Tarih

İnsan Cesetleri Tarlası: Zığındere

Çanakkale’de 5. Ordu Komutanı olan Alman General Liman von Sanders, bir teftiş sırasında Mehmetçiğe soruyor:

– İyi savaşıyor musunuz?

– Evet kumandanım!

– Niçin savaşıyorsunuz?

– Allah rızası için…

Bütün askerlerden aynı cevabı alan general şu yorumu yapar:

“Evlatları Allah rızası için çarpışan bir millet ebediyen var olur.”

Allah rızası için çarpışan, yürekleri toplu vuran, dönmeyi asla düşünmeyen ve ebedi vatan coğrafyasını bizlere bırakan ecdadın huzurlarındayız.

Çanakkale’deyiz.

Ateşin, barutun, kan ve gözyaşının hâkim olduğu bu vatan coğrafyasında, şimdi huzur ve sükûn içerisinde yatan, çam ağaçlarının atmosfere kattığı kokuyla ve kuş cıvıltılarının kulakları dolduran sesi, kalpleri yumuşatan hazzıyla beraberiz.

Yaz mevsiminin ilk ayı olan haziranda neredesiniz, ne yapıyorsunuz bilemiyorum ancak; Çanakkale’de haziran olunca hüzün sarar dört bir yanı.

Nasıl sarmasın ki?

Sargı Yeri Şehitliği: Zığındere

Tarih, 28 Haziran 1915.

Haziran, bizim bildiğimiz haziranlardan değil.

Ama…

Gemi bildiğimiz gemi…

Queen Elizabeth.

Yer Zığındere…

Aslında sığınmaktan geliyor, Sığındere. Sargı yeri için bugünkü ifadeyle bir açık hava hastanesi denilebilir. İsimlerine dikkat edecek olursak; Soğanlıdere, Şahindere, Zığındere (Sığındere) Kocadere, Ağadere…

 

Hepsi dere şeklinde isimlenmiş. Su kenarlarına kurulmuş. Çünkü savaşın olmazsa olmazı hastaneler, hastanelerin de olmazsa olmaz ihtiyacı su olduğu için bütün hastaneler böyle dere yataklarının olduğu yerlere kurulmuş.

Garabet fikir

Sargı yerinde toplam 40 bin askerimiz tedavi görüyor. Mehmetçiklerimizle beraber 2 bin kadar İngiliz-Fransız müttefik ordularının askerlerini de tedavi ediyoruz. Yaralının, af/aman dileyenin dostu-düşmanı olmaz hassasiyeti ve anlayışının bir tezahürü olarak ecdat; kendisine bir gün önce silah doğrultan ve kendisini bir gün önce gırtlaklamaya, boğazlamaya çalışanları, şimdi kendi hastanesinde Hilâl-i Ahmer’de tedavi ediyor.

Fakat…

40 bin Türk’ü hazır bir arada bulmuşken “imha etme” fikri; soğuk vicdanlarda ve karanlık zihinlerde cereyan ediyor. Üstelik bu; savaş suçu, hatta insanlık suçu sayıldığı halde.

Her ne kadar; “Kendi yaralılarımız da var” diyen, İngiliz subaylar olsa da bahane üretmek zor olmuyor ve diyorlar ki 2 bin kişiyi kurtarıp ne yapacağız? Zaten İngiltere savaş ekonomisiyle mahvolmuş bir ülke, bu askerleri götüreceğiz, tedavi edeceğiz, yeniden hayata ve iş sahasına kazandırmak zorunda kalacağız… Bunların hepsi ağır sıkıntı ve külfettir. Hâlihazırda bu kadar Türk’ü bir arada bulmuşken zehirli gazları ve bombaları atalım.

Bu garabet fikir, verilen emirle yerine getiriliyor.

Görülüyor ki böyle bir emirle içlerindeki kini, nefreti ve öfkeyi kusuyorlar.

Bu kin, nefret ve öfke nereden geliyor diye soracak olursanız, cevabını yine tarihte bulursunuz.

Asırlardan beri bu karanlık zihniyetin karşısında olan çelik iradeli ve sağlam hafızalı bir millet olarak diyebiliriz ki; 1389’da Kosova’da biz vardık. 1396’da Niğbolu’da biz vardık. 1444’te Varna’da biz vardık. 1453’te İstanbul’u fetheden de bizdik, surlara al bayrağı diken Ulubatlı Hasan da bizdik. 1533’te atını Avrupa’nın içlerine kadar sürüp Viyana’ya dayanan Sultan Süleyman da bizdik.

Ve 1915’te koca mermiyi kaldıran Koca Seyid, bir takımla 2400 kişiye Seddülbahir’i geçilmez kılan Ezineli Yahya Çavuş da bizdik.

İşin özü; bu ruh hala o ruhtur.

Tıpkı General Mac Arthur’un dediği gibi; “Savaşta silahlar önemlidir, komutanlar önemlidir; ama daha önemli olan maneviyattır, ruhtur.”

Çanakkale’yi anlamlı kılan da asırlardan beri muhafaza edilen o kökleşmiş ruhtu.

Şimdi…

Yaz aylarında ayçiçek tarlalarının muhteşem görüntüsünü seyretmeye doyamadığımız mukaddes vatan coğrafyasında 28 Haziran 1915 tarihinde denizin mavi suları, müttefik donanmalarının top ateşleriyle hırçınlaşıyordu.

Bomba kusan gemilerin sayısı artıyor, çam kokuları yerini barut kokusuna, temiz tepecikler ise yerini sisli dumanlara bırakıyordu.

Dere yatağını çevreleyen topraklarda beyaz çadırlar ve o çadırlarda yaşayan on binlerce asker. Sıhhiye vazifelileri sürekli koşturuyor. Yaralı askerlerin yaraları sarılıyor, pansuman yapılıyor, iğne vuruluyor. Zor savaş şartlarında sedye üzerinde ameliyatlar yapılıyor.

Bütün bu saldırılar, 5 Temmuz 1915 tarihinde bitecek, geride kalan manzara ise “insan cesetleri tarlası” olarak yazılacaktı. Sıhhiye hizmeti ve bir tas çorbayla bir dilim ekmek bekleyen savunmasız askerler, hiçbir savaş kuralına uymayan saldırganların attığı bombalarla, zehirli gazlarla şehadet şerbetini içecekti.

Zığındere’nin suları kurumuştu ama derenin her karış toprağında insan kanı su olup akmıştı. Çam ağaçları, ardıç ağaçları şahitti yaşananlara.

1332 (1916) Cihadiye Yüzükleri

1915 yılında Gelibolu Yarımadası’ndaki savaşlarda canı ve kanı pahasına vatanını savunmak için mücadele ederken yaralanan binlerce askerin bakımını, hastabakıcı ve hemşireler üstlenmişti.

İlk etapta bakıcı bulmakta zorlanan yönetim, İstanbul’daki Türk ailelerine çağrı yaparak hemşire ve hastabakıcı aramaya başladı. Çağrının kısa sürede tüm İstanbul’da duyulmasının ardından binlerce gönüllü Türk kadını evlerinden getirdikleri yardım malzemeleriyle hastanelerde vazife aldı.

Savaşın sonunda gönüllü olarak vazife alan tüm kadınlara vefa borcu ödenmek isteniyordu. Ancak yapılan para teklifini gönüllüler; “Biz vatanımız için canımızı feda etmeye hazırlanmıştık” diyerek kabul etmediler.

Bunun üzerine yetkililer ordu depolarında kullanılmayan İngiliz tüfeklerinin namlularını keserek, üzerinde “1332 (1916) Cihadiye” yazılı yüzükler imal etti. Bu yüzükler daha sonra gönüllü Türk kadınlarına hediye olarak verildi.

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı