Edebiyat

Her Şeyin Başladığı Nokta

Bundan birkaç sene evvel, çocukluktan beri hayalim olan hat derslerine başladığımda, elime kalemi alacağım ve tıkır tıkır harfleri döktüreceğim şeklinde, cümlelerle doluydum.

İnsan bilmediği şeyin cahili olurmuş, derler. Tam da öyle bir hadisedir, hat sanatıyla meşguliyetim. Kendime güvenim, iyi derecede Arapça gramer ve Osmanlıcaya vâkıf olmamdan kaynaklanıyordu. Öyle ya, senelerimi vermiştim bu ilimlere. Hattı da çok seviyordum. İnsan gençliğin verdiği cesaretle, bilgi ve sevginin her yerde işe yarayacağını düşünüyor. Elbette ki bir işi yapmak için bu ikisi çok önemli etkenler fakat hayat insana başlanılan her işte çok daha önemli bir hususun olduğunu zamanla tatlı tatlı öğretiyor.

Uzun zamandır her gördüğüm yerde hayranlıkla tabloları inceliyor ve derinden, bir gün bu yazıları yazmanın hayalini kuruyordum. Ne olabilirdi ki, nihayetinde bildiğimiz “elif, be” işte. Ben ki kaç tane rik’a defteri doldurmuş biriydim. Bu işi de pekâlâ yapardım. Derken, tesadüf eseri varlığından haberimin dahi olmadığı bir yerdeki hat dersleri için kayıt yaptırırken buldum kendimi.

Kursun başlama tarihini iple çektim. Dersten önceki gece rüyamda, elimdeki tüy bir kalemi süslü bir hokkaya batırıp afilli afilli yazılar yazdığımı gördüm. Öyle gerçekçiydi ki! Bu rüyanın heyecanıyla gayet kendimden emin adımlarla ve içim kıpır kıpır dersin yolunu tuttum. Sonraki gün sınıfa girdiğimde farklı profilleri olan, her yaştan insanla karşılaştım. Bu kadar farklı dünya görüşüne sahip insanın aynı şeye ilgi duyması, başta çok şaşırtıcı geldi fakat zamanla, bu işin ne yaşla ne statüyle ne ekonomik seviye ne de makam ve mevki ile alakası olduğunu gördüm.

İlk ders, sabır oldu

Bu öyle bir muhabbetti ki insanı çepeçevre sarıyor, telaşlandırıyor, uyutmuyor, bir şeyi becerememek hissini en derinden yaşatıp çoğu zaman hayal kırıklıklarına sürüklüyor. Bütün bunlarla beraber aynı zamanda her safhası ayrı bir heyecan ve sabırla insanı yoğurup adeta olgunlaştırıyor. İnsanın içindeki değerini, hiç kaybetmeden ve her geçen gün artan nazlı bir uğraş, bir amaç halini alıyor. Tek bir kelimeyle hat sanatını anlat deseler, eminim ki bu işi yapan her sanatçının ilk aklına gelen kelime “Sabır” olur. Sabır konusunu insan ne zaman anlıyor derseniz, hattatlar ilk anda anladığını söyleyecektir. Zira ilk başladığımız derste, ilk söylenilen şey sabırdı. Hocamız, içinizde sabırsız olan varsa baştan kendini yormasın demek istemişti.

Dersin başında sanatın tarihi, süregelen gelişimi ve şimdiki halinden bahsedildikten sonra, kullanılacak malzeme tanıtılmış ve herkese başlangıç seviyesinde bir öğrenciye yetecek birer takım dağıtılmıştı. Hiç unutmayacağım ve bir ömür tebessümle hatırlayacağım şeyi bu ilk derste yaşadım. Elimize kalem diye verilen şeyin, rüyalarımdaki süslü tüy kalemle uzaktan yakından alakası yoktu. Hatta ucu dahi bulunmayan, basit tabirle bir odun parçası idi. Meşhur kamış kalemle tanışmamın, böyle olacağını düşünmemiştim.

Hokkaya gelecek olursak, öyle oymalı, varaklı bir şey değil, gayet sade ve basit kapaklı minik bir kutuydu. Zamanla, bu işin sadelikten doğan bir fevkalâdelik, yalın bir noktadan mütevellit çok karmaşık ve zengin bir hazine olduğunu görecektim. Kısacası bu kadim sanat, bana daha çok şey öğretecekti. Bunlar sadece başlangıçtı.

İlk ders boyunca, elimize verilen bıçakla bir odun parçasından kalem yapmaya çalıştık. Oysa ben hemen oturacak, güzel güzel girift yazıları yazıverecektim. Fakat o gün, hayalimdeki yazının ucuna bile yaklaşamadım. Zorlamaktan şişmiş ve birkaç yeri çizilmiş ellerimle eve döndüm. Arası mürekkeple dolmuş tırnaklarıma ve her kalem açışımda çizgi çizgi izler bıraktığım ellerime baktığımda, senelerin de beni bu kalem gibi yonta yonta incelttiğinin farkına vardım. Hele hocanın kalemden çıkan artıkların atılmaması gerektiği ve o artıkların, bir gelenek olarak hattatın mezarına karıştırıldığını söylemesinden beri, cenazemde olabilecek o sahneyi hayal ediyorum.

“Daha ne kadar hayret edebilirim”

Akşam aile fertleri heyecanla ne yaptığımı, hatta ne “yazdığımı” sorduklarında çantamdan, yarım yamalak açtığım kalemi çıkartıp gösterdim. Havaya kalkmış kaşlar ve teselli sözcüklerinin ardından, diğer dersi bekledim.

Ertesi hafta koşa koşa gittim desem, pek doğru olmaz. Bu yamuk kalemle hiçbir şey yapamayacağımdan emin, şevkim kırılmış şekilde girdim sınıfa. Herkesin elindeki kalemin aynı şekilde açılmış olduğunu görünce, biraz rahatladım. Hocamız tecrübeliydi. Eski öğrencilerinden birkaç kişiyi sınıfa dağıttı ve acemilerin kalemlerini düzelttirdi.

Onlar bu işi yaparken seyretmek, çok keyifliydi. Çünkü olması gerekeni gayet yerinde yapıyor, tertemiz düzgün bir uç oluşturup meylini veriyor ve tık diye ucu ortadan çatlatıyorlardı. Sonradan adını öğrendiğim bu “şak” diye tabir edilen küçük çatlak, içine mürekkebi çekip gerektiği kadar kâğıda akıtarak, bir hazne görevi görüyordu. Daha ne kadar hayret edebilirim derken, derslerde her an yeni bir şey öğreniyorduk.

Kalem açma işini atlatıp artık yazmaya geçeceğiz derken, hoca bu sefer de adeta geometri dersindeymişçesine açılardan ve dengelerden bahsetmeye başladı. Bunların Kur’ân harflerini yazmakla ne alakası olduğuna anlam veremeden dinledim. Bir an önce yazmak-çizmek, bir şeyler ortaya koymak istiyordum.

Sabırsızlık ilk anlardan itibaren bu sanatla uğraşanın yakasını asla bırakmaz. Fırsat bulduğu yerde, muhakkak kafasını uzatıp şöyle bir yoklar insanı. Bu yoklayışlar arasında, yine de dersi dinlemeye devam ettim, hocanın “nokta” yapımını anlattığını fark ettim. 55 derecelik açıyla kalemi ayarlayacağımızı, kalem ağzının yukarı tarafındaki “vahşi” ucu ile aşağı taraftaki “ünsî” ucunun kâğıda tam temas ettiğinden emin olarak, noktayı çekmemiz gerektiğini söyledi.

“Her şey noktaya bağlı”

Çekmek nasıl bir tabir derseniz, mesela  “elif” çekmek derim, “vav” çekmek derim. Çekmek öyle güzel bir tabirdir ki bu işin özünü anlatır derim. İster çile çekmek deyin siz buna, ister naz çekmek. Bir şekilde çekmek işte.

Öyle ayarlayacaktık ki nokta çekmeyi asla bir dörtgen gibi, bir baklava dilimi gibi gözükmeyecek, daha çok kalemin çıkardığı dört ucu da birbirinden bağımsız karşılıklı olmayan bir görüntü ortaya çıkacaktı.

Bütün bunlar nasıl olacaktı? Hepsi aynı anda nasıl ayarlanacaktı? Öyle ki birkaç tane noktayı alt alta yaptığımızda asla dümdüz inmeyecek, hafif sağa meyilli olacaktı. Hoca öyle anlatıyordu ki noktayı, o gün anladık ki nokta bu işin özüdür, aslıdır. Her şey noktaya bağlıdır. Yazdığımız her harfi nokta ile ölçecek, doğruluğunu nokta ile tartacaktık. Nitekim öyle de oldu. Nokta hesabı denilen şeyle yazıya dair ne yapılırsa, sağlama yapmak mümkündür. Eğer nokta hesabını tutturamazsan o harf eksiktir, yanlıştır, düzeltilmelidir. Elif yedi noktadır mesela. “Be”nin çanağına altı nokta sığmalı, başındaki kancası bir buçuk nokta olmalıdır. Derinliği, içeriden bir nokta, dışarıdan da bir nokta olmalıdır. Bunun gibi 29 harfin her birerinde ne noktalar gizlidir.

Bu noktalama işlemi, en güzel usta hattatların karalamalarında görülür. Yazdıkları her harfi içten, dıştan, sağdan, soldan, boydan ve aradan noktalamışlar ve onları emniyete almışlardır.

İş sadece nokta ile kalmayacak, daha öğreneceğimiz birçok tabir olduğunu hayretler içinde görecektik. Yarım nokta, kalem ağzı, yarım kalem gibi bir dolu tabir. O haftanın ödevinin sadece nokta yapmak olduğunu öğrendiğimde, işin benim bildiğimden çok farklı olduğunu anlamıştım. Bir hafta boyunca elif değil be değil, sadece “nokta” çalışacaktık. Daha sonra da pat diye eliften değil, çok eski bir usul ile “Rabbi Yessir” duasını yazmakla işe başlayacaktık. Sonrası aylar, yıllar süren çaba.

Noktayı noktaya katarak birçok şey karaladım. Üzerinden seneler geçti, fakat ben hâlâ işin başladığı noktadayım. Bu sonsuz ilim hazinesi olan sanatta, bir zerre ilerlemiş hissetmiyorum kendimi. Tek dileğim ufak bir muvaffakiyet, bir kalp ferahlığı.

Gerisi Hazreti Allah’ın takdiri ve lütfu ile icazetname almak olur.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı