AraştırmaKapakSağlıklı Hayat

İspanyol Nezlesinden Korona Virüse

100 Yıllık Vicdan Muhasebesi

İspanyol nezlesinden 2019 korona virüsüne bir projeksiyon tuttuk.  Her salgın, bir krizdir. Üç farklı tip ortaya çıkarmıştır:  Fırsatçılar, aşırı rahatlar ve bir şey olmazcılar, son olarak panik atakçılar…

İnsanın maddi ve manevi hastalığı olduğu gibi maddi ve manevi krizleri, salgınları da vardır. Çünkü beden sağlığı, ruh sağlığından bağımsız değildir. Bütün her şey, bu Korona salgınında insanlığın gözü önünde gerçekleşirken, manevî kuvvetin bütün o vehimlerden, paniklerden insanı uzak tutmaya çalıştığını da gördük. Eğer cüzdan arasından çıkıp vicdan muhasebesinden bahsediyorsak manevî krizleri de hesaba katmak gerekiyor. Yüksek maneviyat ve moral olmadan hiçbir hastalığı yenemeyeceğimizi yine teyit ettik.

Fırsatçılar

“Hastalık başladı. Ölüler vagonlarda kalıyor, hastalar sokaklarda ölüyor. Sokaktaki bir hastaya muavenet için toplanmış halktan bir Hıristiyan ailesi, konyağı çay fincanı ile verdi.”

1911-1912 yılları Balkan Harbi, İstanbul’da iki defa kolera salgını baş göstermiştir. Tabii bu hastalığı konyak denen bir içki türü ile iyileşebileceği fikriyle bazıları krizi fırsata çevirmişti. Fasulyenin okkası dört buçuk kuruşa çıkması, zikredildiğine göre mühim bir hadise. Refik Halit’in kardeşinin o günlerde İstanbul Yeşilköy’de harp sırasında tuttuğu notlardır bunlar.

Nihayet 18 Kasım 1911 bayrama rastlayan günlerde  “İşlere biraz çekidüzen verilmeye başlanıyor. Sokaklar temizleniyor, barakalar kuruluyor; “mevtâ” çukurlarına kireç dolduruluyor ve hasta adedi azalmaya yüz tutuyor.”

Günümüzde alkol katkılı kolonyanın, birden yüzde 500 fiyat artmasına da şaşmamak lazım. O zaman da koleradan kurtulmak için hamam göbek taşına yatıp konyak denilen içki türünden şifa bekleyenler de yok değilmiş.

Bugünlerde sıkça konuşulan, her şey dijital olacak diyenler o zaman da vardı. Zamanın parası Osmanlı banknotları müstesna, hepsi madeni idi. Hastalığın para ile yayıldığı o zaman da söylendi. Onun için hastalık geçmesin diye alınıp verilen paralar sübliminali bir çanaktan geçirilirdi. Paranın bir kısmı ıslak tedavül ederdi. O günden sonra tabii madeni paranın sonu da gelmedi. Dijital para konuşuluyor, kartların temassız özellikleri soruluyor.

Aşırı rahatlar ve 1 limon 1 altın

Yazar, kolera günlerinden hatıralarında devam eder.

Sokaklarda yer yer kireç döküntüleri ve havada az bir asit fenik kokusu… İşte o kadar. Umumî hayatta değişiklik olmamıştı; yine bulduğumuzu yiyor, alıştığımızı içiyorduk. Meraklılar ayırt edilirse şehir içine kadar giren kolera umurumuzda değildi.

Hatta yaşlılar arasında dudak bükenler çoktu:

“Buna kolera mı denir? Siz büyük kolerayı görmeliydiniz. Öyle evler oldu ki içindekiler hep öldü, kapılar kapandı, kaldı.”

Tabii salgın olur da yine fırsatçılar olmaz mı?

“Babamla anam o felâketi hatırlayanlardandı. Baba tarafımın Hırka-i şerîfteki konakları, limonluğu ve yetişen limonlarıyla meşhur imiş. Büyük kolerada limonun tanesi bir altına yükselmiş, halk ‘Limon! Limon!’ diye kırılırmış.” Market, maske arasında fahiş fiyatlar, insanın rahatını kaçırmaya yetiyordu. Aşırı rahatlar bile uzay çağında açlık korkusundan stok yapmaya mecbur kalmıştı. Güzel bir gıda alışkanlığımız olan yazdan kışa hazırlanmanın ehemmiyetini gösterdi.

Bir şey olmazcılar

Hastalık salgın haline gelirse her zaman genç yaşlı kimseyi dinlemez. Hep “bana bir şey olmaz” diyenler mevcuttur. İşte büyük kolera salgınında elim bir hadise:

“Anam da şunu anlatmıştı: Karagümrük’teki evlerine bir ikindiüstü, salgının en şiddetli devrinde komşulardan genç ve güzel bir hanım misafir gelmiş, gayet neşeli, hoş sohbet, kaygısız imiş. Hepsi laf, demiş. “Bugün elimle bir patlıcan kızarttım, salata da yaptım, kavun da aldım, âfiyetle yedim. İşte, turp gibiyim!”

Herkes şaşmış. Zira bizimkiler ağızlarına sebze ve meyve koymuyorlarmış. Kadıncağız gülmüş, güldürmüş, sapasağlam evine dönmüş. Akşam ezanları okunurken haber almışlar: Koleranın yıldırım şeklinden iki saat içinde ölüvermemiş mi?”

Günümüzde hastanede bile yeterli tedbiri almayanlar göze çarpıyor. Herkes ‘Bana değil de acaba kime ne olacak?’ sorusunun peşinde. Kendine bir şey olmasın da dünya yansa, seyirlik oyun gibi seyrederler.

“İspanyol’dan ölünürmüş ha!”

Bizim neslin gördüğü en büyük salgın hastalık bir aralık ismine İspanyol nezlesi (1918-1920) dedikleri mahut “grip”dir.  Birinci Cihan Harbi’nin son yılında İstanbul’u kastı, kavurdu. Çoğumuz yakalandık; bu arada ben de tutuldum. İlk kurbanlardan biri gazeteci Hüseyin Kâzım’dı. Geçirdiği hayat icabı kalbi pek yorulmuş, içinden çökmüştü ki gribe tutulması ile ölmesi bir oldu. Hepimiz hayrete düştük. “İspanyol’dan ölünürmüş ha!”

Sonra anladık: Öyle ölünürmüş ki gün olur, mezar kazıcı bulması bile güç olurmuş. Kadıköyü’nün Altıyolağzında koca bir ev bilirim ve önünden geçerken hâlâ ürperirim: İçindekilerden tek kişi kurtulmamış, bir hafta zarfında hep biri arkasından yuvarlanıp gitmişti. Bir devre olmuştu ki günde kaç kere, “A! O da mı ölmüş?” der, birbirimizin yüzüne, “Acaba daha evvel hangimiz?” manasında bakardık.

Yazar, 100 yıllık teknolojimizi ve insanın ölüm karşısındaki acziyetini şu cümleyle özetler:

“Aşısı henüz bulunmaması bakımından bugün grip hâlâ, koleradan daha belâlı ve korkunç bir hastalıktır.”

Hac ve umre yolu

“Hac denilince kolerayı ve kolera ile de “karantina” kelimesini hatırlarız.” Hac ve umre salgının çıktığı yerler değildir, salgının hızlı yayıldığı yerlerdir. Hac ve umre yolunu eskiden de şimdi de olduğu gibi “hastalık, eziyet, ölüm yolu ve salgın sebebi” göstermek vicdana sığar cinsten değildir. Haccın şartlarında temizlik ve sıhhatin en esaslı maddeler olduğunu bilmeyenimiz yoktur.

Bütün bu yüz yıllık vicdan muhasebesi bize bir şey hatırlatmalıydı. İnsan, kulluk makamındadır ve onun vasfı acziyet olmalıdır. Şimdi bırakın en modern hastane ve ilaçları, vicdanınıza sorun.

Galip gelme duygusunu bir kenara koyun. Hastalık ve akabinde salgın birden gelmez. Kırdıklarınızı, yıktıklarınızı, yaptıklarınızı düşünebildiniz mi? İnsanlığın bu maddi hastalık krizini en azından, fert fert kendi şahsımızda manevi bir fırsata çevirebilecek miydik!

Kaynakça: Refik Halit Karay, 19 Ekim 1947,  Akşam

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı