Kişisel GelişimKültür Sanat

İhtiyarlamaktan Neden Korkuyoruz?

Bir zamanlar aksakallı dedeler ve nasihat ehli bilge kişilerin devri idi. Gençlerin enerjisi ihtiyarların tecrübesiyle birleşirdi. Bilge ihtiyarların nasihatlerini alan gençler, nice başarı hikâyeleri ve numune hayatlar meydana getirmişlerdi. Gençlik sermayesiyle dolu bir ömür, ihtiyarlığın sefasını sürmek içindi.

Şimdilerde ise bu devir bitti. Artık gençler yaşlanmak istemiyor, bunun aksine ihtiyarlar gençleşmek istiyor. Gençler genç kalmak için, ihtiyarlar da gençleşmek için şekilden şekile giriyor. Gençleşme hastalığı ihtiyarlığın kıymetini aldı götürdü.

Hakkıyla ihtiyarlayıp nasihat ehli olmak isteyen ihtiyarlar bir köşeye çekilen işe yaramazlar olarak eleştiriliyor. Oysa ömrün hakkını vermiş nasihat ehli ihtiyar, çevresinde bir kılavuz, genç dimağlara bir rehber, model bir şahsiyettir.

Model şahsiyetlerden biri de Fatih Sultan Mehmet’in babası Gazi Sultan Murat Han. Ömrünün hakkını vermiş bu nasihat ehli değerli ihtiyar Murat Han evladı Mehmet’e anlattığı nasihatlerle İstanbul’u fethedecek nesillere nasıl ufuk olunacağını gösteriyor bize. Çocukluk, gençlik ve ergenlik çağlarındaki insanlar için ayrı ayrı nasihatlerde bulunan Murat  Han’ın insanlara yön veren bu sözleri Çamlıca Basım Yayın tarafından günümüz türkçesi ile yayınlandı. Bu kitaptan ihtiyarlığa övgü bölümünü sizinle paylaşıyoruz.

“Ölüm Sadece İhtiyarlar İçin Değildir”

“Allah (c.c.) insanoğlunu bu dünyaya nihayet ölmek için göndermiştir. Ölüm ihtiyarlıkta da, gençlikte de vuku bulur. Gençlik yahut ihtiyarlığın bunda bir tesiri yoktur. İhtiyarlar ölür ama gençler ölmez demek doğru olmaz. Belki hadiseye hakikat nazarıyla bakılsa gençler ve yiğitler ihtiyarlara oranla daha fazla ölmektedirler.

“Çocukluk, gençlik, olgunluk yahut yaşlılık çağlarının her birinin kendine mahsus belli sınırları, önceden tespit edilmiş süreleri vardır. İhtiyarlığın sınır ve sonu er mi olur, geç mi olur; belli değildir. Bunları yalnız Allah (c.c.) bilir.

“Bir adam ne kadar bitkin, ne kadar yaşlı olursa olsun, benim bir yıllık ömrüm kalmadı, diyemez. Bunun için, bir yıllık ihtiyacı neyse, onu tedarike çalışır. O bir yıl geçtikten sonra, daha sonraki yılın ihtiyaçlarını karşılamaya koyulur.

“İhtiyarlar, aynı zamanda, insan tabiatına ters düşen bütün olumsuzluklardan da uzak durmaktadırlar. Karada sefere çıkmazlar, denize açılmazlar ki, kazaya uğramasınlar. Bunun gibi, yeme, içme ve işlerinde aşırılığa, israfa kaçmazlar, böylece kendilerini zarardan korumuş olurlar. Zira bu kimseler bu türlü hayata ihtiyarlıkları deminde ermişlerdir ve dolayısıyla gençlerden fazla ömür ümidi için sebepleri vardır.

“Ve bir kimse gençliğinde Allah’ın emir ve yasaklarına uyarak yaşamasını sürdürüp bu şekilde ihtiyarlığa erse, sonra da bu keder ve acılıklarla dolu dünyadan kurtulup, öte dünyaya göçse, orada da, yukarıda sıraladığımız sayısız hediye ve nimetlere sahip olsa, ihtiyarlamış olmasının ne gibi bir zararı olur?” 

Güçleri Azalsa da Nasihatleri Yeter

İhtiyarlar, bir gemide oturmuş dümenciye benzerler; görenler o hiçbir hizmete karışmaz sanır. Zira diğerleri bir aşağı, bir yukarı gezip dururlar; kimi yelken toplar, kimi su çeker, kimi ipleri bağlar, kimi de serene çıkar; fakat dümenci olduğu yerde durur. Görenlerin haberi yoktur ki, bu işleri idare eden odur. Diğerlerinin yaptığı iyi kötü her şey dümencinin elindedir. Dümenci, gemiyi gereği gibi iyi kullanamazsa, gemi karaya oturur; o zaman da bütün zahmetler zayi olup gider. İşte ihtiyarlar da bir aşağı, bir yukarı yürümekte, gerçi gençler gibi olamazlar, ama akıl ve firasette daima onların yardımcılarıdırlar. Bir genç iyilik yapsa bu iyilik de pirlerin nasihati iledir. 

İhtiyarlar Hastalığı Gençliklerinden Getirirler 

Derler ki ihtiyarlar her vakit hastadır. Buna şöyle cevap verilir:

Bunda, yâni hastalıkların meydana gelmesinde, hayatın hiçbir suçu yoktur. Bütün suç, perhizsiz yaşayan insanoğlunundur. Yemek içmek, cinsî münasebet yahut benzeri hususlarda kendilerini kontrol altına almamışlardır. Haliyle bütün bunlar insan bedenini zayıf düşürür, ihtiyarlık gelip yetiştiği zaman bedeni bitkin ve rezil, işe yaramaz bir durumda bulur. Bu durumda, ihtiyarlık öyle bir vücuda gelip çatmıştır ki, vücudun ona hürmet etmeğe bile gücü yoktur.

Nitekim senin imrahorun (at bakıcısı) sana binmek üzere bir at getirse ve o at da arık ve mecalsiz olsa suç senin değil; ata bakanın, onu tımar edenindir. Zira sana sadece binmek düşer, bakımıyla ilgilenmek, tımar edenlerin işidir.

Beni böyle sapasağlam olarak ihtiyarlığa ulaştıran ve çok faydalı iki şeyi tecrübe ettim. Bunlardan biri, her zaman az yemek yemem; diğeriyse, yediklerimi sindirmek için ister sabah, ister akşam, bulunduğum yerde durmayıp, bazen atla, bazen de yaya olarak gezip dolaşmamdır.

İhtiyarların Kendine Göre Muhabbet Anlayışları Vardır

Zevk, sefa ve eğlencelerden gittikçe uzaklaşıyoruz, derler. Bahsettikleri bu zevk ve eğlenceleri, gençler sürerler. Biz de gençlerin zevk ve eğlencelerinin ihtiyarların eğlencelerine benzediğini söylemedik. Aksine ihtiyarlara mahsus, yalnızca onların tadabileceği zevkler vardır ve bu zevkler gençlerin tattıklarından defalarca üstündür.

Şimdi, ben bu ihtiyarlığımda, gençlik yaşlarımda ayrı bir tat aldığım yemekten içmekten, cinsî münasebet ve güzellerden şu an hazzetmediğimi biliyorum. Bu gibi şeylerden uzak olduğum için huzursuz da değilim; bilâkis, huzurluyum ve bu ihtiyarlığa binlerce minnet ve şükran duyuyorum. Zira beni çokça yiyip içmekten, nefsin sıkıştırma ve kararsızlığından alıkoymuştur. İpini koparan bir aygır gibi kâh o yöne kâh bu yöne koşup rezillik yapmaktan kurtarmıştır beni ihtiyarlık. Bu hal akıl sahipleri katında bir ayıptır ve saklanması gerektir. Gençliğin böyle rezillikleri de vardır.

Hayatımın bu son deminde, benimle dostluğu olan ve beni can u gönülden seven kimselerle sohbet etmek bir zevk ve sefadır benim için. Nitekim geçenlerde vefat eden odabaşı ve onun gibi dostlarımla bunun gibi birçok konuşmalarımız olmuştur. Onlarla, bu konuşmalar dolayısıyla öyle bir dostluk kurmuştuk ki, güya kardeş gibiydik. Fakat onlar da, bizimle olan bu samimî ilişkilerinden ötürü gurura kapılmamışlardı, eskiden olduğu gibi hizmetlerini gereği gibi yaparlardı. Ben, halkımın konuştuğu her şeyi, onların dilinde benim hakkımda ne dedikodular dolaştığını bu kimselerden duyar ve töhmetten sakınırdım. Kısaca, şu ihtiyarlık günlerimde bu kişilerle olan gösterişsiz sohbet ve candan ilişkilerimizden duyduğum tadı, gençlik günlerimde duymadım.

İhtiyarlığımda duymakta olduğum diğer bir zevkim de, içindeki meyve ağaçlarını bizzat diktiğim sarayın bahçesinde gezmektir. Şimdi, bu ağaçların her biri kararını bulmuş ve güzel yemişler veriyorlar. Gençlikte diktiğim ağaçların meyvelerini yiyorum şimdi. Bu ağaçları dikerken yanımda bulunan kimseler vardı, bunların çoğu bugün hâlâ sağ olup yaşlanmış durumdadırlar. Ara sıra onları da yanıma alır, gelir bahçeyi birlikte dolaşır, ağaçlara bakar ve onlara bu ağaçların meyvelerinden ikram ederim. İşte bu bahçedeki kendi elimle diktiğim, benzersiz meyveler veren ağaçlar kendi öz oğullarım gibi, diğerleriyse bana sair halkım gibidir.

Bu güzel kokulu ve tatlı yemişlerden, Allah’ın eserini ibretle seyrettiğim için, o derece lezzet ve sefa elde ederim ki gençler anlayamaz. Gençlerin anlayışları heva ve hevesten öteye geçmez; lezzetleri nefsânîdir ve sonunda zararını görürler. Bizim aldığımız lezzetlerse, tamamıyla ruhanîdir; kavrayışımız ise hakikidir. Biz de bunun nice faydasını görsek gerek.

İhtiyarlıktan kaçma hastalığının temelinde dört hususun olduğunu vurgulayan Murat Han, insanların neden ihtiyarlamaktan korktuklarını şöyle sıralıyor:

  • Ölüme yakınlaştıklarını düşündükleri için;
  • Güç ve kuvvetleri azaldığı için;
  • Hastalanmaktan korktukları için;
  • Zevk ve sefadan uzak kalacakları için.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu