Hikaye ve Günlükler

Hürriyetin özgür tutsakları!

Görgülü Karga

Demek siz kuşları tutar kafese mahkûm ederdiniz ha! Bak sen görüyor musun şu ilahi adaleti. Nasıl da görünmez bir el, hepinizi teker teker tutup tıktı evinize. Şimdi sokaklar, caddeler, meydanlar, sahiller hayvanlara kaldı da kafeslerden yükselen hayvân-ı nâtıkların ötüşlerini dinleyerek mest oluyorlar.”

Anlaşılan muzipliği bugün kargamın üzerinde. Konuşmasını sürdürdü.

“Özgür olduğunu, her şeye hükmettiğini sananlar, hani nerede? İnsanî değerleri değil de bedenlerini yüceltenler, şimdi ne halde? Meğer hemen tutulacak kadar çelimsiz, hükmünün üzerinde unuttuğu hüküm karşısında da ne kadar mahkûm, ne kadar acizmişler. Küçücük, gözle görülmeyecek kadar ufacık bir mendebura karşı bütün dünya bir oldu da üstesinden gelemedi, hal çaresi bulamadı. Öyle görünüyor ki sonunda bu işe biz el atacağız. Karga ulemasından bir heyet kurup bu illeti defetmek için çare arayacağız. Yoksa sizden bir şey olacağı yok.”

“Bu kadar maharetlisiniz madem, ne durursunuz. Koyulun çalışmaya. Bugün bize, yarın size. Gün olur da bilinmeyen bir illet size musallat olursa, bütün insanlık minnettarlığını sizin için canhıraş çalışarak, varını yoğunu seferber ederek gösterecektir.”

“Gördük!”

“Efendim?”

“Yanlış söyledin. Dün bizeydi, bugün size. O zaman siz ne yaptınız, biliyor musun? Binlerce hayvancağızı itlaf ettiniz. Niçin yaptığınızı da söyleyeyim de kendinizle gurur duyun, mağrur olun. Kendinizin yaşaması için. Evet, kendinizi yaşatmak için, hiç acımadan baş ve işaret parmağınızla bir mumun fitilindeki alevi söndürür gibi söndürdünüz onca hayvancağızın yaşamını. Ne gerek vardı yaşatmak için uğraşmaya değil mi, böyle kesin bir çözüm varken. Kuş gribiymiş… Peh! En acısı da neydi biliyor musun? Bunun aslında büyük bir yalandan ibaret olduğunu söylemeye başlamanızdı. Bazılarının entrikaları yüzünden olan onca zavallıcığa oldu. Biz o günleri unutmadık.”

“Kargaların kindar olduğunu duymuştum da inanmamıştım. Ama şimdi… (Derin bir iç çektim.) Hakikaten dedikleri kadar varmışsınız.”

“Biz miyiz kindar? Dilinizde bir tabir var ya hani ‘Buna kargalar bile güler’. İşte bu söz, o sözlerden. Bizlerle sizleri yan yana koysalar, inan, yetmiş defa zemzemle yunmuş yıkanmış gibi dururuz yanınızda. Siz varken bizim esamemiz okunmaz. Az önce söylediklerim, kin güttüğümden değildi. Herkesin kapatmaya çalıştıkça kapanmayan bir yarası vardır, içerde bir yerlerde. Biri dokunur da bu yara acımaya başlarsa, kimse gizleyemez acısını. Sen de hiç kapanmayan yarama tuzlu su damlattın. Tüm o söylediklerimin hepsi, bu yaramın acısından başka bir şey değildi. İçimde zerre kadar kin varsa şuradan şuraya uçmak nasip olmasın.”

“Aman kargam ne dersin öyle. Şeytanın kulağına kurşun.”

Bu sözler hem benim hem de kargamın gerilen sinir tellerini gevşetip rahatlatmıştı. Kargam, muzipliğini tekrar takınarak,

“Anlat bakalım, bir kafese tıkılı kalmak nasılmış? Yediğin içtiğinden lezzet duyabiliyor musun? Malum, hürriyetini yitirene, yediği içtiği her şey zehir zıkkım olur da.”

“Ben halis muhlis kafes kuşuyum sevgili kargam, biliyorsun. Dışarıda pek fazla gezinmeyi sevmem. Hızlıca yapacaklarımı yapar, işlerimi halleder, -kanatlarım yok ama- uçarcasına yuvama dönerim. Özgürlük dışarıda olmak, dışarıda gezinmek de değildir. Şeytan, bir gün elindeki farklı farklı tasmalarla bir yerden geçiyormuş da onu gören biri meraklı meraklı sormuş: ‘O elindeki tasmalarla ne yapıyorsun?’ diye. Şeytan, ‘Bende herkese göre bir tasma bulunur. Takıp istediğimi istediğim yere çeker götürür, sürüklerim.’ demiş. Adam iyice meraklanmış: ‘Ee hadi göster bakalım, benimki hangisi?’ Şeytan adamın ahmaklığına gülerek, ‘Merak etme sen. Ben senin gibileri tasmasız da götürürüm.’ demiş. O hesap ki herkesin boynunda bir tasma var. Herkes bir şeylerin esiri, bir şeylere mahkûm. Bu mudur özgürlük! İstenildiği kadar dışarıda gezilip dolaşılsın, tasma boyunda olduğu sürece hiç kimse hiçbir zaman özgür değildir. Asıl hürriyet, boyundaki tasmayı çıkarabilme hünerini gösterebilmektir.”

Kargam, söylediklerimi onaylar mahiyette başını salladı.

“Tuhaf varlıklarsınız, vesselam. İbret alma melekenizi köreltmişsiniz. Başınıza bir musibet gelmese, dua kapısını tıklatacağınız yok. Şimdi herkeste bir telaş, bir korku, az da olsa hal ve hareketlerinde bir düzelme var. Yıllarca unuttukları vicdanlarının, bir sesinin olduğunu hatırladılar. Ama nereye kadar? Bu musibet kalktıktan sonra herkes kaldığı, bıraktığı yerden devam edecek hayatlarına.  Hiçbir şey olmamış, yaşanmamış gibi. Vicdanlar bir süreye kadar acıyacak, sıkışacak, içinde oldukları bedenlerin yanlış, fena şeylere yeltendiği zaman. Ama sadece bir süreye kadar. Çünkü insanlar, vicdanlarının sesine kulak asmak yerine, ilk yapacakları şey o sesi susturacak bir sebep bulmaya çalışmak olacak. Kendilerine yalan söyleyecekler, kendilerini kandıracaklar. Vicdanlar derin bir sessizliğe gömülüp üzeri kapatılacak. Bedenlerde sadece bir kütle halinde ağırlık yapmaktan başka bir işe yaramayacak. Eli vicdana götürmenin, vicdanla baş başa kalmanın bir anlamı kalmayacak yine. Çünkü yapılan fenalıklar, vicdan mahkemesinin kapısının önüne taştan duvar olacak. Kimse içeriye girip kendini, yaptıklarını vicdan mahkemesinde yargılamayacak ve yapılan hataların, yanlışlıkların, fenalıkların bir cezası olarak vicdan azabının acısını duymayacak. Ne kadar kötü! Sonra herkesin boynunda -senin dediğin gibi- bir tasma. Çünkü vicdanlar sesini yitirmiştir. Vicdanının sesini kaybeden, hürriyetin özgür tutsağıdır!”

Kargam, kısa bir susuşun ardından herkesin, sanki bütün insanlığın duymasını ister gibi gözlerini semaya dikerek “Hürriyetin, özgür tutsakları!” diye gürledi. Ben de kafamı, kargamın dediklerini noktası noktasına onaylar mahiyette salladım. Kargam, mühim bir laf etmişti. Çoğu şeyin istisnası olduğu gibi bunun da istisnası olabilirdi elbet; ama ekseri kendini hür zanneden tutsaktı. Farkında olsa da olmasa da bir şeylerin tutsağı… İnsan kötü alışkanlıklarına gem vurmadıkça, alıştığı kötü alışkanlıklar insana gem vuracak ve bu prangalardan kurtulmadıkça da hep esir hayatı yaşayacak. Her ne kadar özgürmüş gibi gözükse de. Çünkü özgürlüğün dışla değil, içle ilişiği daha çoktur. Ruhun kır atıdır özgürlük. Şayet ruh, bu ata binip bütün azalara hükmederse, istedikleri kadar bedeni derdest etsinler; insan yine de özgürdür. Kötü alışkanlıkların boynuna urgan geçirildiğinde ruh özgürleşir. Fakat ruh bu ata binemez, kendi dünyasında esir yaşarsa, insana dünyaları verseler de insan yine tutsaktır, yine tutsaktır.

“Hayrola, nerelere kanat çırptın?”

Dalıp gittiğim yerden kargamın bu sözleri beni çekip çıkardı.

“Hiç,” dedim, “senin dediklerini düşünüyordum.”

“İyi bakalım, ayrılık saati ötmeye başladı. (Kargam bunu demekle kulağımıza birkaç defa çalınan gak sesini kastediyordu. Yenge hanım olmalı.) Ben uçayım artık.”

Bu sefer muzipliği takınan ben oldum. Gülümsedim.

“Kendine iyi bak sevgili kargam. Yenge hanıma hürmetler. Görüşürüz.”

“İnşallah.”

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı