İnsan İncitmeyen Karıncalardan, Karınca İnciten İnsanlara

0

Bir hakâyıkhânedir âlem ki, hüsnü, ser-be-ser

Bin hakikat keşfeder, hak-bîn olan, bir mûrdan

(Hüseyin Hüsnü)

(Kâinat baştanbaşa hakikatler ve güzelliklerle dolu bir yerdir. Hakkı ve hakikati görmek isteyen, bir karıncayı seyretse, ondan bile bin türlü hakikat keşfeder.)

En son ne zaman bir karınca yuvası gördünüz? Çünkü “Bir karıncayı bile incitmezdi” ifadesi karınca görenlere söylenmişti. Çocukluğunda karınca görmeyenler mi incitiyor insanları. Ya da karıncayı incitenler bir ah mı taşıyor da gönül sırçasını kırıveriyor.

İnsanlar ateşe atarken o su taşıdı

Bir çocuk karınca yuvasını seyretmekle ne keşfedebilirdi ki? Karınca kararınca, kendi miktarınca bir tasvir edelim. Bir karınca yuvasını izlerken onların iki dünyası olduğunu görürsünüz. İç ve dış dünyası. İç dünyalarını tetkik etmek endoskopik kameralar ile mümkün ve biraz da teknik, pahalı malzemeler gereklidir.

İnsanoğlu asırlardır karıncanın hep dış dünyası ile yaşadı. Tabi kendi dış dünyası ile. Ancak karıncanın dış dünyası iç dünyamızda çok hikmet pırıltıları ve ibret alınacak misaller bıraktı. Hazreti İbrahim ateşe atıldığında o minicik ağzına sığdırabildiği kadar su alırken verdiği cevap, gayreti ve hakkın tarafında olduğunu nakşetti iç dünyamıza. Nemrut ve avanesi, Hazreti Alllah’ın Halilim dediği peygamberini incitirken karıncalar incitmedi. “Ulaşamazsam da yetişemezsem de hiç olmazsa o uğurda ölürüm, ağzımdaki su kimin tarafında olduğumu belli eder.” deyiverdi.

Karıncalar insanın hep yanındaydı

Nasıl mı? Biraz geriye gidelim, tarım ile haşır neşir olduğumuz zamanlara. Ayağımız toprağa basıyordu. Ekinler derilip harmanlar kalktığında yere düşen taneler bilerek toplanmazdı. ‘Kuş-gurap hakkı’ olarak bırakılırdı. Karıncalar da payını alırdı. Ağustos sıcağında kendi ağırlığının üç katı buğday tanesini sırtına vurup yuvasına taşırdı. Çocuklar ise karıncaların çalışkanlığına bakıp bu sıcakta neden uğraşırlar ki diye sual ederlerdi. Babaları “Alın teri işte böyle bir şey, helal kazanmak kolay değil” derdi.

Çocuklar, karıncayı takibe devam ettiler. Annelerinin sofra silktikleri yerde gördüler. Ekmek kırıntılarını yuvalarına taşıyorlardı. Karıcalar iyi bir temizlikçi idi, insanların sofrada arta kalan kırıntıları yemesi gerekirken onlar bu işin gönüllüsü idi. Deyim yerindeyse israfı, hürmetsizliği, dolayısıyla günaha giden yolu temizliyorlardı.

Karıncalar bazen bir hadiseyi haber verirdi. Eve giden bir karınca hattı bunun bariz alameti idi. Anneler, hanımlar “Bir şeyin ağzı açık kalmış ya da fare buğday çuvalını delmiş, ya da bir yerde böcek ölmüş ona geliyorlardır.” deyip tedbir alırdı. Kusuru karıncada bulup, onları incitecek ilaçlar ile zehirlemezlerdi.

Karıncanın hakkı ne idi?

Avrupa’da vebadan karıncalar da zarar görürken, Osmanlı coğrafyasında hükümdarın sarayının ağacını hem de kendi eli ile diktiği ağacı karıncalar mesken tutmuştu. Çaresi çoktan belli idi. Kireç ile onları oradan uzaklaştırmaktı. Padişah, hükmünü şeyhülislamından fetva ile sordu. İşte sual işte o muazzam cevap:

Kanuni Sultan Süleyman:

Dırahta ger ziyan etse karınca,

Günahı var mıdır ânı kırınca?

Kadı Ebussuud Efendi:

Yarın Hakk’ın dîvânına varınca Süleyman’dan hakkın alır karınca!

Ve divan edebiyatımıza bir beyit daha bıraktı karınca:

Hukuk sahibi mûr olsa da Süleyman’dır Kişi mukaddes olur hakka istinadı kadar (Âsaf)

Hukuk sahibi minik bir karınca olsa da sözü hareket ve muamelesinde hakka dayandığı kadar, Hazret-i Süleyman gibi değer görür, saygı kazanırdı. Kişinin saygıya layık olmasının ölçüsü hakka istinat etmekti. O yüzdendir ki karıncanın hakkı nedir, diye bu topraklarda şeyhülislama sual edildi.

Bizi beton ayırdı

Sarayların avlusunda bile karınca saracak bir ağaç varken betonlar bitiverdi birden yanı başımızda. Karıncalar toprağın altında yaşamaya devam etti. Topraktan kopmadılar. İlk set beton duvar ile örüldü. Karınca eve saldıran erzak düşmanı bir canavar gibi görüldü. Yol kenarlarındaki yuvaları makinelerle düzlendi, asfaltlandı. Basmaya incitmeye kıyamadığımız karınca incitildi. Öldürülmeye teşebbüs edildi.

Karıncaya ikram edecek nemiz kaldı?

İnsanın ayağı topraktan çekilince karıncayı görmez oldu gözleri. Göğe doğru yükselmeye, gökdelenlerde yaşamaya, yaşlanmaya başladı. O kadar yüksekliğe karıncalar niye çıksın ki? Çünkü evde ambar yoktu, doğal buğday, doğal şeker yoktu. Ev ağzına kadar erzak dolu olsa da karınca acından evde ölebilirdi. Doğal kalabilen karınca elbette doğal olanı yerdi. Ondandır ki karınca evlere uğramaz oldu. Hem karıncanın hakkını, ‘kuş-gurab’ payını düşünen kalmış mıydı!

Karınca, kararınca yaşadı

En önemlisi, karıncanın küçüklüğü unutulunca para hırsı ile büyüdü gözler. Ve cimrilik, eli kapalılık ‘Cimrilerin eli ancak karınca gözü kadar açıktır.’ sözünü söyletti. Karınca duası asılan evler, karınca zehiri ile korunur oldu. Para hırsı ve menfaatçilik ‘karıncadan yağ çıkarıp satar’ tabirini ortaya çıkardı. Malum ki karınca sürekli hareket ettiği için yağdan çok kas yapmıştı. Bu hareketliği ‘Nerde hareket orada bereket’ dedirtti. Çok çalışmak ile misal gösterilen karıncalar insanoğlu kadar hırslı olmadı hiçbir zaman. Değirmen basmadı, ambarları boşaltmadı. Yeraltı bizimdir deyip bütün her yere yuva yapmadı, çukur kazmadı. İnsanın ayağını kaydırmadı, insanı incitmedi. Tek düsturu vardı, belliydi zaten: ‘Karınca kararınca’ yaşamaktı, ne eksik ne fazla.

Her Biri Ayrı Görevde

1. Bal karıncaları

Yaprak bitlerinden aldıkları şekerli sıvı ve bitki nektarlarıyla beslenirler. İşçiler, balı yuvalarına getirdikten sonra vücutlarının alt kısımlarını şişirerek, bal kesesi haline gelmiş karıncaların ağzına boşaltırlar. Uzun ve çiçeksiz geçen kurak mevsim boyunca, koloni için canlı kiler görevi görürler.

2. Yaprak kesenler: Attalar

Bu karıncalar çeneleriyle kestikleri yaprak parçalarını, başlarının üstünde, yuvalarına taşırlar. Attalar, yaprak parçalarını çiğneyerek lapa haline getirirler ve özel odalarda bu lapalarda mantar yetiştirirler.

3. Ordu karıncaları

Tropikal iklim bölgelerinde bulunan ve etle beslenen bu karıncalar, düzenli bir ordu gibi hareket ederler. Ordu karıncaları kördür ve güneş ışığından etkilenip öldükleri için, gece ya da gölgelik yerlerde ortaya çıkarlar.

Sabit bir yuvaları yoktur. Yuvaya ihtiyaç duydukları zaman birbirlerinin ayaklarından tutunurlar ve tamamen karıncalardan oluşan bir yuva haline gelirler. Yuvaların ortasında da kraliçe ve yumurtalar bulunur. Daha sonra yuva çözülür ve yeniden ilerlemeye devam ederler.

4. Ateş karıncaları

Küçük kırmızı bir karınca türü olan ateş karıncaları son derece saldırgandırlar. Sürüngenleri ve küçük hayvanları, zehirli iğneleriyle sokarak öldürürler. İnsanlarda ise, alerjik şoklara sebep olurlar.

5. Hasat karıncaları

Topladıkları tohumları özel ambarlarına taşırlar. Tohumlar yemek olarak kullanılmaz, işçi karıncalar tarafından çiğnenir ve bir çeşit karınca ekmeği hazırlanır. Tükürüklerinde bulunan enzimler sayesinde nişastadan şeker elde ederler. Kurak mevsimlerde, larvaların ve diğer karıncaların beslenmesi, bu şekerle sağlanır.

6. Dokumacı karıncalar

Ağaçların üzerinde, yapraklardan yaptıkları yuvaların içinde yaşarlar. Özel olarak yetiştirilmiş, diğerlerine göre daha küçük boyutlardaki larvalar yaprağın birbirine tutturulmasında kullanılır. Larvalar, ağızlarının altındaki bir bölümden, ipek salgılamaya başlar. Böylece dikiş makinesi gibi kullanılan larvalar sayesinde, yuva hazırlanmış olur.

(Toplam 1.060 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.