İnsanKişisel Gelişim

Hitabette Entelektüel Algı

Kürsüden Notlar

Dinlemek istemeyeni dinlemeye odaklamak, dinlemek isteyeni de dinlememeye sevk etmek; hatibin elindedir.

Hayatta her şeyde görürüz algıyı. Mesela kulağımızda. Kulaklar 20 ila 20 bin hertz arasını duyabilir. 20’den az, 20 binden de çok ise ne yaparsak yapalım duyamayız. O sırada ses yok mudur? Elbette vardır, ama biz duyamıyoruz.

Aynı şekilde gözümüz de öyle. Sadece 400-700 nanometre arasındaki ışığı görebiliriz. 400’ün altını ve 700’ün üstünü algılayamayız. Kızılötesini, morötesini göremeyiz.

Belirli sınırlar çizilmiştir. Bu sınırları aşmamak gerekir. Bir insana, şahin gözü fazla geleceği gibi, şahine de bir serçe pençesi az gelir. Nitekim fıtrat, önemlidir. Ortaya koyulan hitabetin fıtratı; hatip, kürsü, hitabet ve dinleyiciler nezdinde de ince ince işlenmiş bir yazma oyası gibi hassasiyet gerektirir.

Kürsüye çıkan kişiye, dinleyiciler tarafından, yüksek hassasiyet ilk birkaç dakika gösterilir. İlk intiba her açıdan önemlidir. İş görüşmelerinde, çeşitli mülakatlarda, kılık kıyafete dikkat edilmekle birlikte, o kıyafetlerin renginin bile jüriler üzerinde nasıl bir tesir bıraktığı defaatle görülmüş ve bu mevzu, pek çok araştırmaya konu malzemesi olmuştur.

Altın saniyeler

Konuşmacı, altın değerindeki ilk saniyeleri iyi değerlendirmeli. Nezaket dışı kaba bir girişle, ucu bucağı belli olmayan fütursuz cümlelerle, geri dönüşü olmayan hatalar zincirine asla bulaşmamalıdır. İlk saniyelerde kurulan cümleler, titizlikle ayıklanmalı ve arındırılmalıdır. Aksi halde insanlarda oluşan olumsuz algı, konuşma bitene kadar devam eder. Hatta belki de insanlar, sohbetin bitmesini bile beklemeden, ağaçlardan dökülen küme küme yapraklar gibi savrulabilirler.

Dinleyenlerin bütün dikkatlerini kendi üzerinde toparlayabilmek için hatip; canlı, şevkli, hareketli ve hepsinden önemlisi samimi olduğunu belli etmelidir. İpin ucu baştan kaçarsa bir daha yakalamak çok zor olur.

Eğer konuşmacı, kendisini tanımayan bir topluluğa hitap edecekse, burada iş biraz daha zorlaşır. Kılığından, kıyafetinden, unvanına kadar her şey, bu altın saniyelerde şekillenir. Sohbetinin devamında dünyada hiç bilinmeyen, duyulmayan sıra dışı icatlardan, mükemmel olaylardan bahsedilse; o dinleyici artık kaybolmuştur, yakalanamaz.

Bu nedenle en başından her şey çok ince bir şekilde örülmelidir. Mesela 2012’de Çanakkale’de başımdan geçen bir hadiseyi nakledeyim. İnsanların algıları üzerindeki durum daha net anlaşılacaktır.

Örnek vakıa

Şehitlikleri ziyaret maksadıyla gelen bir grup insanla dolu otobüse bindim. Kendimi tanıtırken de ne isem, kimsem onu söyledim. Ziyaretçiler karşılarında gördükleri üniversite talebesine karşı tebessüm etse de pek dikkate alınmadığımı anlamam zor olmuyordu. Nitekim gelenlerin hepsi güngörmüş kimselerdi. Herhangi bir diplomaları olmasına gerek yoktu. Hayat okulu mezunuydular. Onlar, bizatihi hayatın içinden geçip türlü badireler atlatarak, adeta imbikten süzüle süzüle bu günlere gelmiş beşeriyetin muazzam insanları idi! Bense sade, basit, arı, duru bir talebe. Hepsi o kadar.

İnsanların bu algıları tur boyunca devam etti. En ufak bir dil sürçmesi olmayagörsün, küçücük bir bilgi yanlışlığı yakalamasınlar; anında müdahale konusunda gerek itfaiyeden gerekse emniyetten çok daha mahir davrandılar.

Günler böyle geçiyordu. Otobüs dolusu insanlar geliyor ve zihinlerindeki algıları, ne yazık ki yıkamadan geri gönderiyorduk. Tam anlamıyla muvaffakiyetin sağlanamadığı görülüyordu. Bir şeyler yapılmalıydı.

Ve…

Bir sonraki ziyaret programına gelenlere hitaben, söze şöyle başladım:

“Metrekaresine 6 bin merminin düştüğü şehitler diyarı Çanakkale’ye hoş geldiniz. Öncelikle kendimi tanıtayım: Adım Hakan Altunyurt. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde Tarih Eğitimi bölümünde vazifeliyim. Çanakkale Muharebeleri ve Muharebe Alanları üzerine akademik çalışmalar yapıyorum. Üniversitemizde bu alanda yapılan çalışmalar kapsamında, haftanın 4 gününü burada; ‘Saha Çalışması’ kapsamında geçiriyoruz. Bugün de aynı heyecanı, coşkuyu, sevinci, manevî atmosferi sizlerle birlikte yaşayacağız. Emniyet kemerlerinizi bağlayın ve sıkı tutunun. 1915’e uçuyoruz.”

Anahtar kelimeler: Tarih Eğitimi, vazifeli, akademik çalışmalar, arazi çalışması.

Daha ne olsun?

İnsanların yüzünden memnuniyet parlıyordu; hem de ışıl ışıl. O kadar mesut, bahtiyar ve de duygu yüklülerdi ki nasılsınız desem alkışlayacak, Çanakkale desem ağlayacaklardı.

Bu anahtar kelimeler dışındaki cümlelerin hepsi aynıydı aslında. Her turda heyecanla söylediğimiz sözlerdi. Fakat insanlar, ne yazık ki ne söylendiğinden çok kim tarafından söylendiğine odaklandıkları için, algılarını tamamiyle rütbelere/unvanlara kilitledikleri için, ikinci söylemim fevkalade bir tesir bırakmıştı.

Meğer onca zamandır havanda su dövmüşüm, deveye hendek atlatmaya çalışmışım, çatalla çorba içmenin ızdırabını yaşamışım. İnsanların bakışları, her hallerinden belli olan ilgi ve alakaları, ağzımdan çıkan her kelimeyi not etmeye çalışmaları, acayip ve garaib bir tesir bırakmıştı ruhumda.

Bu durumun sebebi neydi?

Ben de mi bir tuhaflık vardı yoksa insanlarda mı?

Aslında ikisi de değil.

İşin özü tamamen algılardaydı.

Her zaman yaptığım işi yapıyor, her defasında anlattığım hadiseleri anlatıyordum.

Demek ki bir şeyleri eksik yapıyormuşum. Yunus Emre’nin;

“Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı;

Söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz.”

diyerek bahsettiği söz, meğer unvan/rütbe olmuş bu devirde.

İki durum

  1. Çok hazırlık yapıp az konuşmak.
  2. Az hazırlık yapıp çok konuşmak.

Bu iki durumda da kalınabilir. Birincisinde az zamanda çok netice alınabilir. Ama ikincisinde kendimizi yerden yere vuracak kadar pişmanlık yaşamasak da en azından ciddi ciddi hayıflanmalıyız. Çünkü bu imkân bir daha elimize geçmeyebilir.

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı