AraştırmaDin ve HayatKültür - Sanat

İlk Mushaf-ı Şerîfler

“Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz

Biz neşâtın da gâmın da rüzgârın görmüşüz.”

Nabi’ye ait bu mısralar, 14 asır boyunca dünyanın hazan, bahar mevsimleriyle; gâm ve neşât günlerini gören Kur’ân-ı Kerîm’in muhafazasında yaşanan heyecanı ve gayreti anlatır. Kâinattaki her şeyi en güzel şekilde yaratan Hazreti Allah; bizzat kendi kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm’i yeryüzüne indirmiş, biz kullarının istifadesine sunmuştur.

Hazreti Allah’ın yarattıklarında ibret alınacak çok şey vardır. Mesela, bir tohumun kaderi nedir? Üzerine basılıp yok olup gidecek bir şey midir? Yoksa koca bir çınara mı işarettir? Kim bilebilir, kim görebilir o minicik tohumdaki cevheri?

Sahibi var!

O Kur’ân-ı Kerîm ki üzerinden 14 asır geçtiği halde bir harfi, bir noktası ve bir kelimesi bile değişmemiş, sure ve âyet-i kerîmelerin tertibiyle muhafaza edilmiştir. Bizatihi Hazreti Allah: “O kitabı biz inzal ettik, biz muhafaza ederiz.” (Hıcr Suresi, âyet 9) buyurmuştur. Muhafaza eden Hazreti Allah olunca, akıbetin ne olacağını anlamak zor değildir.

Kur’ân-ı Kerîm nedir, nasıl nazil olmuş ve yazılıp muhafaza edilmiştir? İlk mushaflar nasıl bir araya getirilmiş ve nerelere ulaştırılmıştır? Hazreti Osman’ın (r.a.) hilafeti zamanında yazılmış ve farklı yerlere gönderilmiş mushaflar bugün nerede ve ne haldedir? Dosyamızda bütün bu soruları cevaplamaya çalıştık.

Alametler ve sadık rüyalar

Lafız olarak Kur’ân-ı Kerîm, Cebrail aleyhisselam vasıtasıyla Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz’e indirilen mukaddes kitabın adıdır. Kelime anlamı olarak, okumak ve cem etmek manasınadır. Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) inzal olunan bu kitabın ismi bizzat Hazreti Allah tarafından konmuştur.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) çocukluğundan itibaren ilahi sırrı, insanlığı ve kâinatı düşünür, kavminin taptığı putlardan uzak dururdu.

İlerleyen yıllarda Efendimiz (s.a.v.), artık yalnızlık sevgisine kapılmış ve Mekke’ye dört mil mesafedeki Hira Dağı’na gidip inzivaya çekilir olmuştu.

Günlerden bir gün Hira Dağı’nda vahiy hadisesi meydana geldi. Şöyle ki; O’na Cebrail (a.s.) gelerek “Oku!” dedi. O da: “Neyi okuyayım?” diye cevap verdi. Cebrail (a.s.) tekrar “Oku!” dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise tekrar; “Neyi okuyayım?” diyerek cevapladı. Peygamber Efendimiz’in nakline göre, Cebrail (a.s.) mübarek vücutlarını sıktı ve üçüncü defa tekrar “Oku!” dedi. Sonra da peygamberimizi bıraktı. Ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) okumaya başladı. Böylece Cebrail (a.s.) tarafından kendisine manevi bir ameliyat tatbik edilmiş oldu.

Ashâb-ı Suffe’nin hizmetleri

Ömrünü ilme adayan Ashâb-ı Suffe, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gözetimi altında Mescid-i Nebevî’nin sofasındaki hususi yerlerinde barınıyor ve O’nun, Kur’ân-ı Kerîm’in hıfzı ve öğrenilip öğretilmesi konusundaki teşviki ile Kur’ân-ı Kerîm nazil oldukça onun ilmi ile meşgul oluyorlardı. Bu sofa, Kur’ân-ı Kerîm’in ezberlenip ahkamının öğrenildiği bir eğitim müessesesi idi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) burada yetişen birçok sahabeyi Kur’ân-ı Kerîm’e hizmet etmeleri için çeşitli kabilelere, devletlere ve farklı coğrafyalara göndermiştir. Gönderilen sahabilerin sayısı oldukça fazladır.

Hazreti Ömer (r.a.) Kur’ân-ı Kerîm’i ezberleyenlere Beytülmal’den belli bir miktar maaş tahsis etmişti. Sahâbe-i Kiram’dan İbn Mesud, Ebu Musa el-Eşarî ve İbn Abbas (r.anhüm) Kur’ân-ı Kerîm’in ezberletilmesinde ve ahkamının öğretilmesinde çok gayret gösterdiler.  Ebu Musa el-Eşarî (r.a.) talebelerini halkalara böler ve her halkanın başına, onlara nezaret eden birisini görevlendirir, sonra da kendisi bütün halkalara nezaret ederdi. Böylece her gün Basra Camii’nde güneşin doğuşundan öğle vaktine kadar Kur’ân-ı Kerîm’in kıraati, ezberi ve ahkâmının öğretilmesi ile meşgul olurdu.

Farklı coğrafyalara tek merkezden

Fetihlerin sınırları genişleyip İslâmiyet farklı dillere, kültürlere ve coğrafyalara ulaştığı sırada yeni bir durum ortaya çıkmıştı. Bu yeni durum, Kur’ân-ı Kerîm’in kâmil manada kıraatinin yapılması idi. Tam ve kâmil manada Kur’ân-ı Kerîm’in öğretilmesi için Hazreti Osman (r.a.) döneminde Mushaf-ı Şerîflerin tek merkezden hazırlanılmasının bir sebebi de bu idi. Medine-i Münevvere’den gelen Mushaf-ı Şerîfler, Sahabe’nin gözetimi altında dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlara tam ve kamil manada talim edildi.

Kâinatta usulsüz hiçbir şey yoktur. İşte Kur’ân-ı Kerîm de ihtiyaca binaen ve usulüne uygun şekilde mushaf haline getirilmiş ve farklı beldelere gönderilmiştir.

Nüshaların çoğaltımı işini yürüten heyetin faaliyeti, araştırmalara göre Hicri 25-30 yılları arasında 5 yıl sürdü.

Hazreti Osman (r.a.) devrinde, Kafkasya ve Hazar Denizi civarına yapılan seferlerden sonra Huzeyfe b. el-Yeman (r.a.) hassas bir noktadan hazırlanan mushaf-ı Şerîflerin İslâm coğrafyasının lüzum görülen merkezlerine ulaştırılması için görüş bildirir. Bundan sonra mushaflar çoğaltılır ve farklı beldelere gönderilir, diğer mushaflar toplatılır. Kaynaklarda zikredilen bilgilere göre Hazreti Osman (r.a.) zamanında çoğaltılan mushafların gönderildiği yerler şunlardır: Medine-i Münevvere, Mekke-i Mükerreme, Kûfe, Şam, Basra. Bunların haricinde ise Mısır, Yemen, Kayrevan, Kurtuba, Bahreyn, El-Cezire ve Humus’a da birer mushaf gönderildiğine dair rivayetler vardır.

Mushaf-ı Osmanî tarihte yerini alıyor

Hazreti Osman’ın (r.a.) hususi nüshasına “Mushaf-ı Osmanî” denildiğini, aynı zamanda diğer mühim İslam merkezlerine gönderilen nüshalar da bizzat Hazreti Osman (r.a.) tarafından gönderildiği için onlara da “Mushaf-ı Osmanî” dendiğini ifade etmekte fayda var.

Hazreti Osman’ın (r.a.) okurken şehit edildiği mushafın ehemmiyeti iyi bilindiğinden dolayı bu Mushaf-ı Şerîf’in talibi çok olmuştu. Bu sebeple, ceylan derisi herhangi eski bir mushafın üzerine kan damlatılarak “Hazreti Osman’ın (r.a.) mushafı budur.” diyerek farklı mushaflar ortaya çıkabiliyordu.

Burada mukaddes kitabın tarihi açısından bir konuyu ele almak gerekir ki o da Medine-i Münevvere Mushafı ile Hazreti Osman’ın (r.a.) Mushafı arasındaki irtibattır. Hazreti Osman Efendimiz (r.a.), istinsah edilen mushaflardan birini Medine-i Münevvere halkı için ayırmış ve Zeyd b. Sabit’i (r.a.) bunu okutmak üzere vazifelendirmişti. Sonraki döneme ait bazı kaynaklarda ise bir mushafını da kendisi için ayırdığı nakledilir. Hazreti Osman (r.a.) şehit edildiği sırada şu âyet-i kerîmeyi okumaktaydı: “Onlara karşı Allah sana yeter.” (Bakara Suresi, âyet 137)

İlklerin ilki: Medine-i Münevvere Mushafı

Hazreti Osman (r.a.), mushafı istinsah ettirdikten sonra Mescid-i Nebevî’ye bir nüsha koydurmuş ve sabah namazı vaktinde okunmasını emretmiştir. Muhammed Zahid el-Kevserî’ye göre bu nüsha Birinci Cihan Harbi’ne kadar Medine-i Münevvere’de muhafaza edilmiş, savaş sırasında kaybolmaması için diğer kıymetli eserlerle birlikte İstanbul’a getirilmiştir. Savaş bittikten sonra da tekrar iade edilmiştir.

Evet, Kur’ân-ı Kerîm’in asırlarca okunması, yazılması, araştırılması, bu halka etrafında adeta bir medeniyetin doğmasına vesile olmuştur.

İlklerin ikincisi: Mekke-i Mükerreme Mushafı

En son söyleyeceğimizi en başta söyleyelim. Mekke-i Mükerreme Mushafı’nın tarihin zorlu şartları içinde ne zaman kaybolduğu hakkında netlik yok. Sadece bu mübarek mushafı gören gözlerin anlattıklarından bize intikal eden bilgiler bulunuyor.

İbn Cübeyr ile İbn Battuta, Mekke-i Mükerreme Mushafı hususunda mühim bilgiler nakleden iki isimdir. İkisi de Mekke-i Mükerreme’ye gönderilen Hazreti Osman (r.a.) Mushafı’nı gördüklerinden ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) vefatından 18 sene sonra istinsah edildiğinden söz ederler.

Tücîbî’nin aktardığına göre bu mushaf, Hazreti Osman’ın (r.a.) kendi eliyle yazdığı nüshadır. Tücîbî bu mushafı İbn Cübeyr’in ve Zeyd b. Sabit’in (r.anh.) yazdığı mushaflardan biri olarak gördüğünü kaydettikten sonra, Zeyd b. Sabit’in (r.a.) istinsah heyetinde yer alan kişilerden birisi olduğu için mümkün olabileceğini belirtir. Tücîbî’nin bu şekilde dayanak bularak bilgilerini sunması, diğerlerine göre daha ön planda tutulmasını sağlıyor.

Abdülaziz Salim, Hicri 8. asra kadar bu mushaf hakkında bilgiler sunar ve Mekke-i Mükerreme Mushafı’nın, Endülüs Mushafı’nın aynısı olmasının mümkün olmadığını belirterek, Hicri 911 senesinde vefat eden Semhudî devrine kadar orada korunduğunu belirtir.

Netice itibariyle Mekke-i Mükerreme Mushafı’nın Hicri 70, 696, 735 ve 911 gibi muhtelif tarihlerde ve muhtelif açıklamalarda yer aldığını anlıyoruz. Açıkçası rivayetler arasındaki 600-700-800 yıllık zaman farkları oldukça da düşündürücüdür. Düşündürücü olmayan tek şey, bu mushafın gerçekten var olduğudur.

İlklerin üçüncüsü: Kûfe Mushafı

Kûfe Mushafı, Abdülaziz Salim’e göre Sıffin’de meydana gelen hadiselerin akabinde buradaki şiddetli siyasi çalkantılar sırasında kaybolmuştur.

Kûfe Mushafı, bir görüşe göre Abbasiler zamanında Tartus’ta muhafaza edilen, daha sonra da Humus Kalesi’ne nakledilen mushaftır.

“el-Hakikat ve’l Mecaz” adlı eserinde Humus ve Mısır gibi yerlerde görmüş olduğu tarihi eserlerden ve kıymetli mushaflardan bahseden en-Nablusi, Hicri 1100, Miladi 1688 tarihinde Kudüs’e yaptığı seyahatinde bu mushaftan bahseder. Bu mushaf, Birinci Cihan Harbi’ne kadar burada muhafaza olunmuş, sonra İstanbul’a getirilmiştir.

Netice itibariyle Kûfe Mushafı hakkında detaylı bilgi verilmemiştir. Sıffin hadiselerinde kaybolması, Abbasiler devrinde ortadan kaybolması ve Birinci Cihan Harbi’nde İstanbul’a getirilmesi gibi farklı rivayetler bulunmaktadır.

İlklerin Dördüncüsü: Basra Mushafı

Tarihin önemli seyyahlarından İbn Battuta, mushaflar konusunda çok mühim bilgiler sunuyor. İbn Battuta 8. asırda yaptığı Basra ziyaretinden hareketle burada bulunan mushaf hakkında da bilgiler aktarıyor. Battuta’ya göre bu mushaf; Basra’daki mescidlerin en güzellerinden olan Hazreti Ali (k.v.) Mescidi’nde bulunan ve Hazreti Osman’ın (r.a.) şehit olduğu esnada okuduğu mushaftır.

Abdulaziz Sâlim, İbn Battuta’nın bu mushafın Hazreti Osman’ın (r.a.) Basra’ya veya Kûfe’ye gönderdiği mushaf olduğunu, sonra onun Semerkand’a daha sonra da Taşkent’e intikal ettiğini ve Taşkent Mushafı olarak bilinen mushafın da bu olduğunu söyler. Taşkent Mushafı, Topkapı Mushafı ile beraber bugün de ilklerden olarak varlığını sürdürdüğü yaygın görüşler arasındadır.

Sonuç olarak Hicri 8. asırda görülen bu mushaf, Basra’dan Semerkand’a sonra da Taşkent’e intikal etmiştir. Her ne kadar bazı muhtelif kaynaklarda Kûfe Mushafı’na Taşkent Mushafı dense de Taşkent Mushafı denilen mushaf, aslında budur.

İlklerin Beşincisi: Şam Mushafı

Bu mushaf hakkındaki bilgiler Sıffin Savaşı’na kadar uzanır. Bu savaşta Amr b. el‐As’ın (r.a.) teklifi ile Şamlılar, Kur’ân-ı Kerîm hakemliğine başvuruya çağrılırlar ve onlar bunu mızrak ucuna asılan mushaflar ile dillendirirler. Bu asılan mushafların Şam Mushafı olduğu nakledilir. İbn Kesir de bir başka koldan; Hazreti Osman (r.a.) mushaflarının en meşhurunun Şam/Dımaşk Camii’nde olduğunu belirtir.

İbn Kesir, bu mushafın çok değerli olduğunu, açık ve güzel bir hat ile deve derisine yazıldığını söyler. İbn Battuta’nın anlattığına göre, Benî Ümeyye Camii olarak da bilinen Dımaşk Camii’nin doğu köşesinde kıble tarafında büyük bir maksure ve bunun doğu köşesinde mihrabın karşısında büyük bir dolap, bunun içerisinde de Hazreti Osman’ın (r.a.) Şam’a gönderdiği mushaf vardı. Bu dolap her hafta Cuma namazından sonra açılırdı. Cemaat bu mushafı öpmek için izdiham oluştururdu.

İbn Tulun, Hicri 10. asırda bu mushafın hala Dımaşk’ta olduğunu belirtir. Ona göre, Yavuz Sultan Selim, Hicri 922’de Şam’a girdiğinde, Ramazan ayının 17. gecesinde Emevî Camii’ni ziyaret eder ve oradaki Hazreti Osman (r.a.) Mushafı’ndan kıraatte bulunur.

 

Kevserî ise adeta söylenenleri özetler: Şam bölgesine gönderilen mushaf, önce Taberiyye’ye daha sonra Dımaşk’a getirilir ve İbnü’l‐Cezerî zamanında Tevbe Mescidi’nde muhafaza edilir. Birinci Cihan Harbi’ne kadar Emevî Camii’ndeki hatip odasında korunan Şam Mushafı, daha sonra İstanbul’a getirilir.

Netice?

Niyetimiz, salt bilgiyi vermenin yanında, Mushaf-ı Şerîf’in dokunduğu yerlere küçük de olsa mercek tutmaktır. Kur’ân-ı Kerîm aşığı âlimlerin doğruya ulaşma gayretleri takdire şayan. Belli ki paylarına düşen gayretten nasiplerini almak istemişler. Bu ilk mushafları görmek için bütün ilmi gayretlerini sevk etmişler. Hülasa edersek ilk Mushaf-ı Şerîf’lerin dünya coğrafyası üzerinde farklı noktalara ulaştığını ve gittikleri yerleri aydınlattıklarını görüyoruz.

Bugün Medine-i Münevvere’de bulunan Mushaf-ı Şerîf, orayı aydınlatmaya devam ediyor. Mekke-i Mükerreme Mushafı, zamanında bıraktığı izlerle asırlar öncesinden bugüne ulaşıyor. İstanbul’da bulunan Kûfe Mushafı, Fas’ta bulunan Kahire Mushafı, Taşkent’te bulunan Basra Mushafı, Şam’da bulunan Şam Mushafı da hâlâ aynı şekilde Müslümanlara rehberlik ediyor. Kur’ân-ı Kerîm’in etrafında oluşan bu medeniyet bugün de aynı hassasiyetle ve hürmetle devam ediyor.

Kur’ân-ı Kerîm’le Meşgul Olunuz! Çünkü…

  • Sizin en hayırlınız Kur’ân-ı Kerîm’i öğrenen ve öğreteninizdir. (Hadîs-i Şerîf, Sahîh-i Buhârî)
  • Allahü Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm (i okuyup onunla amel etmeleri) sebebiyle bazı kavimleri yükseltir, bazılarını da alçaltır. (Hadîs-i Şerîf, Sahîh-i Müslim)
  • Yıldızlar yeryüzündekilere nasıl parlak görünüyorsa Kur’ân-ı Kerîm okunan ev de gök ehline (meleklere) öyle parlak görünür. (Hadîs-i Şerîf, Beyhakî, Şu’abü’l Îmân)
  • Mushaf-ı Şerîf’e bakmak, ayetlerini tefekkür etmek ve acaibatından(insanı hayretler içerisinde bırakan yerlerinden) ibret almak suretiyle gözlerinize ibadetten nasibini verir. (Hadîs-i Şerîf, Hakîm-i Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl)
  • Kur’ân-ı Kerîm’i okuyunuz! Zira o, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaatçi olarak gelecektir. (Hadîs-i Şerîf, Sahîh-i Müslim)
  • Kim Kur’ân-ı Kerîm’i okuyup –helallerini helal, haramlarını da haram kabul ederse ona- ailesinden cehennemi hak etmiş on kişiye şefaat etme hakkı verilir. (Hadîs-i Şerîf, Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr)

Bir Rapor Bir Tutanak

Topkapı Sarayı’nda bulunan ceylan derisi Mushaf-ı Şerîf merak edilir. Onun Mısır’dan İstanbul’a nakledilişiyle alakalı 1987 yılına ait bir tutanak. Yalnız tutanaktan önce bu Kur’ân-ı Kerîm nüshası hakkında yazılmış tanıtım yazısına yer vermekte fayda var:

20 Cemaziyelevvel 1226’da (12 Haziran 1811) kaleme alınmış bu metinde verilen bilgilere göre Mushaf:

  • Bizzat Hazreti Osman (r.a.)tarafından yazılmıştır.
  • Uzun zamandan beri Kahire’de muhafaza edilmiştir.
  • 1226/1811 yılında Kahire Valisi Mehmet Ali Paşa tarafından Osmanlı sultanı İkinci Mahmud Han’a hediye olarak gönderilmiş ve Topkapı Sarayı’nda Hırka-i Fahr-i Cihan Odası’nda (Hırka-i Saadet Dairesi, Has Oda) muhafaza edilmesi tavsiye edilmiştir.

Topkapı Sarayı Müzesi Hırka-i Saadet Dairesi’nde muhafaza edilen ve Ramazan aylarında ziyarete açılan mushaf; 19.04.1984 tarihinde bakım ve onarım için Süleymaniye Kütüphanesi’ne gönderilmiş, onarımı tamamlandıktan sonra 09.10.1987’de Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğüne teslim edilmiş ve o günden itibaren muhafaza altına alınmıştır.

İşte o tutanak:

“19.04.1984 tarihinde onarılmak üzere teslim alınan, Topkapı Sarayı Müzesi 44/32 envanter no’da kayıtlı, Hazreti Osman’a (r.a.) atfedilen ceylan derisi Kur’ân-ı Kerim ve sonuna ilave edilmiş olan çeşitli ebatta üç adet Kur’ân-ı Kerîm sayfası, Süleymaniye Kütüphanesi cilt ve patoloji bölümünde onarılmış ve restorasyonu yapılmıştır. Sonundaki, bu Kur’ân-ı Kerîm’e ait olmayan üç yaprak çıkarılarak onarılmış ve ayrı muhafaza edilmesi için cilde bağlanmamıştır. 19.04.1984 tarihli tutanaktan belirtilen eksik ayetlerin yerlerine boş yaprak konulmuştur. Envanterinde 410 varak olarak gösterilen Kur’ân-ı Kerîm’in doğru numaralandırma sonucunda 408 varak olduğu belirlenmiş ve yanlış ciltlenmiş olan yapraklar sıralamaya konularak yeniden numaralanmış, daha sonra şirazesi örülmüştür. Eser, cildi takıldıktan sonra Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü personeline teslim edilmiş ve bu tutanak tarafımızdan tanzim ve imza edilmiştir. 09.10.1987”

Raporda ana hatlarıyla, çalışmanın 3 yıl 5 ay 20 gün sürmesindeki detayları açıklığa kavuşturuyor ve bakım/onarım sırasında dikkat edilen titizliği ortaya koyuyordu. Çalışmada mücellitlerin, kimya mühendislerinin ve patologların yoğun çabalarından söz ediliyor. İhtimam gösterilerek verilen emeklerin Kur’ân-ı Kerîm’e hürmette her türlü takdirin üzerinde olduğu açıkça görülmüştür.

 

Kur’ân-ı Kerîm’den Sadır Olan İlimler

  • İlm-i Lûgat
  • İlm-i Tasrîf (Kelime Bilimi)
  • Nahiv ilmi (Cümle Bilimi)
  • İştikak İlmi
  • İlm-i Meânî
  • İlm-i Beyân
  • İlm-i Bedi’
  • İlm-i Kırâet
  • İlm-i Kelâm = Usûl-i Dîn: Bu ilme Fıkh-ı Ekber de denilmiştir.
  • İlm-i Hadîs
  • 11- İlm-i Fıkh: Bu, Hukuk-ı İslâmiyye İlmi’dir.
  • Usûl-i Fıkh
  • İlmü Esbâbi’n-Nüzûl
  • İlmü’n-Nâsih ve’l-Mensûh
  • İlm-i Mevhibe
  • İlm-i Ahlâk
  • Rûhiyyat (Psikoloji)
  • İçtimâiyyat (Sosyoloji)
  • İlm-i Tekvîn (Kâinatın Yaratılışı)
  • İlm-i Hey’et (Astronomi)
  • 21- Coğrafya
  • 22- İlm-i Târih ve Siyer

Kur’ân-ı Kerîm’in Mushaf Haline Gelmesindeki İlmî Usul

  • Hazreti Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamını Kadir gecesinde levh-i mahfuzdan dünya semasına indirdi. Sonra Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) yirmi üç yılda parça parça inzal olundu.
  • Cebrail (a.s.) getirdiği âyet-i kerîmelerin yerini de öğretir, şu ayeti şu surede şuraya koy der, Peygamber Efendimiz de (s.a.v.) vahiy kâtiplerine böyle yazmalarını emreder, diğer taraftan da bu âyet-i kerîmeler ezberlenirdi. Ezberleyenlere de “Kurra” denirdi.
  • Kur’ân-ı Kerîm, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zamanında yazılmış, muhafaza ediliyordu. Fakat mürettep olarak bir araya toplanmamıştı.
  • Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) irtihalinden sonra, hilafet makamına Hazreti Ebubekir (r.a.) geldi. Bu dönemde yaşanan Yemane hadisesinde 70 kurra şehit oldu. Bu durumdan endişelenen Hazreti Ömer (r.a.), Hazreti Ebubekir’e (r.a.) gelerek -ihtiyat gereği- Kur’ân-ı Kerîm’in cem olunmasını teklif etti. Hazreti Ebubekir (r.a.) de bu mühim vazifeyi kurradan Zeyd bin Sabit’e (r.a.) verdi.
  • Evvela her kimin yanında ne kadar yazılı parça ve sahife varsa, Mescid-i Nebevî’ye getirilmesi ilan olundu. Hafızların da mescide davet edilmesiyle Kur’ân-ı Kerîm’in cemine başlandı.
  • İhtiyatın fazlalığından sırf ayetlerin yazılı olunması kâfi görülmüyor, bir âyet-i kerîmeyi Peygamber Efendimiz’den (s.a.v.) bizzat işitmiş olan bir kişinin de şahitliği olmadıkça kabul edilmiyordu.
  • Bu hal üzere ayetler kırtaslara (bez ya da kağıt-deri) yazılıp bir araya toplandı ve bir iplik ile birbirine tutturuldu. Bu cemde ayetler, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hâli hayatta iken nasıl tertip olunmuşsa, aynı tertip üzerine yazıldı. Böylelikle Kur’ân-ı Kerîm, mushaf haline geldi.
  • Ancak sureler tertip edilmemişti. Her sure başlı başına bir risale teşkil etmekteydi.
  • Zeyd b. Sabit (r.a.), bir sene devam eden bu toplantılar neticesinde toplanıp yazılan Kur’ân-ı Kerîm sayfalarını o vakit hayatta bulunan sahabenin huzurunda okuttuktan sonra, Halife Hazreti Ebubekir’e (r.a.) tevdi’ etti.
  • Surelerin tertibi, sahabenin icmasıyla bugünkü Mushaflarda olduğu gibi sıraya konması ve Kur’ân-ı Kerîm’in çoğaltılması da Hazreti Osman (r.a.) hilafeti zamanında oldu.

Kaynakça

  • Muhammed Zâhid El-Kevserî, Makâlâtu’l Kevserî, İlk Devir İslam Merkezlerinin Mushafları.
  • Mustafa Altundağ, “İstanbul Topkapı Mushafı Hz. Osman’a mı Aittir?”, Marife, Yıl: 2, Sayı:1, Bahar:2002
  • Ziya Şen, Hz. Osman Döneminde İstinsah Edilen Mushafların Akıbeti, OMÜFİD, Sayı:36, 2014
  • İsmet Ersöz, Kur’an Tarihi, İstanbul 1996
  • Hazreti Osman’a (r.a) İzafe Edilen Mushaf-ı Şerif (Topkapı Sarayı Müzesi Nüshası)

Bu yazının devamını İnsan ve Hayat Dergisi’nin 108. sayısından (Şubat 2019) okuyabilirsiniz.

BU SAYIYI SATIN AL E-DERGİYİ SATIN AL
Daha Fazla Göster

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı