Genç Hayat

Huy Mücadelesi

9 aylık güzel bir yolculuğa çıkmıştık. Hep söylenen, tekrarlanan, hatırlanan, bizden öncekilerden söz edilerek: “Bakın o da oradan geldi.” denilen bir eğitim, öğretim, tedrisat, kemâlât halkasında idik.
Elimizde bavullarla her birerimiz farklı coğrafyalardan gelmiştik. Renkler farklıydı. Gözler farklıydı.

Fakat kalpler… Kalpler aynıydı…

Herkes aynı meşakkatli ilim yolculuklarından geçmiş, adeta imbikten damıtıla damıtıla İstanbul’da bir binanın çatısı altında toplanmıştı. Ben de o çatının altında toplananlardan biriydim sadece.
Uzun yoldan gelmiştim. Yorgundum. Ancak muayyen bir vakitle hudutları çizilmiş; yeniden doğuşu temsil eden mukaddes günlerin her lahzasını dolu dolu yaşama arzusu, yorgunluğumu bastırıyordu.
İlk günler, herhangi bir yere gittiğinizdeki ilk günler gibiydi. Alışma evresi, uyum sağlama süreci rutindi. Dolaplar, elbiseler, genel akış, umumî hatırlatmalar ve yeni tanışıklıklar…

Birkaç hafta içerisinde sistem sağlanmış, dirlik düzen temin edilmiş ve taşlar yerine oturmuştu. Artık bu güzel ilim yolculuğunun ilk dersleri başlayacaktı. Herkesin sabit bir yeri olduğundan birkaç kez yanyana oturduğumuz insanlarla samimiyetimiz artıyordu. Yanımda oturan arkadaşımın mavi kaplıkla kapladığı kitabının ilk sayfasında pembe yapıştırıcı kâğıtla yazdığı not gözüme ilişti. Şöyle yazıyordu notta:
“Hiç kimseye ve hiçbir işe karışma.”

Çok tuhaf geldi bana bu not. Bir insan kendisine birçok mevzuda not yazabilirdi de böylesini daha önce hiç görmemiştim. Sordum: “Bu nedir?” diye.

Kendisi için yazdığı önemli bir not olduğunu söyledi. “İyi de buna ne gerek var?” dedim.
“Şimdi sana nasıl anlatayım ki? Zamanla anlayabileceğin bir durum; inşallah bu nota sadık kalırım da anlamazsın.” dedi.

Söylediklerinden bir mana çıkaramadım. Ders de başlamak üzereydi. Konunun üzerinde fazla durmadan kitabıma yöneldim. Alt tarafı bir nottu benim için; ne diye böyle tuhaf söylemlere girilmişti ki?
Gel zaman git zaman, ortam ısındı. Herkes birbirini daha iyi tanımaya, hoş muhabbetler de artmaya başladı. Fakat o, sakinliğini koruyordu. Herkesle arasında belli bir mesafe tutmaya çalışıyordu. Belirli bir alan çizmişti sanki kendisine ve o alanda, kendinden başkasına yer yoktu. Yaklaşmaya çalışanı güzel bir dille reddediyordu. Biraz alaka göstereni tatlı bir tebessümle geçiştirip kitaplarına yöneliyordu. Dervişane bir hayat benimsemeye çalıştığı, her halinden anlaşılıyordu.

Her ne kadar kendini böyle soyutlamaya çalışsa, burada geçireceği kısıtlı zamanı çok iyi değerlendirmeyi hedeflese de aynı çatının altındaki konuşmalardan, ortak yaşam alanlarındaki bazı tuhaflıklarından kaçınamıyordu.

İnsanların, bazı kimseler hakkındaki müspet-menfî söylemlerini duymamaya çalışıyor ama duyuyordu. Bir de hiç konuşmamaya çalışmasına rağmen ısrarla gelip ona fikrini soranlar yok muydu? Ben en çok onlara öfkeleniyordum.

Bir gün ortak kullanılan çamaşır makinalarından birinin şirazeden çıkarcasına döndüğünü görünce dayanamadı. Akabinde bir de kurutma makinası arızalanınca hepten darlandı. Derken yemekhanedeki bazı kurallara riayet etmeyenler dikkatini çeker oldu. Nihayet bir gün; birisinin, seher vakti amansız bağırıp çağırmasıyla uyuklayanların zıpladığını görünce artık o da daha ilk dersten kitabının başına iliştirdiği nota yenik düştü.

Onun ilk defa orada ayağa kalktığını ve sert bir şekilde konuştuğunu gördüm. Bu konuşma, adeta bundan sonraki konuşmalarına da kapı aralayacak türdendi. Hatta konuşma değil; manifestoydu. Çünkü kimsenin cesaret edip ses çıkaramadığı şahsa karşı ayağa kalktı ve dedi ki:

“Bu saatte insanlar bir şeylerle meşgulken utanmıyor musunuz böyle bağırıp çağırmaya? Sizin işiniz yok mu?”

Herkes şok olmuştu. Başta da o bağıran. Çünkü kimsenin karşılık vermeyeceğini biliyordu. Böyle bir tepkiyi asla tahmin etmiyordu. Fakat bir kişi çıkmıştı işte ve o kişi bundan sonra yapılan her şeyde söz alacaktı.
“O öyle olmaz, böyle olmalı, diyecek; hayır siz yanlış düşünüyorsunuz bu mevzunun aslı budur” diye fikir beyan edecekti. Bunlarla da yetinmeyecek; çaya karışıp çaycıya, suya karışıp sucuya, temizliğe karışıp temizlikçiye, çamaşırhaneye karışıp çamaşırcıya, bulaşıkhaneye karışıp bulaşıkçıya sataşacak, dolaşacaktı.
Herkes, onun bu karışmalarından ve sonradan konuşmaya başlamasına rağmen sözü dinlenen biri olmasından hem rahatsız hem de memnundu.

Rahatsızlardı. Çünkü işlerine birisinin karışması, haliyle nefislerine ağır geliyor ve bundan hoşlanmıyorlardı.
Memnunlardı. Çünkü böylelikle bir iş bile hatalı değildi. Her şey tıkır tıkır işliyor ve herkes bundan memnun kalıyordu.

İyi, güzel, hoş olan her şeyde onun parmağı hissediliyordu. Bir şeylerle çarpışmayı, mücadele etmeyi seviyor fakat bütün bunlar olurken asıl gayeden uzaklaşıyordu. O kitabın ilk sayfasına yazdığı cümlenin sebebi hikmetini anlamıştım. Bana, daha o gün; “inşallah anlamak durumunda kalmazsın” dediğini hatırladım. Kendine söz geçiremeyen, etrafına duyarsız kalamayan bir insanın, kendi kendine yaptığı bir dizginlemeden başka bir şey değildi o not. Anlatamamıştı. “Zamanla anlarsın ancak anlamaman temennisiyle” demişti.

Temennisi gerçekleşmedi. Ne yazık ki anladım. “Demek ki insanlar; karakterler, huylar, ruhlar böyle” dedim. Çünkü ne yaparsa yapsın, ne kadar çabalarsa çabalasın, insan sıyrılamıyor kendi huyundan…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı