Kalbur, Saman İçinde Eleştiri

0

Evvel, zaman içinde; kalbur, saman içinde… dedikleri kalburum ben. Elek, elemek deyince akla hemen gelmeliyim, çünkü masalların bile girizgah kısmındayım.

Un elemeyi anlatayım size. Buğday ikiye ayrılırdı: Tohumluk ve unluk buğday. Unluk buğdayı düzmek için kalbur denilen, sık gözlü elek çeşidi kullanılırdı. Toz, toprak ve saman alttan geçerdi. Buğday kalburüstü kalırdı. Bir de gözer vardı ki kalburun iri gözlüsüne denirdi. Daha iri artıklar üste kalır, buğday alta geçerdi.

Üçüncü aşamada un eleği devreye girerdi. Kalın taneli kepeği geçirmeyerek hamur için temiz bir malzeme sağlardı. Elemenin usulü böyleydi. Kalbur sallandı mı, üste hiçbir şey kalmıyorsa; vay o unluk buğdayın haline. Taş, toprak dişe de dokunur mideye de.

Şimdi tenkit etmek yani elemek, eleştirmek nereye dokunur bir görelim. Sözü eleyelim bakalım elde ne kalır? Dökün kitaptaki bütün bilgileri şimdi.

Şemseddin Sami lügatinde, madde başlığında “tenkit”e rastlayamazsınız. Çünkü tenkit 1850’lerden sonra Fransızca “kritisizm”e (criticisme) karşılık olarak ikame edilmiş. Hani bizde tenkit, eleştiri yok dedikleri, gerçekten doğrudur. Onun yerine “tavsiye, teklif, temyiz, ikaz..” gibi tashih edici, doğruya yönlendirici işaretler mevcuttu. İbare şu: Hakim-i meşhur Kant’ın tenkid-i usülü. Critiques: intikâdât, tenkîdât. Kritik ise sanat, edebiyat ve ilmi eserleri tetkik ederek onlar hakkında bir hükme varma, değerlendirme sanatı idi.

İnce eleyip sık dokumaya devam edelim. Tenkit yerine ilm-i nakd tabiri yer alırdı. Edebiyat-ı Cedideciler “critique” için nakd, tenakkud, intikad, tenkid kelimelerini, Tanzimatçılar ise muaheze, muhakeme kelimelerini tercih etmişlerdi. “İntikâd makamında tenkîd kullanılmamalıdır. Lügatta tenkit vârid olmamıştır.” şeklinde galatat sözlüklerinde geçerdi.

Kelimenin asıl kökü “nakada” fiili ki gagaladı, iğneledi, söz dokundurdu manasına gelirdi. Tef’il babına nakledilince “şiddetli şekilde iğneleme” manasına büründü. Kısacası iğneyi kendine çuvaldızı başkasını batır, demekti. Tenkidin elekten geçmesi uzun sürmedi. 1920’li yıllardan sonra tenkit’e eleştiri; münekkit’e eleştirmen deniliverdi.

Ancak çok acayip bir bilgi, kalburumun üstünde kaldı. Kritik kelimesinin yanında lisanımıza dahil edilirken tenkit, sadece edebi sahada kalmadı. “Din adamlarıyla dindarları tahrik ve tenkit etmek, ittihatçılardan başlamıştı.” Yani kritisizm ile bu bilgi aynı devre tekabül eder. Anlaşılan maksat, üzüm yemek değil işin faili olan bağcıyı dövmekti.

Tenkitle; dini eserlerin sahasına geçilmiş “tahrip ve tahrif” le beraber gizli bir yıkma hareketi başlatılmıştı. Tenkitin altına zemmetmek, kötülemek de sıkıştırılmıştı. İlk başta dilden girildi. Türkçe ibadet safsatası dillendirildi. Hadis-i şeriflerin mesnedine dil uzatıldı. Bazı ayet-i kerimelerin güncellenmesi gerektiği konuşuldu. Sonra da herkesin kafasına göre ahkam keseceği “mezhepsizlik” cereyanına kapıldı. Yani “Bu topraklarda, bizde eleştiri/tenkit yok.” yakınmasını böyle anlamak dişe dokunur bir izahtı.

Fransızcadan eleğimize düşen tenkit için “Tenkit ‘keşfetmek’ ve ‘kontrol’ etmek fiilleri dahil olmak üzere daha birçok fiili ihtiva eder.” denildi. Madam Rachilde’in fikri ise bu devirde tenkidin zorluğunu anlatır.

“Mercure de France, mecmuasında 20 sene edebî münekkitlik ettim. Bazı gençlerin tanınmasında, yeni zekaların keşfinde amil oldum. Lakin yayınevlerin ve kitapçıların kabiliyetleri hiç nazara almadan bastıkları kitap çığları karşısında durdum. O kitapları okuyamadım. Çünkü kitapçılar harpten sonra gerçekten delirdiler. Münekkit namına liyakat ihraz etmek isteyen her muharrir, eğer cereyanı anlamak emelinde ise her şeyi okumalıdır. Fakat, bugün her münekkit şu daire-i fasidenin içinde hapsolmaya mahkumdur: Her şeyi okumalı, ki bu mümkün değildir.”

Münekkidin asıl vazifesi eleği mi sallamaktır yoksa sapı samandan ayırmak mıdır? Okura yol göstermek icap eder. Bunca eser içinden, zavallı okur hangisini alsın, okusun? Bir eserin farkı, ancak onu okumakla kabildir. Bu vazifeyi ise evvela münekkit ifa eder.

Peki, münekkit kalbur üstünde nasıl kalır? Şöyle deniliyor Avrupa edebiyatında:

“Tam bir münekkidin imzasız yazı yazmakla bir şey kazanıp kazanmayacağını tahmin edemiyorum. Yalnız öğlen ve akşam ziyafetlerini reddetmek mecburiyetindedir. Ekseriya mantar ve trüflü yemekler, kaz ciğerleri ve pek güzel bağışlar, münekkidi gayet tehlikeli bir taraftarlığa meylettirir.”

En son sıkı bir elekten geçen Mecelle kitabına danışalım. Zikredilen maddeler, eleği tutanı anlatır.

“Hâkim, hasımların hiçbirinin ziyafetine gitmez. İki hasımdan hiçbirinin hediyesini kabul etmez. Hüküm meclisinde, alışveriş ve mülâtafe (şakalaşma, iltifat) gibi mehabet-i meclisi izale edecek fiillerden ve hareketlerden ictinap etmelidir.”

Doğrudur, münekkit de bir hâkimdir, hüküm verir. Şimdi, onun da hâkimlerin sıfatları ile vasıflanması gerekir. Yoksa eline aldığı eseri elekle mi kalburla mı gözerle mi eleyeceğini bilemez. Söz ve göz oyunlarıyla eleştirirken değiştiriverir. Sapla samanı birbirine karıştırır.

İşte o zaman inanacak yol, tutunacak dal, ekmek yapacak un, saçacak tohum kalmaz.
Her şey masal gibi gelmeye başlar. Evvel, zaman içinde; kalbur, saman içinde…
Masal bitti. Gözünüzü açın artık!

BU SAYIYI SATIN AL E-DERGİYİ SATIN AL
(Toplam 60 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.