüzde parlıyorsa hâlâ, onların sayesinde. Onlar hürmetine Hazreti Allah bu nimeti bizlere bahşetti.”

Anlattıkça o günleri, o zorlukları tekrar yaşar gibi oluyordu Mürşid dede. Göz kenarlarında biriken yaşlar, süzülmeye durmuştu. Temur Aman Magazi’ye döndü, bir şey demedi, sadece baktı. Bakışları, söz artık sende, der gibiydi. Bizim gözler de ona yönelince, “Birkaç kelâm da biz edelim.”  diyerek sözlerine başladı Temur Aman Magazi.

Bazı köylerin tamamı Müslümandı

“Mürşid abinin dediği gibi rejim, istihbarat sistemini çok iyi kurmuştu. Nifak tohumlarını sağlam atmışlardı. Babanın evladına, evladın babaya güvenemeyeceği bir hâle gelmiştik. Herkes birbirini şikâyet edecek potansiyeldeydi. Öyle de oluyordu zaten. İtikâdı zayıf olanlar, samimi Müslümanları haber veriyorlardı; namaz kıldı, oruç tuttu, kurban kesti diye. Niçin? Üç beş kuruş para için. Benim dedemi de ansızın alıp götürdüler. Nasıl oldu, anlamadık. Biri mi haber vermişti, onu da bilmiyoruz. Sürgüne gönderdiler. Dedem gibi daha niceleri…

Batum’daki Müslüman nüfusunu azaltmak için oradakileri, devletin farklı yerlerine gönderdiler. Başka bir çare olarak da Musevilerle evlendirmek istediler ki nesiller bozulsun, Müslümanlık ortadan kalksın, dinimiz yok olsun!

Bugün de durum pek farklı değil. Müslümanlar yine tehlikede. Özellikle de gençler! Mesela, buralardakilerin maddî açıdan durumları iyi değil. Bunu fırsat bilenler, iş ya da para karşılığında, ‘Gel seni vaftiz yapalım.’ diyorlar. Baskı ve zorbalık, yerini sinsi bir fitne devrine bırakmış. Çoğu da kabul edip Hıristiyan oluyor, haçı boynuna takıyor. Nice ücretsiz okullar, üniversiteler yapılıyor, hususiyle de Müslümanların ağırlıkta olduğu yerlere. Parası olmayan Müslüman çocukları, mecburen buralara gidiyor. Bir süre sonra da zehirleniyor. Bir zamanlar, teker teker gezilmiş, dağlarına taşlarına ezanlar, evrad ü ezkar okunmuş bazı köylerin tamamı Müslümandı. Ama şimdi…”

46 yaşıma kadar elif nedir, bilmezdim

Tamamı Müslüman olan bir köye, Gorcami Köyü’ne doğru giderken Temur Bey’in söyleyip tercümanımızın tercüme ettiği sözler, zihnimde canlanıyordu. İçinden geçtiğimiz ya da uzaktan gördüğüm her köyün dağına taşına; ezan ve evrad ü ezkar okunmuş, tamamı ehli imanmış gözüyle bakıyordum, baktıkça hayal ediyordum. Her ne kadar ulvi dağlarının başlarında haç görüp içindekilerini bilmesem de.

Vaktin girmesiyle ikindi namazını eda etmek için Gorcami Camii’ne doğru yol alıyoruz. Minaresi dâhil dışı tamamen kahverengi ile boyanmış, içi ahşap oymacılığıyla, çiçek motifleriyle tezyin edilmiş güzel bir cami. Pencerelerinden giren ikindi güneşinin huzmeleri, mukaddes yapıyı iyice uhrevileştiriyor. Huşu ile çarpmaya başlıyor yürekler, eller huşuyla kalkıyor, huşu ile bükülüyor beller ve varıyor başlar secdeye huşuyla…

İkindiyi kılıp akabinde bu caminin 2004 yılından beri müezzini olan 74 yaşındaki Nuri İramadze ile hasbihal ediyoruz.

“Gördüğünüz bu cami, hüküm süren rejim tarafından 1937 yılında kapatıldı. Minaresi ahşap idi, ezan sesi bir daha semaya yükselmesin diye yıkıldı. Kur’ân-ı Kerîm seslerinin, ezan seslerinin, yakarışlarla avuçlara dökülen gözyaşlarıyla büyüyen dua seslerinin yerini süfliyatın envaiçeşit sesleri işgal etti. Kur’ân-ı Kerîmler yakıldı. Ciğerlerimiz de onlarla beraber yandı. Kurtarabildiklerimizi itinayla muhafaza ettik. Yanmış sayfaları hürmetle, yavaş yavaş çevirirdik ki yırtılmasın, dağılıp dökülmesin, okuyabilelim. İbadetlerimizi rahatlıkla yapamaz olduk. Vatanımız gurbet oldu, el oldu, yabancılaştı. Öyle zor zamanlar geçirdik. Ama ne olursa olsun buranın insanı, kuvvetli imana sahip idi, ehl-i sünnet itikâdına tam bağlıydı. Ondan dolayı İslâm buralardan göçüp gitmedi, bâkî kaldı.

Gorcami Camii’nin içinden bir kare

Ama eksiklerimiz çoktu. Defter yok, kitap yok, hoca yok! Büyüklerimiz dizlerinin dibine oturtur, dilleri döndüğü kadar bizlere sözlü olarak bir şeyler öğretmeye çalışırlardı. Onların da ne kadarı doğru ne kadarı yanlış…

Ben, 46 yaşıma kadar elif nedir, bilmezdim. Gösterseler, mertek, derdim. İlk, dayımdan öğrendim bir şeyler. 1989 yılında cami açılınca, Kur’ân-ı Kerîm’i ve bazı duaları da burada öğrendim; yarım yamalak. Ama dedemin bir gün Türkiye cihetine işaret parmağını uzatarak bana söylediği şu sözü aklımın hudutlarından bir ân çıkarmadım ve bekledim, her gün dua ede ede o günün gelmesini.

‘Bir gün şu tepelerin arkasındaki din kardeşlerimiz bizim imdadımıza yetişecek, bu zillet yangınına iman suyu serpecekler.’

Geldiler gönül erenleri. Açtılar gönül yuvalarını, gönüllerimizi tamir için. Bu yerler sayesinde hem çocuklarımızın hem bizim imanımız kuvvetlendi, ziyadeleşti. Böyle diyorsam bir sebebi var:

Yakın zamanda, buradaki bir gönül ereninin tanıdığı taksicinin arabasına papazlar binmiş. Taksiciye, ‘Rusça biliyor musun?’ diye sormuşlar. Bilmesine rağmen, ‘Yok, bilmiyorum.’ demiş. Bunun üzerine papazlar kendi aralarında Rusça konuşurken şu sözlere şahit olmuş, ‘Bizim hedeflerimiz arasında Hulo’yu Hıristiyanlaştırmak var idi. Fakat bu hocalar sebebiyle bunu bir türlü gerçekleştiremedik.’

Dün, önemli; bilmemiz, ibret almamız gerek; ama geçip gitti. Dünden daha önemli olan ise bugündür. Çünkü yarınların temelini bugünler oluşturur. Şayet büyüklerimiz gibi gayret etmezsek, gençlerimize sahip çıkmazsak, atalarımızın bize emanet ettiği bu mukaddes mirası ne çocuklarımıza bırakabilir ne de geleceğe ulaştırabiliriz. Bir yandan misyoner papazlar diğer yandan itikâdı bozuk olanlar bir akbaba gibi gençlerimizin üzerinde dolanıp duruyor ve gözlerine kestirdiklerini, özellikle de sahip çıkılmayan, güçlü kuvvetli ve zeki Müslüman gençlerini avlıyorlar.”

“Hazreti Allah yardımcınız olsun.” deyip gün zail olmadan ufkumuzdan müsaadelerini isteyerek bir sonraki durağımız Beghleti Köyü’ne hareket ediyoruz.

Üç asır gibi üç gün

Gürcistan’a gelişimizin üzerinden üç gün geçmişti. Üç gün değil, sanki üç asır ezan sesine hasret kalmıştım. Şimdi, akşamın bu vaktinde, daha da varken akşam namazının vaktinin girmesine, ormanın içinde envaiçeşit koku getiren şu rüzgâr, bir çift kanat oluverse bana, uçup konsam bir Selatin camisinin şerefesine. Bir rahmet gibi başlasa ezân-ı Muhammedî, çatlamış, çoraklaşmış gönül toprağıma damlasa; yumuşatsa. Kapayıp gözlerimi, dinlesem sadece. Bütün seslerden âzâde, bir tek bu sesi dinlesem. Bitene kadar… Ve bu âlî seda, bizi çepeçevre saran karanlık gibi her yöne uzayıp gitse, hiç bitmese.

Bir ara gözlerim dalıvermiş. Bir ses… Nasıl da içten, nasıl da yanık. Açtım gözlerimi, etrafa baktım. Selatin camilerinin birisinde miydim yoksa? Hayır! Arabanın açık penceresinden girip günlerce hasret çöllerinde susuz kalmış ruhumun kana kana içtiği bu ses, buraya aitti.  Beghleti semaları yıldızlanıyordu bu sedanın ziyasıyla, yıldızlandıkça ışıldıyordu. Gözlerimi kapadım, dinledim. Gönlüm de Beghleti semaları gibiydi, aydınlanıyordu.

Ezan bitti, gözlerimi açtım, araba durdu. Ezan okunan caminin önündeydik. Cemaate yetişip akşamı eda ettik. Nasibimizde 350 yıllık Beghleti Camii’nde namaz kılmak da varmış. Ne büyük saadet!

Namazdan sonra, 15 yıldır buralarda birisinin daha elinden tutup hidayetine vesile olmak için gayretler göstermiş ve hâlâ göstermeye devam eden, bunun için de kilometrelerce yolu yürümeyi göze alan imam, candan selamlıyor bizi, yürekten sarılıyor bize. Ve yol göstererek, imam önde biz arkada caminin hemen yanında bulunan hanesine geçiyoruz. Çaylar eşliğinde ve geceye düşen iki kandil gibi parıldayan gök gözlerinin şavkında Mehmed Hoca’yı dinliyoruz.

İslâm bu beldede her dâim kalsın

“Bu topraklarda 70 yıla yakın hazan mevsimi hüküm sürdü, Müslümanlar çok ağır baskılara maruz kaldılar, çok zor şartlar altında dinlerini koruyabildiler, Hazreti Allah’ın izniyle. Evde, okulda, işte, çarşıda; her yerde din ve dinle alakalı her şey yasaktı. 25 mollayı öldürdüler, üç dört haneyi sürdüler buradan. Daha dün gibi hatırlarım. Küçükken gittiğim okulun panosunda ‘Religiga adamianis meteriga!’ yani ‘Din, insanlığın düşmanıdır!’ yazıyordu. Öğretmenler inançsızlığı, yalanı, zulmeti aşılıyordu taze dimağlarımıza. Bereket, Osmanlı bakiyesi büyüklerim vardı. Özellikle ninem, her okuldan dönüşümde alır beni dizlerine, ‘Anlat bakayım, bugün okulda ne öğendin?’ derdi. Anlatırdım, dinlerdi. Bazı yerlerde, bu böyle değil, şöyle; bunu yanlış demişler, doğrusu şu, deyip zehre karşı inanç, nur, hakikat panzehriyle müdahale ederdi. Ninem böyle davranmasaydı, benim için mücadele vermeseydi, sınıfımdaki bazı Müslüman çocukları gibi ansızın yitip gidebilirdim. İlk hocamdır o benim. Elimden tutup benim buralara gelmeme vesile olandır.

Kur’ân-ı Kerîm okumanın yasak olduğu zamanlarda, Temur Aman Magazi’nin, bulduğu meâlli bir Kur’ân-ı Kerîm’deki bazı sureleri, meâlleri ile birlikte Gürcü harfleriyle yazdığı defteri

Ramazan-ı Şerîf’te, ninem akşamdan mısır unu ile yoğurdu karıştırır, başucuna kordu. Gece uyanıp yatağından kalkmadan, karanlıklar içinde onu yiyerek sahurunu yapardı. Kurban Bayramı’nda gündüz kurban kesmek ne mümkündü! Gece, kuş uçmaz, kervan geçmez yerlerde kesilirdi kurbanlar. Cenaze olurdu, çoğu yıkanmazdı, namazı kılınmazdı, direkt defnedilirdi. Yasak! Hoca yok! Olsa bile gizliden gizliye yapılır, birkaç kişiyle halledilirdi bütün işler. Daha neler yapılmadı ki… İşte, içinde bulunduğumuz cami, buralarda bulunan birçok cami gibi kapatılıp sinema salonu, konser alanı, hatta ahır yapıldı.

Ama ne hikmeti Huda’dır, baskılardan dolayı 70 yıldır okunamayan ezân-ı Muhammedî, onlarca seneden sonra ilk kez burada, Beghleti’de okunmuş. Ezan sesini duyan insanlar, sevinçten ne yapacaklarını şaşırmışlar. Gözler mutluluktan yaşarmış, kalpler anlatılmaz bir heyecanla vücutlardan çıkacak hâle bürünmüş. Hazânın üzerine yağan kış erimiş, bahar gelmişti artık. Göç eden nice kuşlar döner olmuş, minareler bir daha solmayacak çiçeği açmış ve nihayetinde, verilen mücadelelerle; hiçbir zaman çürümeyecek ve yere düşmeyecek, ‘…Allahü ekber, Allahü ekber. Lâ ilâhe illallâh, meyvesini vermişti; çok şükür!’

Ayakta kalmayı başaranlara veda

İşte, böyle olaylar gördü, böyle günler geçirdi Beghleti. Büyüklerimizin gayretleri sayesinde, Hazreti Allah’ın inayetiyle burada İslâm çerağı hep yandı.

Şimdi bizim elimizde çerağ; biz; dede-nine, anne-baba, ilim öğreten muallimlerde. Bunun ağırlığını omuzlarımızda hissetmeliyiz. Çocuklarımızı her gün dizimizin dibine oturtup onları dinlememiz lazım. Okulda ne öğrendiğini, çarşıda nelere gittiğini sormamız, kimlerle arkadaşlık ettiğini bilmemiz şart. Eğer yanlış bir şey öğretilmişse, yanlış yerlere gidip yanlış kişilerle arkadaşlık kurmuşsa müdahale etmeliyiz. Kulaklardan giren kötü fikirler, taze dimağlara ekilip büyümeye başlarsa, ayaklar gidilmeyecek yerlere sürekli giderse ve itikâdı bozuk kimselerle arkadaşlık ederse berdevam; çocuklarımızı, gençlerimizi kaybederiz ve sahip çıkmadığımızdan dolayı bunun tek sorumlusu da biz oluruz.

Gürcistan’da tarihî bir yapı. Duvarlarında el emeği, göz nuru geleneksel dokumalar

Şükürler olsun, büyüklerimiz, ders okutan hocalarımız bu bilinci bize aşıladılar. Ve bizler, onların ayak izlerini takip edip onlar gibi çalışıyoruz, gayret gösteriyoruz ki İslâm bu beldede her daim kalsın.”

O gün hemen uyuyamadım. Bir süre, ilk günden o ana kadar gördüklerim, duyduklarım mücessem bir halde beynimin kıvrımlı caddelerinde dolanıp durdu. Ve bütün bu yaşanan hadiseler bana bir kere daha şunu hatırlattı ki, “Biz zaferden değil, seferden sorumluyuz.” Ve bu seferdeki karşılaşacağımız sıkıntılar her ne olursa olsun, korkmadan gayret ve sebat etmekle mesulüz. Kazananlar, ayakta kalmayı başaranlar olmuştur. Onlar da her şeye rağmen inandıklarından taviz vermeyenler, inandıkları uğruna varını yoğunu ortaya koyan, zamanı geldiğinde eşinden, dostundan, serinden geçenlerdir. Şu da bir hakikat ki zafer, inananların, inandıkları uğruna mücadele edenlerindir.

Ve gönül, bu gece vaktinde Beghleti’nin âsumânına asılan yıldızlara bakarak bir şairin mısralarını hatırlar ve der ki:

Her keder, her mihnet kabulüm, yeter ki,

Penceremden bir lahza İslâm nuru eksilmesin.

Etiketler

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı