EdebiyatHikaye ve Günlükler

Hoş Geldin Karga

Görgülü Karga

“İyi bir arkadaş olmadığı zaman yalnızlık en iyi arkadaştır. İyi bir arkadaş olduğu zaman ise yalnızlık en kötü arkadaştır.”

Evimin yakınındaki büyük büyük yapıların arasında küçücük –ama o kadar küçük ki üç bank, irili ufaklı beş ağaç, birinin oturulacak kısmı kopmuş iki salıncak, yukarı aşağı mı yoksa sağa sola mı hareket ettiği belli olmayan bir tahterevalliden ibaret- parkta günâşığı gibi gözlerim kapalı yüzüm güneşte oturuyordum. Başımın üstünden jet hızıyla bir şey geçti. Tam karşımdaki ağacın en yüksek dalına konuverdi. O kadar alçak irtifadan uçmuştu ki rüzgârıyla saçlarım başak tarlası gibi dalgalandı. Dikkatlice baktım. O da yüzünü bana dönmüş bakıyordu. Bir kargaydı bu.

Baş tarafından aşağıya doğru tüyleri dökülmeye durmuş, yüzü kocamış. Fakat gözleri pırıl pırıl, süt mavisiydi; vücuduna inat gepgençti. Bu gözler, bu zekice bakışlar bir yerden tanıdık gelmişti; ama nerden? Beynimin derin çukurundan çıkaramıyordum. Tekrar gözlerimi kapayıp yüzümü güneşe döndüm. Ama aklım kargada, bana bakıp bakmamasında. Ara sıra başımı çevirip o tarafa baktığımda, gözleri tam on ikiden vurmuş gibi gözlerimdeydi. Uzun uzun, derin derin bakıyordu. Tedirgin oldum. Bir ara kalkıp gitmeyi dahi düşündüm.

Havalandı. Gidecek zannettim. Nerde! Geldi, oturduğum bankın bir adım ilerisinde, bu şehrin en güzel ve geniş alanlarından sürgün edilerek bu küçücük yere kadar gelmiş, o geniş alanlara/yeşilliklere kavuşma hayalinin ağırlığıyla boynunu bükmüş “Afet toplanma alanı” yazan tabelaya kondu. Kalktım. İyice tedirgin olmuştum. Oradan uzaklaşmak için ilk adımı atmaya hazırlanırken,

“Said” dedi, “İki dakika daha pinekle hele.”

Hayretimden ne yapacağımı şaşırdım. Duraksadım. İçimdeki bir kuvvet beni istemsizce kalktığım yere oturttu.

“Merhaba Said, nasılsın?” dedi, bet sesini yumuşatmaya çalışarak.

“Merhaba!” diyebildim ancak kem küm ederek.

“Beni tanıdın mı?”

Nereden tanıyacaktım yahu! Sanki tüm arkadaşlarım karga da bu da onlardan biri. Tabii bunu sesli söylemedim. Karga bu, ne yapacağı belli olmaz. Küçükken bir karganın kafama açtığı yara, dikiş iziyle sabit.

“Hayır, tanıyamadım.”

“Ben Karga, Halid’in kargası.”

“Halid mi? Halid’in kargası mı? ‘Süt mavisi, pırıl pırıl, zeka kumkuması’ gözler… Evet, siz, tanıdım sizi. Ama nasıl olur? Bunca zaman… Siz yaşıyorsunuz?”

Şaşırmıştım. Şaşkınlığım karşısında uzun uzun gakladı.

“Bir şey mi dediniz?”

“Hayır, güldüm.”

“Güldünüz mü?

“Şaşacak ne var! Sizin gibi gülecek halimiz yok ya! Hem biz sizden daha edepli gülüyoruz. Söyletme beni!”

Kargayı kızdırmıştım. Ciddileşti.

“Evet, yaşıyorum. Ama epey yaşlandım.”

“Yok yok, siz daha kargasınız. Yani şey, gençsiniz.”

Gönlünü almak istemiştim; fakat gagasının iki yanından gözlerinin altına doğru yüzünde bir çekilme oldu. Bu da son dediğime karşılık buruk bir tebessümdü sanırım. Sonra konuşmaya başladı.

“Yıllar yıllar evveldi. Halid’im iyi bir arkadaş, sarsılmaz bir dosttu. Çok şey konuşmuş, çok şeyi dertleşmiştik onunla. O beni anlar, ben onu anlardım. Dünya fani, veren Allah alır canı! Vadem tamam, burada kalamam dedi, sırttan sırta konarak uçup gitti. Bir adı kaldı geriye, bir de yazdıkları. Ve bir de bu garip…”

Parlak gözleri daha bir parıldamaya başlamıştı. Duygulanmıştı.

“O zamanki günler, o gün için iyi değildi, ama bugün için o günler çok iyiydi. Ar-edep bu kadar bozulmamıştı. Hak-hukuk gözetilirdi az çok. Helal-harama bugünden daha fazla dikkat edilirdi. Neyse bırakalım şimdi bunu; yoksa içinden çıkamayız. Halid gidince, o gün bugün kimseyle arkadaşlık etmedim. Aslında bir iki kişi buldum, ama hiçbiri Halid gibi değildi. Uzatmadım, kısa kestim.

Geçen yine burada efkârlı efkârlı pineklerken gözüme sen çarptın. Elinde bir kitap, kitap da Halid’le benim konuştuklarım. O kadar dalmıştın ki, bilmem ne arıyordun kitabın içinden? Çok duygulandım. Sonra gözlerinin uzaklara bir dalışı vardı ki bana aziz dostumu hatırlattı. Bir şeyleri düzeltme fikrini gördüm gözlerinde. Ve gördüm bir şeyleri düzeltmek için harekete geçme fikrini, Halid gibi kalem tutan ellerinde. Seni izledikçe eski günlerim, ona böyle uzaktan uzağa bakışlarım geldi hatırıma. Sanki karşımda sen değil de o vardı. O… Ah, ne günlerdi o günler.”

Araya kısa bir sükût girdi. Sonra gözlerimin içine baka baka:

“Genç adam, iyi bir arkadaş olmadığı zaman, yalnızlık en iyi arkadaştır. Bunu Halid gidince anladım. İyi bir arkadaş olduğu zaman ise yalnızlık en kötü arkadaştır. Bunu da seni görünce anladım. Yani öyle bir his uyandırdın bende. Gördüklerim, duyduklarım o kadar çoğaldı ki dertleşeceğim bir refik lazım.”

“Refik mi?” Hemen atıldım.

“Ben sana arkadaş olurum! Benimle dertleş! Yani istersen tabi.”

Yüzüne muzip bir tebessüm kondurdu.

“Ben Refik dedim genç adam, arkadaş değil. Refik, arkadaşlığın ötesidir, bilmez misin? Neyse, bugün mühim bir işim var. Gitmem gerek. Yarın konuşalım.”

“Buraya mı geleyim?”

“Hayır, evinin orada buluşuruz.”

“O zaman adresi vereyim.”

“Gerek yok, biliyorum.”

“Nasıl?”

“Geçen hafta seni takip ettim. Adres aklımda. Arka odanın orası müsait. Saat 10.00’da. Yarın!”

“Hey mübarek! Fındık kadar kafasının altında ne cevher varmış.”

Dudaklarımdan belli belirsiz dökülmüştü.

“Efendim?”

“Tamam tamam, olur.”

Kanadını uzattı. Musafaha edecek zannettim. Ben de elimi uzattım. Artık ne düşündü, bilmiyorum. Kanadını hızla çekti, uçup gitti.

İnsanoğlu ne de olsa, güven olmaz diye mi düşünmüştü acaba?

Arkasından bağırdım.

“Unutma sakın! Yarın bekliyorum 10. 00’da. Selametle…”

Kitaptan az çok tanıdıysam bu kargayı, tenkit edeceği bir şey görsün yeter ki, konuştukça konuşur.

Heyecanlandım.

Ne iyi etti de geldi.

Hoş geldin Karga, hoş geldin!

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı