Kişisel Gelişim

Hatibin Sessiz Hitabeti

Hitabette Durulacak Yer

Seslerden kelimelere, kelimelerden cümlelere, cümlelerden dimağlara, dimağlardan kalplere sirayet eden hatip; hem kürsüde hem de gönüllerde yer edinir.

Hitabet, sadece sesten ibaret değil.

Hitabeti meydana getiren unsurlardan biri de sükûttur; sessiz kalmaktır.

Evet, mevzumuz sessizlik.

Konuşmak kadar sükût da önemlidir.

Yerinde yapılan sükût, çoğu zaman söylenen sözlerden daha derin izler bırakır. Kelimelerin, hatta cümlelerin başaramadığını başarır. Onun için, hiç kasılmaya gerek yok.

Rahat olmak en iyisi. İlla bir şeyler söylemek zorunda değilsiniz.

Sessizliğin de keşfedilmeye değer yanları olduğunu bilin.

“Şey, hmmm, aaa”larla boşlukları doldurmaya çalışmayın. Bekleyin, sakince insanları gözlemleyin. Sükûtun nabzını dinleyin.

Tekrar, tekrar ve yine tekrar…

Hitabet sanatında, kelimeler elbette önemlidir. Asıl mühim olan ise fikir ve manadır. Eğer fikir ve mana, tam anlamıyla içselleştirilirse hatip; nerede, nasıl duracağını bilir. Bunu başarmak, sıradan bir hadise değildir.

Bir metin defalarca tekrar edilir; vurgu yapılacak yerlerin altı çizilir. Eğer bir fıkra, nükte, humor söz konusu ise bunlar da birçok kez prova edilir. Edilir ki kürsüde istenen netice hâsıl olsun. Hatta bazen hatip, tiyatro oyuncusu misali anlattığı fıkrayı veya bahsettiği nükteyi paylaşırken, sanki ilk defa orada anlatıyormuş gibi doğaçlama tavır bile takınabilir. Şüphesiz bu, dinleyenler üzerinde, -samimiyetinden dolayı- daha güçlü iz bırakır.

Başarılı hatipler, konuşma planlarını hazırlarken en ufak detayları dahi atlamazlar. Duracak yerleri iyi belirleyip bunu fırsata çevirirler. Sunacakları metni, en ince ayrıntılarına kadar anlamadan, mevzuyu bütünüyle içselleştirmeden, bir sonraki basamağa geçmezler. Çünkü hatip, zihninde ana temayı iyi konumlandırabilirse kürsüye çıktığında nasıl davranacağını, nerede duracağını bilir.

Şaşmaz, şaşırmaz.

Seslerden kelimelere, kelimelerden cümlelere, cümlelerden dimağlara, dimağlardan kalplere sirayet edeceği konuşma atmosferinde, ahenkli bütünlüğü sağlar. Heyecanıyla kürsüye sığmayan hatip, hem kürsüde hem de gönüllerde yer edinir.

Tuhaf düşünceler

Hitabet sanatına ürkek adımlarla başlayan hatipler, konuşmamayı, sessizliği, kürsüdeki minik sükûtları büyük kayıp, dehşetli ayıp zannederler. Onlar, ellerine aldıkları metni, dümdüz okur; durmayı, duraksamayı âdeta bedbahtlık sayarlar. Çünkü onların zihnî algıları ve temayülleri şöyledir: “Eğer buraya çıktıysam konuşmalıyım. İnsanlar bana bakıyor, benim bir şeyler anlatmamı istiyorlar. Susacaksam ne diye buraya çıktım ki? Susmamalıyım, konuşmalıyım, haykırmalıyım…”

Bir dakika…

Biraz duralım.

Düşünelim…

Abarttığımın farkındayım. Ancak takdir edersiniz ki bu düşüncede olmayan acemi hatipler yokmuş gibi de davranamayız.

Onlar varlar. Hayatımızın içindeler.

Şimdi…

Dinleyiciler, bu tarzdaki hatiplere gerekli reaksiyonu gösterdikçe; onların da kendilerine çekidüzen vermeleri kaçınılmazdır. Bu, belirli tekrarlarla, disiplinli çalışmayla zaman içerisinde yerli yerine oturacak bir süreçtir. Defalarca böyle oldu, bundan sonra da böyle olacak. Başka türlü izahı mümkün değil.

Duraklamaların faydası

Konuşurken yapılan duraklama tekniği, zihni faal tutar.

Konuşma durur, hatibin zihni durmaz.

Bir sonraki söyleyeceklerini, beyninin kıvrımlı caddelerinde şekillendire şekillendire düşünür.

Hatip; önceki söylediklerini, şimdiki duraklamasını ve bir sonraki söyleyeceklerini zihin süzgecinden geçirir, arıtır, damıtır. Konuşmanın da duraklamaların da yegâne amacının; ana fikri, tam manasıyla aktarmak olduğunu unutmayın. Bunu hafızanızda tuttuktan sonra, ister kısa süreli duraklayın; isterseniz uzun, hiç problem değil. Çünkü artık işi biliyorsunuz.

Yine de şunu aklınızdan çıkarmayın, kulağınıza küpe edin; hep ileri, daima ileri düşünmelisiniz. Zihniniz, siz duraklarken bile bir sonraki fikir için teyakkuza geçmeli.

Duraklama yerleri ve misaller

Bir yazıda noktalama işaretlerinin olmaması yazıyı belirsiz kılar. Belirsizlik, iyi bir şey değildir. Okurun ruhunu daraltır. Bu sebeple duraklamasız bir konuşma, noktalamasız bir metin gibi dinleyenleri darlar, sinirlendirir, gereksiz yere sıkıntıya düşürür.

Duraklamalar, profesyonelce yapıldığı takdirde, dinleyiciler bunu konuşmanın bir parçası olarak düşünürler. Bilhassa vurgudan önceki duraklamalar, daha tesirlidir. Hitabet sanatında mesafe kat etmiş hatipler, bunu çokça uygulamışlardır. Humor/fıkra gibi anlatımları daha tesirli yapmak için de uygulanan bir metottur.

Bir misal olarak, Resûlullah Efendimiz’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) veda hutbesine kulak verelim:

(Çizgiler, duraklamaları gösteriyor.)

“Ey insanlar! / Biliniz ki Rabbiniz birdir, / atanız da birdir. / Bütün insanlar / Âdem’den gelmiş, / Âdem de topraktan yaratılmıştır. / Arap’ın Arap olmayana, / Arap olmayanın Arap’a, / beyazın siyaha, / siyahın da beyaza / hiçbir üstünlüğü yoktur.”

Resûlullah Efendimiz’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) şu veciz ifadeleri buyurduğu ânı hayal edin. “Ey insanlar!” dedikten sonraki duraklamasını, dinleyenlerin, gelecek ifadelere kulak kesilmesini ve çıt çıkmadan bütün dikkatin tek merkezde toplanmasını düşünün.

Noktalamaların haricinde, düzenli ve rahat nefes alışverişleri maksadıyla duraklama tekniğine başvurulur.

Mesela Sokrates’in savunmasındaki ifadelere bakalım:

“Zor olan, / ölümden kurtulmak değil; / haksızlıktan, / kötülük yapmaktan kaçmaktır. / Çünkü o, / ölümden daha hızlı koşar. / Sizin istediğiniz gibi konuşup yaşamaktansa, / kendi istediğim gibi konuşup ölmeyi yeğlerim.”

“Ölümden kurtulmak değil” ve “sizin istediğiniz gibi konuşup yaşamaktansa” dedikten sonra, ustalıkla birkaç saniye beklenildiğini düşünün. Hitabetin yalnız konuşmakla değil, susmakla bile ne denli tesir meydana getirdiğini göreceksiniz.

Mizah yüklü bir fıkranın en kritik noktasına gelmeden duraklayın. Tarihin unutulmaz konuşmasını yapıyormuşçasına fevkalade bir tavır alın. Dinleyiciler, sizin büründüğünüz atmosfere girdiğinde de vurgunuzu yapın.

Herkesin mevzuyu iyice anlayabilmesi için biraz daha sessizliğe yönelin. Burası mühim. Çünkü gülmek, bulaşıcıdır. Mizahı ilk anlayan, ilk güler. Sonra halka halka yayılır bu gülüşler. Hatta mizahı anlamadığı halde, bir taraftan gülüşlere katılıp bir taraftan da ne olduğunu anlamaya çalışanlar olacaktır. Şüphesiz onlar, bu dünya için fazla iyi kimselerdir.

Çinli talebeler, bir gün hocalarına; “Şayet elinizde ülkenin işlerini düzeltebilecek kudret olsa idi, işe nereden başlarsınız?” diye sorarlar.

“Lisanın doğru kullanılmasına çalışırdım!” cevabını verir hoca.

Talebeler, hocanın yüzüne şaşkın şaşkın bakarak tekrar sorarlar:

“Fakat bu küçük bir şey, niye çok önemli olduğunu söylüyorsunuz?”

Hoca da der ki:

“Eğer lisan doğru kullanılmazsa, ağızdan çıkan kelimeler, ifade edilmek istenen şeyler değillerdir; söylenenler, ifade edilmek istenen şeyler olmayınca da yapılması gereken işler yapılmaz. Yapılması gereken işler yapılmayınca da ahlâk ve sanat soysuzlaşır; ahlâk ve sanat soysuzlaşınca da adaletsizlik başlar ve halk, ne yapacağını bilemez, çaresizlik içinde bocalar durur.”

“Dünyada kulağa en ziyade letafet-bahş olan lisan, İtalyanca veya Rumcadır, diyenler var. Lakin tecrübe edenler teslim ve itiraf ederler ki dünyada kulağa en hoş gelen ve anlamayanları bile meftun ve hayran eden bir lisan varsa o da İstanbul’da ve devletin büyük şehirlerinde tekellüm olunan Türkçedir.

Mübalağasız ve sırf gayret-i milliye saikasıyla olmayarak, yabancıların dahi tasdiki ile diyebiliriz ki millî lisanımız, dünyanın en güzel lisanı değil ise, en güzel lisanlarından biri olduğunda şüphe yoktur.

Dedik, yine tekrar edeceğiz: Lisanımız pek güzel bir lisandır. Söylediğimiz gibi yazacak ve o şive ve kaide dairesi içinde ıslah ve terakkisine çalışacak olursak, lisanın güzelliği ile mütenasip mükemmel bir edebiyata mâlik olacağımızdan şüphe yoktur.” (Şemseddin Sami – Kâmus-ı Türkî)

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı