AraştırmaRöportaj

Petrol ve İnsan

Petrol bir endüstri ürünü olmadan hemen önce Musul ve Bağdat civarında atların ve develerin bazı cilt hastalıklarında ilaç olarak kullanıldığı biliniyordu. “Taşyağı” denen bu siyah sıvının kendiliğinden toprak üstüne çıkan kısmı, uzun yıllar böyle değerlendirilmişti.

1929 yılında Kerkük’e yakın Baba Ongur denilen mevkide yapılan ilk petrol kazı çalışmasında, 465 metreye inildiğinde birdenbire kuyudan, birikmiş gazların basıncı altında büyük bir kuvvetle 50 metre yükseğe fışkıran petrol, görenleri hayrete düşürmüştü. Hadiseye şahit olan ve bunu “Petrol Savaşlarının Kirli Tarihi” adlı kitabında anlatan Antoine Zischka, fışkıran petrolü durdurmak için üç gün uğraşıldığından bahsederken bu sözlerini şöyle bitiriyordu: “Bir gün zarfında yerden fışkıran ham petrolün miktarı 36 bin ton idi. Tam anlamıyla bir petrol nehri oluşmuştu. Ve bu nehir Dicle Nehrine doğru akarak kıyılardaki yerleşim yerleri için ciddi bir tehlike oluşturmaya başladı.”

1928 yılında yapılan uygulamalı kimya kongresinde iki petrol mütehassısı, kongreye katılan herkesi hayrete düşüren bir açıklama yapar. Leningrad Üniversitesi petrol profesörü İgnatiyef ile Petrol Enstitüsü Müdürü Pineau’nın yaptığı açıklama şöyledir: “İstediğiniz kadar petrol ve petrol ürünü tüketebilirsiniz. Yeraltındaki gizli petrol o kadar zengin miktarda ki, korkulacak hiçbir şey yoktur.” İşte bu bahsedilen petrol kuyularının yoğun olarak bulunduğu ülkelerden biri de Irak ve Suriye’dir.

Akan petrol nehri elbette sömürgeci devletlerin iştahını kabartıyordu; lakin arkasından cereyan edecek hadiseler bölge halkı için hiç de iştah kabartıcı olmadı. Antoine Zischka o günün
devletlerinin kabarmış bu iştahlarının fotoğrafını ise şu şekilde çekiyordu: “Şeytanca bir mücadele başladı. Amerika İngiltere
aleyhinde birtakım işlere girişti. Ruslar İran’da entrika çevirmeye koyuldular. Her tarafta kıyasıya bir petrol kavgası başladı.”

Bir zamanlar hayvanların deri ilacı olan petrol madeni, bütün milletlerin savaş filolarını, makinelerini, savaş tanklarını, traktörlerini, otomobillerini ve uçaklarını çalıştıran yakıta dönüşünce, 1936 yılında Churchill’in “Bir damla petrol, bizim için bir damla kan kadar kıymetlidir.” diye haykırmasına sebep olacaktı.

Gerçekten Churchill’in bunu haykırmasından hemen sonra, gerek bölge halkı gerekse diğer milletler için petrolün kanlı tarihi başlamıştı bile.  Bu vesileyle çıkan isyanlar ve parçalanan devletler nda cetvelle çizilen haritalar. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yarım asır harıl harıl çıkartılan petrol ve bu yıllarında yine petrol merkezi Irak ekseninde savaşlar. ‘Arap ve sonrasındaki yakinen şahit olduğumuz hadiseler. hadiseleri herkes farklı bir dille anlatıyor. Ancak gözden kaçırılan önemli bir nokta daha var. O da petrolün dinle, yani İslamiyet ile olan ilişkisi. Ya da İslamiyet’le ilişkilendirilen petrol çalışmaları.

Qystein Noreng’in bu günü analiz eden ilginç kitabı “Petrol ve İslam”

Orijinal adı “Oil And İslam” olan Qystein Noreng’ın “Petrol ve İslam” adlı eseri, 1997 yılında İngiltere’de basılmıştı. Basıldığı yıllarda eser nasıl değerlendirildi bilmiyoruz; lakin bugünkü yaşanan hadiselerin doğal mı, suni mi, petrol merkezli mi ya da insan merkezli mi olduğunu anlamamız açısından içinde dikkat çekici araştırmalar barındırıyor. Petrol ve İslam’ı kendi deyimiyle tehlikeli bir şekilde, bize göre ise enteresan bir şekilde yan yana kullanan yazar, eserinin Türkçe baskısında kitabın yazılış maksadını, petrol ihracatçısı İslam ülkelerinin elde ettikleri geliri iyi kullanıp avantaja çevirememe sebeplerini araştırdığını belirtmiş. Problem olarak ise petrol ihracatçısı İslam ülkelerinin, petrol gelirlerine yaslanan ve iktidarlarına sıkı sıkı sarılan, gelişmeye açık olmayan dikdatör yöneticilerini gösteriyor.

Yöneticiler petrol gelirlerini gerçekten yanlış kullanıyor olabilirler; ancak bizi kitapta petrolün getirdiği zenginliğin kötü yönetilmesi ilgilendirmiyor. Asıl bizi ilgilendiren konu, yazarın araştırma merkezine aldığı İslamiyet’in özünde var olan iktisadi kanunları, bu ülkelerde geçerli olan ekonomik ilkelerle çelişkiye düşüp düşmeyeceği şeklinde ele alması oldu. Yazarın sorduğu şu soru gerçekten enteresandı: “Şayet İslamiyet’in hayata taalluk eden yönü iktidar ile çelişkiye düşerse, bu çelişkinin otoriteye başkaldırıyla sonuçlanıp sonuçlanmayacağını nasıl bilebiliriz?” Bu soru kısa vadede petrol ithal eden ülkeler için önem arz ediyor olabilir, orta vadede de bugünkü hadiselerin sebebini açığa çıkartabilir. Ancak uzun vadede İslamiyet’in bölge insanının hayatına ne kadar merbutiyet sağlayacağını görmek

Petrolü kontrol için dini kontrol etmek

Qystein Noreng, farklı sahalardaki kaynaklardan (Bunlar arasında fıkıh kitabı Kuduri’den alış veriş bahsi de yer alıyor) aldığı bilgiler arasına analizler yapmaya çalışırken ciddi bir konuyu daha tartışmıştı. O da petrolün de ötesinde daha dikkat çekici bir konu olan petrolün kontrolünün aynı zamanda İslam’ın da kontrolü manasına geldiği konusuydu.

“Güç dengelerinin bu kadar dağınık olduğu dünyamızda, özellikle de Ortadoğu’da hiç bir hadisede iki taraf olmadığı gibi, tek sebep, tek sonuç ve doğal olarak tek bir hedef olamaz. Enerji kontrolü büyük aktörler için çok önemli bir mesele olsa da her hadiseyi sadece buna bağlamak yeterli analiz kapasitesi olmayan “uzmanların” sokak arası kahve sohbetleri hezeyanından başka bir şey değildir.”

(Irak’ta bir sivil toplum örgütü yöneticisi Shwan Bey)

“At İzi İt İzine Karışmış Durumda”

“Güç dengelerinin bu kadar dağınık olduğu dünyamızda, özellikle de Ortadoğu’da hiç bir hadisede iki taraf olmadığı gibi, tek sebep, tek sonuç ve doğal olarak tek bir hedef olamaz. Enerji kontrolü büyük aktörler için çok önemli bir mesele olsa da her hadiseyi sadece buna bağlamak yeterli analiz kapasitesi olmayan ‘uzmanların’ sokak arası kahve sohbetleri hezeyanından başka bir şey değildir. ” (Arap asıllı Suriyeli mülteci akademisyen Muhammed Bey)
Kitaptan birkaç iktibas yapalım, bakalım petrolün de ötesindeki bugünkü çatışmaların farklı sebepleri sizin de dikkatinizi çekecek mi? “Bölgenin mevcut problemlerini geçmişe bakmadan anlayamayız. İslam tarihsel olarak bölgede hâkim din olmuş ve entelektüel çerçeveyi oluşturmuştur.” (s.11) “İslam dinden öte bir şeydir: Toplumu biçimlendirmeyi amaçlayan politik bir projedir. İslam’ın yalnızca insanoğlunun Allah ile olan ilişkileri için kurallar sunmakla kalmayıp insan hayatının bütün alanını kapsayan kurallar sunması bakımından, örneğin Hıristiyanlıktan daha kapsamlı bir din olduğu zaten bilinir.” (s.12)

Şimdi bugünü anlamak için dikkat çekici birkaç cümle daha… “Petrol endüstrisinin doğuşu ve sonradan gelen büyük petrol gelirleri, devlet sektöründeki sivil görevliler ve ordu personelinden
oluşan yeni bir teknokrat sınıfı beslemiştir.

Bunlar özel sektörü ve tüccar sınıfını bir kenara itmiştir. İslamcılık yöresel geleneklere dayalı orijinal bir ekonomik ve sosyal gelişme arayışını temsil ediyor. Bu yüzden bölgedeki yöneticilere karşı başkaldırının, çoğu kez yerel geleneklerin cisimlenişi olan İslam’ı vurgulayıp Batı karşıtı renk almasına şaşmamak gerekir. Bu bakış açısıyla batı kısa vadeli kazançları için uzun vadeli çıkarlarının tehlikeye atmaktadır.”

Batının kısa vadeli çıkarları için söylenilen şey, otoriter idarecilere destek vermek olsa gerek.

Batı bundan vazgeçerek uzun vadede kârını kaybetmemek için neler yaptı, bunu bilemiyoruz. Lakin İslam coğrafyasında petrol kuyuları açılıp kan ve gözyaşıyla bu kuyular batıya bağlanmadan az öncesine gidersek, farklı bir durumla daha karşılaşıyoruz. O da Müslümanların Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesindeki durumu.

Petrolün arkasındaki gerçek

19. asrın son yarısı İslam tarihinin en kritik dönemlerindendir. Tarih boyunca Müslümanlar bu denli büyük ve köklü bir meydan okuma ve varlık ile yokluk arasında geçen tehditle karşılaşmamışlardır. Batılıların altın çağını yaşadıkları bu dönemde Müslümanlara yönettikleri saldırıların büyüklüğü ve çeşitliliği dikkate alınırsa İslam dünyasının bu dönemde karşı karşıya olduğu tehlikeler daha iyi anlaşılabilir.

İslam dünyasının karşı karşıya kaldığı tehlikelerle petrolün bir bağlantısının olup olmadığını hiç düşündünüz mü? Sorunun cevabına geçmeden önce hadiseyi daha iyi anlamak için Müslümanların dünya siyasetlerini batıklar gözüyle anlatma maksadıyla 1993 yılında hazırlanan, “Siyasi İslam ve Pan İslam” kitabından bir iktibas…

“Oryantalistlerin İslamiyet’le ilgili çalışmaları; fıkıh kaidesinden akaide, mezhep ihtilaflarından İslam tarihinin derinliklerine kadar çok geniş bir sahayı kapsıyordu. Bu çalışmaların ürünü olarak İslamiyet’in kendisine yöneltilmiş sorular ortaya attılar. Batının teknolojide tartışmasız üstünlüğü sosyal müesseselerinin gücü ve son olarak sömürge yönetiminin kanatları altında çalışan misyonerler yukarıdaki saldırılara eklenince 19. asrın Müslümanlarının karşı karşıya bulunuldukları durumu daha iyi anlayabiliriz.”

Manzara İslam dünyası için gerçekten çok düşündürücüdür. Yine bu kitaptan bir misal ile işin hangi boyutlarda ele alındığını anlamaya çalışalım. 1899 yılında Von Eckardt tarafından yazılan “İslam Misyonu” başlıklı makalede 1897 yılında vuku bulan Osmanlı Yunan harbinin dünya Müslümanları tarafından nasıl anlaşıldığını ele almıştı. Analiz ettiği hadisede Kuzey Tunus’ta yaşayan Berberiler Osmanlı’mn kazandığı zaferin heyecanı ile galeyana gelmişlerdi. “Başlar başlamaz bastırılan bu ayaklanmanın önemi, Fransız basını tarafından hemen kavrandı. Savaş meydanlarından Kuzey Afrika’ya gelen haberler, büyük şehirlerin kahvehanelerinde hararetle tartışılıyor, gezgin satıcılar tarafından ülkenin iç taraflarına taşmıyordu.” En son kısımda Fransız yazarın yaptığı analiz ise hayli enteresan. “İslam meselesi, İslam’ın dini ve sosyal müesseselerinin bütün çalışmalara rağmen Avrupa’nın amaçları doğrultusunda çözülmediğini ispatlıyor.”

Bugün yaşananların arkasında, yönetici sınıf tarafından petrol kaynağının hızlı bir şekilde tüketilmesi ve bunu az sayıda insanla paylaşmasını mı göreceğiz? Yoksa meseleyi tarihi perspektifte mi ele alacağız? Elbette bölgede yöneticilerin meşruluklarının gitgide erozyona uğradığı bir gerçektir. Ancak bu mevcut güçlerin çöküşü de yeni bir başlangıç olacaktır. Çünkü şimdi artık bölgede gittikçe şehirleşen ve eğitimli bir nüfus var.

Son olarak bir de şu soruyu sormak gerekiyor. Şayet uzun yıllar Batı, bölgede bütün dikkatini petrole vermeseydi, kendi tabirleriyle İslam meselesi, İslam’ın dini ve sosyal müesseselerinin bütün çalışmalara rağmen Avrupa’nın amaçları doğrultusunda çözülme gayretleri, acaba bugün hangi seviyeye gelirdi?

Gerçekten iş, petrolü çoktan aşmış durumda.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı