İMECEDEN HAYIR ÇARŞISINA

1

Eski bir harman yerinde, yabani armut ağacının gölgesine oturup o bereketli yıllarımı yad ediyorum. Madde ve manamın alın teri ile yaşandığı ve yaşatıldığı günlerdi. Kuzey yarım kürede yaz, güney yarım kürede kış mevsimiydi. 36-42 kuzey enlemleri arasındaydım. Hasat başlamıştı. Ekinler, biçildikten sonra develerle harman yerine getirilirdi. Deste deste dizilirdi. Sap samandan, tane kılçıktan ayrılırdı. Muhtemelen ailenin en ihtiyarı ve tecrübelisi şunları söylemişti:

‘Her insan yedi göbek nesebini bilmesi lazım. Bunu, nesep ile övünmek için değil de nereden geldiğini nereye gittiğini bilmesi için icap eder. Bilirsiniz ki evlilikte de nesebi temiz bir aile olmasına ihtimam gösterilir… ‘ Sadede gelirsek dört nesil evvel çok canlı hareketli bir kelime imişim. Darda – zorda kalanlara hep ben yetişirmişim. imece demişler adıma. Hikayem tarım toplumunda saklı.

Sosyolog ve toplum mühendislerinin insanlık tarihini tarım toplumu, sanayi toplumu ve teknoloji toplumu diye tasnif etmediği yıllardı, o zamanlar. Ve de tarımla uğraşan nüfusun azaltılmasının sanayiyi geliştireceği muamması, daha söylenmemişti.

Böyle süslü akademik bilgilere boğmak istemem sizi. Size, gün görmüş, saçına ak düşmüş, yüzünde nur belirmiş dört nesil evvel ihtiyarın, harman zamanını anlatmaya devam edeyim. Yaz güneşinin altında, alınteriyle meydana gelen bir emekten, beraberlikten dem vurayım. O zamanlarda, tan yeri ağarmadan, gecenin serinliğinde ayazlamış su ile yüzünü yıkayarak, abdest alarak güne başlanır, akşam güneşi üzerine batmadan tertemiz yüzlerinde alınteriyle dönülürdü evlere.

Daha akşamdan haber verilirdi. “Yarın Mehmet, Hasan, Ali, Bekir… imecesi var.” diye. imece demek, onların dilinde birlikte yapılacak ve beraberce bitirilecek iş demekti. Seher vaktinin bereketiyle girilirdi tarlalara. Erkekler, oraklar ile kadınları ise hasada yardım edenlere yemek yaparak koşardı tarlalara. Tarlaya ilk önce gelen geçerdi en öne. Elci denirdi ona. imeceye gelenleri o yönlendirirdi. En geç gelene de kuyruk derlerdi. Akşama kadar ne zaman yemek yenilecek, ne zaman mola verilecek hepsine elci karar verirdi. Elci’yi geçmek isteyenler olsa da bu gençler arasında bir yarışa dönüşürdü. Elci, ihtiyar biri ise hürmeten o akşama kadar elciliğe devam ederdi. Zaten her aile reisi kendinden sonra elci olabilecek bir evlat yetiştirmeye gayret ederdi. Bir nevi tasavvuftaki el verme, hasatta usta-çırak şeklini almıştı.

işte o günler böyle günlerdi. Anlat anlat bitmez. Birlik beraberlik, yeni neslin dayanışma, yardımlaşma dedikleri şeydi bu. Yani, imeceydi. Güzel bir manam vardı; lakin nereden geliyordum. Kimileri Türk lehçelerinde ‘üme’ yardım etmekten ‘ümeci’ diye getirmişler. En isabetli tahmin, benim de tasvip ettiğim menşeimi izah edeyim: Arapça ‘âmme’ halk, kamu manasından ‘âmmece’, oradan da imece şeklinde hayat bulmuşum. Umumun yardımıyla ve el birliğiyle görülen işe ıtlak olunmuşum. ‘Emece’ ve ‘mecî’ şeklime kitaplarda rastlayabilirsiniz.

‘Nerde o eski imeceler, imece mi kaldı şimdi?’ diye hayıflandığınızı duyar gibiyim. Siz de haklısınız. Sanayi toplumuna geçtiğimiz fikri ya da tarımda makineleşme ile biçerdöverlerin meydanlara çıkmış olması beni ürkütmüyor. Kendimi tükenmiş, tedavülden kalkmış gibi
hissetmiyorum.

Sizi kermes ile tanıştırayım. Eskilerin imece dedikleri bugün kermes kelimesi ile icra ediliyor. Kermes Flemenkçe’de; pazar, panayır yeri manasında olsa da Anadolu coğrafyasında çok güzel bir manaya bürünmüş. ‘Hayır çarşısı’ ismi ile lisanımıza ne güzel yakışmış. Bunu neye isnat ederek söylüyorsun derseniz ‘Din, üzerine konduğu çiçeğin rengini alan ve kendine yabancılaşan bir Hint kelebeği değildir.’ sözünü söylerim. Din, Kutuplarda Eskimo evlerine de girse Afrika sahralarında da olsa Ekvatorda balta girmemiş ormanlara da ulaşsa kendisini muhafaza eder. Tabi bazı toplum mühendisleri kermesin dinle alakasını kurup bunun tüketimi artırma vasıtası gibi gösterme garabetlerini yazmaktan ar duymamışlar.

Halbuki bilmeliler ki, köylerdeki imece usulu şehirlerde yerini hayır çarşısına bırakmış, iş birlikteliği gönül birlikteliğine dönüşmüş. Bunu görmezden gelmek akıl kârı değildir. Bu sıcakta böyle şeyler düşünmek yoruyor beni. Hem de onca beraber yapılacak iş varken.

Toplum mühendislerinin unuttuğu bir tasnifi söyleyeyim. Onlara göre tarım toplumu toz toprak oldu, sanayi toplumu makineleşti, teknoloji toplumu gününü gün ediyor, paraya para demiyor. Lakin gönül toplumu diye bir topluluk var ki her şeyi imece usulu yaptıklarından ne dünyaya külfetleri var ne de başkasına yük oluyorlar.

Her ne kadar bütün bunları harmandaki armut ağacının gölgesinde düşündüysem de dört nesil evvelki ihtiyarın bir şeyler söylemek istediğini duyar gibiyim.

“insanoğlunun yer çekimini bulması için kafasına elma düşmesi iktifa ederken, gönüllerin birbirini çekmesi için gönle rahmet pınarı düşmesi gerekmez mi?”

Bu sıcakta benim de başıma armut düşebilir. Hemen toparlanıp gideyim yeni manamın hayat bulduğu bir ‘hayır çarşısı’nda, soğuk bir şeyler içeyim, ferahlayayım.

(Toplam 681 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

1 Yorum

  1. CEMİL TURHAN -

    YAZIYI HAZIRLAYANLARIN ELLERİNE DİLLERİNE SAĞLIK NE DE GÜZEL GÖTÜRDÜ O GÜZEL GÜNLERE TEKRAR BİZLERİ; ASLINDA ONDAN DAHA ÖNEMLİSİ DE CİDDİ MANADA BİR FARKINDALIK SAĞLAYACAK NİTELİKLİ BİR BAKIŞ AÇISI İLE YAZILMIŞ ELİNİZE SAĞLIK.

Fikrinizi Belirtin.