Kişisel Gelişim

Hitabette Soru-Cevap Sanatı

Kürsüden Notlar

Kürsüdesiniz.

İyi bir konuşma yaptınız.

Ardından, dinleyenlerin size bir şeyler sormasını bekliyorsunuz.

Fakat kimse, ilgili davranmıyor.

Ne hazin… Ne garabet…

Her hitabetin ardından soru faslı olmaz. Ancak soru faslı, tesirli konuşma yapmış hatibin mükâfatıdır. Siz yine de bu soru faslına geçmeden önce, oturumun veya salonun başkanına soru-cevap kısmı için bir danışın. Böyle bir şeyin mümkün olup olmadığını öğrenin ve eğer mümkünse sürenin ne kadar olduğunu sorun. Her doğrunun her yerde söylenmediği gibi her hitabette de soru sorulmaz. Hitabetten hitabete, hatipten hatibe, dinleyicilerden dinleyiciye, mevzudan mevzuya bu; değişiklik gösterir.

Mesela; gençlere yönelik ilham aşılayıcı, hedeflere yönlendirici, duyguları şahlandıran bir konuşmanın ardından soru faslı olmaz. Olmamalı. Bunu detaylandırmaya, açmaya, germeye lüzum yok. Çünkü sosyal medyanın tesirinde kalan genç, bu muhavere ile iyice kendinden geçip soru soracağım derken, lakırdı edebilir. Hem kendini hem akranlarını hem hatibi, hoş olmayan bir havaya sürükleyebilir.

Ya soru gelmezse…

Konuşursunuz, şevkle, heyecanla, büyük bir özveriyle, ilmin zekâtı %100’dür, düsturuyla. Bildiklerinizi en iyi şekilde aktarmaya çalışırsınız…

Fakat o da ne…

Sanki havaya anlatmışsınız, boşluğa konuşmuşsunuz gibi bir intiba oluşur insanlarda. Kimsenin soracak bir şeyi yoktur. Önce kendinizi, sonra insanları sorgulamaya başlarsınız. Acaba çok mu kötü anlattım, kimse bir şey anlamadı mı, diye içten içe hayıflanırsınız. Çünkü bilirsiniz, soru sorabilmek için dahi bir şeyler bilmek elzemdir. Neden sonra, bu bulanıklığı kendiniz netleştirmeye çalışırsınız.

Peki, bunu nasıl yapacaksınız?

Asla şunları söylemeyin:

“Kimse bir şey sormak istemiyor mu?”

“Aa, neden hiç kimse soru sormuyor?”

Bunlar çok yanlış ifadeler. Zaten kapalı olan atmosferi, daha da yoğunlaştırmaktan başka bir işe yaramayan sözler olur. Onun yerine şöyle denilmesi daha uygundur:

“Madem kimse bir şey sormak istemiyor, o halde ben birkaç şey sorayım.”

Bu ifade, âdeta içine çekilmiş kapalı toplumu dışarı çıkarmaya ve o ilk adımı atmaya yardımcı olacaktır. Bir bebeğin belli belirsiz attığı ilk adımlar gibi; hatibin açtığı bu kapıdan, ürkek tavırlı dinleyicilerden yeni soruların gelmesi kaçınılmaz olacaktır.

Biz zaten toplum olarak bu tür yerlerde çok atik ve girişken değiliz. İlk adımı birilerinin atmasını bekleriz. Tarihten de biliriz aslında; bütün büyük vakalar bir kişinin ayağa kalkmasıyla başlamıştır. Fakat iş o raddeye geldiğinde, “o kişi benim” demeyiz, diyemeyiz. (Diyebilenleri tenzih eder, demelerinin de devamını bekleriz.)

Bir hatıra

“Destan ve Efsanelerin Hayatımızdaki Yeri” ile ilgili bir konuşma yapıyordum. Romalılardan, Almanlardan, Fransızlardan, Rusların İgor, Türklerin Göç, Türeyiş, Alp Er Tunga destanlarından bahsettikten sonra; bu destanların günümüzdeki yansımalarına getirdim mevzuyu. Dedim ki: “Nasıl ki bir insanın rüyalarından hareketle, bilinçaltını yorumlamak mümkünse; bir milletin/toplumun destan ve efsanelerinden de o milletin/topluluğun bilinçaltını açığa çıkarmak mümkündür.”

Bazı ilavelerle birlikte, konuşmamı tamamladım. Akabinde soru faslına geçtim. Fakat kimseden ses seda çıkmadı. Bir süre bekledim. Sessizliğin bozulmadığını görünce, kendim bir soru sordum:

Destan ve efsaneler hakkında düşüncelerini kim bizimle paylaşmak ister?

Dinleyenler üzerinde en ufak tesir göremedim.

Anladım ki iki mühim noktada hata yapmışım.

Hata 1: Dinleyicilerin, üzerinde fikir yürütecekleri tarzda soru sormadım.

Hata 2: Dinleyicilere, biraz tepeden bakarak davrandım.

Netice itibariyle onca hazırlık, bilgi birikimi, donanım, sunum, muhavere, basit iki hata ile son bulmuştu. Hitabeti, hitabet; hatibi, hatip yapan yegâne şey samimiyetti.

Evvela samimiyet…

Uyanık hatibin ajanları

Bazı uyanık hatipler, böylesi durumlarla karşılaşmamak adına, salona önceden kendi arkadaşlarını – ifadeyi daha çekici kılmak maksadıyla şöyle söyleyelim- ajanlarını yerleştiriyorlar. Hitabet bittikten sonra, insanların soru sormayı düşündükleri o yarı çekingen/ürkek saniyelerde bu ajanlar devreye giriyor ve üst üste soruları dizerek atmosferi ferahlatıyor. Böylelikle hatip; hitabetini zirvede tamamlıyor.

“Bu bize uymaz.” dediğinizi duyar gibiyim.

Size uyan bir şeyi söyleyeyim öyleyse; dinleyenlerin genel dikkat seviyesini yükseltmek ve dinleyenleri bir sonraki merhalede soru sormaya hazır hâle getirebilmek maksadıyla şöyle bir girişimde bulunabilirsiniz:

“2 sene önce yine buradaydım. Orta sıralardan bir beyefendi kalkıp şöyle ilginç bir soru ile hepimizi şaşırtmıştı. Demişti ki: …”

Boşluğu, bir hatip namzedi olarak siz; istediğiniz gibi doldurabilirsiniz.

Soruları cevaplayalım ama nasıl?

Güzel bir konuşmanın nihayetinde birtakım sualler sizi bulacak. İnsanların, anlattığınız mevzulara ilgili olduklarını görmek sizi; yaptığınız ve bundan sonra da yapacağınız işler için tetikleyici bir unsur oluşturacaktır.

Öğretmenlerimiz de hep şöyle demezler miydi: “Soru sorun evladım, hiç soru sormuyorsunuz. Acaba çok iyi anladığınız için mi sormuyorsunuz yoksa hiçbir şey anlamadığınız için mi?” Genelde ikinci sebepten mütevellit sorulmuyordu sorular. Konuyu anladığımız kabul edilerek geçilirdi üniteler.

Hitabet sonrası gelen soruları cevaplarken, sadece sorunun geldiği yöne bakarak cevap vermek, ikili muhavereye dönüşebileceğinden bütün salonu bundan gayrı tutmamalıdır. Bir dergi editörü, nasıl ki derginin tamamından mesulse, ilk sayfadan da son sayfadan da sorumluysa bir hatip de aynı şekilde salonun en ön sırasındakinden de en arkadakinden de mesuldür. Soruyu bir kişi sorabilir ancak hatip; cevabı bütün salona vermelidir.

Dinleyerek

Soruları cevaplandırırken dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise evvela soruyu iyi dinlemektir. Dinlerken vücut dilinize son derece hâkim olmalısınız. Sorulan soruya dair en ufak bir fikriniz olmayabilir. Ancak bunu dert etmeyin. Endişelendiğinize dair belirtilerde bulunmayın. Gözlerinizi sağa sola kaçırmayın. Başınızı sallayarak panik halinde bir intiba uyandırmayın. Korkmayın, en fazla bilmiyorsunuzdur. Bu da gayet insanî bir durumdur. Meşhur bir hatibin şu sözü, böyle bir durumla karşılaştığınızda aklınıza gelsin ve siz de çekinmeden aynı cevabı verin:

“Hemen cevap verebilecek durumda olduğum için çok memnundum. Derhal cevap verdim ve bilmediğimi söyledim.”

Hoş bir şey değil ancak bunu da bizzat gördüğüm ve yaşadığım için belirtmek istiyorum. Sorulara, sadece soru olarak yaklaşın. Soranlara göre pozisyon almayın. Sizin yönetiminizde bulunan kimselerin sorularını küçümseyerek yabana atmayın; üstünüzdekilerin sorularını da dalkavukluk edercesine cevaplamayın. Alt-üst değil; gözetmeniz gereken tek şey insanlık olsun. İnsanı, insana, insanca ve insanla anlatın.

Tekrar ederek

Eğer sorular kâğıttan aktarılmıyorsa veya salon başkanına, oradan da size iletilmiyorsa; yani doğrudan doğruya dinleyici söz alıp konuşmaya başlıyorsa o soruyu tekrarlamanız faydanıza olacaktır. Bunu yapmakla hem salondaki herkese soruyu duyurmuş hem de cevap verene kadar birkaç saniye kazanmış olacaksınız.

Diyelim ki bunu yapmadınız. Önlerde oturan biri, soruyu sordu ve siz de herkesin duyacağı şekilde tekrarlamadan cevaplamaya başladınız. Tam cümlelerinizin ortasında arkalardan bir ses yükselecektir: “Biz soruyu anlamadık. Neyin cevabını veriyorsunuz?”

Nezaketi koruyarak

Hayatın her anında garibiz, çaresiziz. Her lahza beklenmedik bir hadise ile karşılaşabiliriz. Bu, bir hatip için kürsüde de fevkalade geçerlidir. Dinleyicilerden hiç ummadığınız sorular gelebilir. Şaşırır kalırsınız. Fakat her ne olursa olsun asla nezaketi elden bırakmamalısınız. Unutmayın; size bir şeyler sormak isteyenler, öğrenmek maksadıyla yöneltiyorlar sorularını. Her soru soranı art niyetli addedip belirli bir kefeye koymayın. Velev ki öyle olsunlar; siz, hüsnüzan ile mükellefsiniz. Suizan ile değil.

Elbette; size tokat atana diğer yanağınızı çevirin, demiyorum. Fakat bilin ki bu toprakların bağrında, taş atana gül atanlar yetişmiştir.

Amansız sorularıyla sizi alt etmeye çalışanlar olacaktır. Siz onları hali üzere terk ediyormuş gibi yapın ancak cevabınızı da esirgemeden verin. Nasıl mı?

Soru soranları köşeye sıkıştırmadan, üste çıkmaya çalışmadan, ağız dalaşına girmeden, üst perdeden konuşmadan, bir havaya ve kibre bürünmeden…

Siz, bu sorunuzla aslında şuna varmak istiyorsunuz, şeklinde soru soranın niyetini okumaya kalkmadan…

Siz, bu soruyu sorduğunuza göre şu kitabı okumamışsınız. Size şu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum gibi çocukça ve gülünç bir söyleme düşmeden…

Hatibin iyisi, soruları cevaplarken;

  • Salonun bir noktasına değil; bütününe odaklanır.
  • Soruları dikkatle dinler.
  • Çok katmanlı soruları, parçalara bölerek cevaplandırır.
  • Gerçekleri teferruatsız ve kısaca belirtir.
  • Soruyu cevaplandırırken konuşmasına atıf yapar.
  • Dinleyicilerle tartışmaya girmez.
  • Sorunun cevabını bilmiyorsa bunu açıkça söyler.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı