Aile ÖzelİnsanSeyahat

Kâbe-i Muazzama’yı Gördüğümüz O ilk An

Tefrika

Medine-i Münevvere’ye alışmıştık; ama buradaki günlerimizin sonuna geliyorduk. Mümkün olduğunca dolu dolu geçirmeye gayret ediyorduk. Son iki günü yemek saati dışında hep Mescid-i Nebevî’de geçirdik.

Öğleden sonra hanımlardan Cennetü’l-Baki’ ziyaretine katılmayanlar için ayrı bir program düzenlenmiş, eşim ve kızlar da bu ziyaret fırsatının tekrar ellerine geçmesinden memnun olmuşlardı.

Cumartesi, Medine-i Münevvere’deki son günümüzdü. İçimiz hüzünle kaplıydı. Hurma bahçesine gidecektik. Kahvaltı sonrası otobüslerimize bindik. Ece,

– Hurma ağaçlarını merak ediyorum baba, dedi. Büşra,

– Ben hiç hurma ağacı görmedim baba, diye konuşmaya katıldı.

– On beş dakika içinde ikiniz de hurmaları ve ağaçlarını göreceksiniz, dedim.

Şirketimiz, hurma üreticileriyle anlaşmıştı. Bizi kendi otobüsleriyle alıp geri bırakacaklardı. Ana yoldan ayrılınca kendimizi hurma bahçelerinin yanında bulduk. Upuzun bir yolun etrafı hurma ağaçlarıyla doluydu. Rehberimiz yol boyunca otobüsün mikrofonundan hep hüzünlü ve ayrılığa dair ilahiler söyledi. O söyledikçe boğazımda bir şeyler düğümleniyordu. Otobüsler geniş bir alanda durdu. İndik. Kimi elindeki mendille gözyaşlarını siliyor, kimi de kimse görmeden gözlerini ovuşturuyordu.

Bütün hurma çeşitleri masanın üzerine çıkarılmıştı. Hepsinden tadabilir, yanda kaynayan çay kazanından çay içebilirdik. Bütün hurmaların tadına baktık, bahçeleri dolaştık. Ece ve Büşra hurma ağaçlarının etrafında koşuşturdular. Ece,

– Hurma ağaçları, Bursa’da gördüğümüz ağaçlara benziyormuş, dedi. Biraz düşününce ne demek istediğini anladım.

– Palmiye ağaçlarını diyorsun sanırım, dedim. Başını salladı. Büşra,

– Baba, ben burayı çok sevdim, dedi gülerek.

Biraz mebrum, sugai biraz da acve aldık. Ücreti ödedik. Gözümüzün önünde kutulara doldurdular. Bantlayıp paketlediler. Üzerlerine isimlerimizi yazdık. Otobüsler, bizi yine otelimize bıraktı. O gün namazların hepsinde birlikte Mescid-i Nebevî’deydik. Vedalaşıyor gibi bir ruh hali içerisindeydik. Ece’ye,

– Buraya gelmeden önce ne bekliyordun, ne buldun, diye sordum.

– Biraz değişik, dedi.

Her ülkeden farklı dilleri konuşan insanların olması onu şaşırtmış. Burada o kadar farklı insan olduğunu sanmıyormuş gelirken.

– Hicretin, Medine-i Münevvere’den Mekke-i Mükerreme’ye olduğunu sanıyordum, dedi.

Güldüm. Bu konuyu daha önce hiç konuşmamıştık. Bunu nereden öğrendiğini sordum. İki gün önce yemekhanede yapılan sohbette duyduğunu söyledi.

Akşam namazı bizim için buruk geçti. Artık veda vakti gelmişti. Ertesi gün umre niyeti ile Mekke-i Mükerreme’ye yola çıkacaktık. Yatsıdan sonra kızlarla beraber son bir kez daha Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) ziyaret etmek nasip oldu. Efendimizi defalarca selamladık. Yeşil kubbeye tekrar tekrar bakmaktan kendimizi alamadık.

Gözlerimiz dolu dolu otelimize döndük. Odaya girer girmez kızlar uykuya daldılar. Masaya geçip defterime birkaç not aldım. Çok geçmeden uyumuşlardı. Eşim fısıltıyla,

– Yarın sabah namazına ben gitsem, sen kızlarla kalsan olur mu? Medine-i Münevvere’ye geldiğimizden beri sabah namazına gitmek hiç nasip olmadı.

Doğru söylüyordu. Sabah namazlarına hep ben gitmiştim. O kızlarla kalmıştı. Son sabah namazı onun hakkıydı.

– Tamam olur, ama üstüne montunu almayı unutma, sabahları serin oluyor.

Eşyaları toplayıp otobüsteki yerimizi almak ilk defa bu kadar zorladı beni. İhram ile hareket etmek hiç de kolay değilmiş. Öncesinde alışmak gerekiyor. Zor zahmet otobüse yüklendi valizler. Sonra duamız yapıldı. Buradaki görevliler bizden helallik istediler. Hem bizim için uğraştılar hem helallik istediler. Karşılıklı helalleşip yola düştük. Mikât mahalline gelince iki rekat ihram namazı, iki rekat da şükür namazı kıldık. Herkes otobüslerin önündeki alanda toplanacaktı. Birlikte dualarla ve telbiyelerle niyetimizi aldık, tekrar otobüse bindik.

Yolda öğlen namazı için mola verdik. Çocukların tabi, tuvaleti gelmiş. Biraz onları bekledim. Mecburen anneleriyle birlikte giriyorlar. En azından biri erkek olsaydı eşimin yükü hafiflerdi diyorum, içimden. Çıkıyorlar. Otobüse döndük. Herkes mola yerinden bir şeyler almış. Kimi su dağıtıyor kimi muz kimi kraker. Birbirimize iyice ısınmışız. Erkekler önde, hanımlar otobüsün arkasında. Eceleri bindirirken Ece soruyor, “Baba çok sıcak, bu sıcakta Peygamber Efendimiz (s.a.v.) nasıl hicret etti?” diyor. Annesine yol boyunca böyle demiş: “Keşke onun yerine ben zorluk çekseydim.”

Otelimize yerleşip akşam yemeğini yedik. İhramlıyken kendini ne kadar da hiç olarak hissediyor insan. Aslında tam karşılık olarak sadece kul hissediyorsun kendini. Affedilmeyi bekleyen günahkar bir kul. Niyetimiz yatsı namazını Mescid-i Haram’da kılmaktı; ama 80 kişilik bir grup ile her zaman vakti denk getiremeyebiliyorsunuz. Biz kangurumuzu almış, çantamızı hazırlamış, lobideki yerimizi almıştık. Otelimizden Mescid-i Haram’a her an servis varmış. Hazır olanlar gidip orada beklesin denilince atladık servislere. İndiğimiz yer, inşası devam eden tarafında bir köprü altıydı. Birbirini kaybetmeden yürümek burada bu kadar zor ise tavaf nasıldı, kim bilir?

Grup tamamlanana kadar bekledik. Medine-i Münevvere kadar serin esmiyordu Mekke-i Mükerreme. Çocukların sırtına bu yüzden bir şey almamıştık zaten. Kalabalıktaki yürüyüşümüze bakarak çocukların birini almak istedim. Büşra’nın uykusu gelmişti. Annesini bırakmak istemedi. Annesi kanguruyu çoktan takmıştı bile. Büşra’yı annesinin sırtındaki kanguruya bağlayıp Ece’yi aldım. Mescid-i Haram’a yaklaşırken namaz başladı. Bu coğrafyada namaz hayatın ta kendisi. Arabasını yolun kenarına çekip seccadesini serdikten sonra imama uyan bile vardı. Biz de uyalım dedik; ama grubun yarısı kılabildi yarısı yetişemedi. Kılamayanlar sonra kılarlar, diyerek umre tavafımızı yapalım dedik. Rehberlerimiz bizi öyle bir motive etti ki, Kâbeyi Muazzama’yı göreceğimiz ana hepimiz hazır gibiydik. Başlarımızı öne eğdik ve o ana, duaların kabul olunduğu o ana odaklandık.

“Bismillahi Allahüekber” nidalarıyla başlarımızı kaldırdık. Beytullah, Allah’ın evi karşımızdaydı. Bütün ihtişamıyla. Ne kadar da güzeldi. Dualarla birlikte gözyaşları sel oldu. Ardından tavaf için haremdeki yerimizi aldık. Yoğundu. Büşra’ya, annen yorulmasın ben taşıyayım desem de kabul etmedi. Annesi tam da burada onu ağlatmak istemiyordu. O sırada tavaf yapanların arasına katılmıştık bile. Bir yandan kulaklıklarımızdan rehberimizi dinliyorduk. Yeşil ışığın bulunduğu yere gelince Hacerü’l-Esved’i selamlayacaktık.

Etiketler

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı