Kapak

Kalp Sarayını Nasıl Yönetirsin?

Süzgeç

Kalp; vücudun merkezidir. Durduğunda hayat son bulur. Bu et parçası ne ile doldurulursa etrafını da ona göre yönetir, şekillendirir. Temsili olarak nasıl yönetildiğini ve diğer azalara nasıl tesir ettiğini okuduğunuzda, kalbinizi yeniden keşfedeceksiniz.

Kalp sarayının padişahı ve yardımcıları

Âlemlerin ve bütün varlıkların yaratıcısı olan Allâhü Teâlâ, Âdem Aleyhisselâm’ı yaratmayı murad edince onu “ol” manasına gelen“kün” emriyle yarattı. Âdem Aleyhisselâm’ın bedenini büyük bir şehir sûretinde ve onu ancak kendi kudret ve yüceliğine delâlet eder şekilde bina eyledi. Onun ortasında büyük bir saray binâ edip ismine kalp “beytullâh ve arşullâh” dedi. Bu büyük şehrin dört tarafını, helâk edici tehlikelerle çevirdi. Beden şehrinin kurtuluşunu ve bozulup harap olmasını da ortasındaki saraya bağladı. Her kim bu sarayı îmâr eder ve bakımını yaparsa, etrafındaki âzâ ve organlar da düzgün olur ve salih amellerle güzel kılınır. Her kim de o sarayı, kötü ahlâk ve nefsanî zulmetler ile vasıflarsa diğer âzâlar da ona göre vasıflanır.

İmân, kalp tahtında yerini aldı

Hazreti Allâh, o sarayın içine bir taht-ı Süleymânî koyup, üzerine imân diye isim verdiği bir padişah tayin etti. Diğer âzâ ve organları kalp sarayında olan pâdişâhın hizmetine tayîn buyurdu. Âzâların her birine adalet üzere hizmet gösterdi. Onlar da emir sahibinin emrinden çıkmayıp memûr oldukları hizmeti, sadakat ve doğruluk üzerine yerine getirmeye söz verdiler.

Evvela âzâlardan dili, tercümanlık hizmetine memûr kılıp yetmiş iki lisanı ondan söylemeye memûr etti. Gözleri, âlemi seyredip şekilleri ve renkleri görmeye memûr etti. Kulakları, bütün sesleri işitmeye memûr etti. Ayakları, yol yürümek hizmetine tayin edip yakın ve uzak mesafeye götürmeye memûr etti. Elleri, işleme hizmetine tayin etti ki her kim bir iş yapmayı veya tutmayı istese bu işe onu tayin ve bu hizmete memûr etti. Bu âzâların hepsi, memûr olundukları hizmete sadâkat ve doğruluk üzere bağlı olacaklarına söz verdiler.

Bunların dışında bu âzâların yaptıkları bütün hizmetleri, sadâkatleri, padişahın emrine bağlılıklarını ve men ettiği şeylerden kaçınmalarını kaydetmek, meclis içerisinde olanların şahitliklerini dinlemeyip dışarıdan bunların bağlılıklarına şahitlik etmeleri için Kirâmen Kâtibîn ve Hafaza Meleklerini hizmetine memûr kıldı. Nitekim buyurur ki (meâlen): “Bir söz söylemez ki illâ yanında hazırlanmış bir gözetici (melek) vardır.” (Kâf Sûresi, âyet 18)

Devamında sarayın içerisinde olan imân ismindeki padişaha bir vezir tayin etti. Buna akıl ismini verdi.Akıl denilen vezir, padişaha dedi ki: “Ey padişahım, sana ehemmiyetle lazım olan şudur ki, evvela kendine istediklerini hazırlatıp onları seçesin. Padişah: “O zaman bana mutlaka, lazım olan şeyleri söyle.” dedi. Vezir de şöyle saydı:

“Evvela sana mutlaka lazım olan şey, başına bir taçtır. Bu taç, velâyet tacıdır. Bundan sonra velâyeti başına taç edesin. Padişahlara bir de rehber lazımdır ki rehberin hidayettir. Hidayet, hangi tarafı gösterirse sen ona uymalısın. Sana bir de at lazımdır ki atın sıdk/doğruluktur. Her ne zaman binmek istersen doğruluk atına binmelisin.

İman tarafı kendini tanıttı

“Sana bir elbise lazımdır ki elbisen temkînli hareket etmektir. Sana bir teşrîfâtçı/kabülcü lazımdır ki teşrifatçın ilimdir. Sana bir kapıcı lazımdır ki kapıcın Allâh’tan başkasından uzak durmaktır. Sana bir cellat lazımdır ki celladın Hakk sözdür, bâtıl onunla ortadan kaldırılır. Sana bir yazıcı lazımdır ki yazıcın daima Hak ile olmaktır. Sana bir zindan lazımdır ki senin zindanın, Allâh korkusudur. Nefs-i emmâreyi bu zindanda hapsedesin. Sana bir meydan lazımdır ki senin meydanın ümit meydanıdır. Sana bir kandil ve meşale lazımdır ki kandilin hikmettir. Sana bir arkadaş lazımdır ki arkadaşın fikirdir. Sana bir sırdaş lazımdır ki sırdaşın zikirdir. Sana bir hazine bekçisi lazımdır ki senin hazinedarın, îmân-ı hakîkidir. Sana bir de hazine lazımdır ki senin hazinen kanaattir. Sana bir danışman lazımdır ki senin danışmanın ferâsettir.” dedi.

Sonra küfür tarafı, nefs-i emmâre tanıtıldı

Padişahın emriyle münâdisi, bütün âzâlara hemen şöyle seslendi: “Ey halk, uyanık ve dikkatli olun. Padişahımızın, adına nefs-i emmâre dedikleri bir düşmanı vardır. Dört taraftan gelip memleketimizi kuşatmıştır. Dünya dedikleri gaddar dahî imdadına gelmiş, bir taraftan hevâ ortaya çıkıp emrinde olan askerlerini nefs-i emmâre ile gaddar dünyaya yardıma göndermiştir. Sonra şeytan da yetişip, dört tarafta olan vezirlerine emirler göndermektedir. Bu dört düşman, hep beraber dört taraftan hile ile memleketimizin üzerine hücum ve padişahımızın tahtını ele geçirmeye kasdeylediler. Ey padişahımızın ihsanları ile nimetlenen halkım; artık gece ve gündüz, dinimiz uğruna canımızı ve başımızı feda etmemiz gerekiyor. Ey Allâh’ın dostları, hazır olmanız gerekiyor. Zira dinimizin düşmanları kapıya dayandı.”

İmân, saflarını sıklaştırdı

Allâh’ın velî kulu, âlemlerin padişahı olan îmân, hemen yücelik ve azameti ile doğruluk atına binerek sol tarafına Allâh korkusu olan zindanı, sağ tarafına ümit meydanını alıp korku ile ümit arasında düşmana karşı hücum etti. Önüne tevekkülü rehber edinip, Rabbinden yardım talep ederek, “İyyâke na’büdü – ancak sana kulluk ederiz.” emanetini boynuna asardı. “Ümit kesmeyiniz.” müjdesiyle “İyyâke neste’îyn-ancak senden yardım dileriz.” yularını tutup nefs-i emmâre düşmanına karşı hücum etti. Nefisle cihat etmek için tasavvuf yoluna sülûk ve bu yolda gayret etti. Artık hakîkî imân ile sûrî imân arasında, nefis ile ruh askerleri karşı karşıya gelip birbirlerine meydan okuyarak hamleye başladı.

Ve ilk harp başlar

Nefs-i emmâre düşmanı tarafından, hırs ismiyle adlandırılan meşhur bir kötü ahlâk meydana gelir. Karşısına güzel ahlâk askerlerinden tevekkül ismiyle meşhur bir pehlivan çıkar. Büyük bir cenk ederler. Tevekkül, hırsı vurup helak eder.  Sonra dünya sevgisi, meydana girer. Karşısına güzel ahlâk askerlerinden vera’ çıkar ve dünyayı vurup helâk eder. Sonra kötü ahlâk askerlerinden kibir meydana girer. Karşısına güzel ahlâk askerlerinden tevazu çıkar ve kibri, âleme rezil eder.

Dünya askerlerinden riya, meydana çıktı. Karşısına güzel ahlâk askerlerinden ihlas çıkar ve riyayı helâk eder. Sonra kötü ahlâk askerlerinden davâ -haksız cidalleşme- meydana çıkar. Karşısına güzel ahlâk askerlerinden takva çıkar ve da’vayı yerle bir eder.

Şeytanın olaylara dahil oluşu

Kötü ahlâk askerlerinden heva, meydana girer. Karşısına güzel ahlâk askerlerinden Allâh korkusu çıkar ve hevayı perişan eder. Sonra İblis meydana çıkar. Karşısına güzel ahlâk askerlerinden zikrullah isimli pehlivan, meydana çıkar ve şeytan onu görünce yenemeyeceğini anlayıp kaçmaya karar verir.

Artık bütün kötü ahlâk askerlerini bir korku alır ve tamamı Allâh’ın izni ile kahrolurlar. Şeytan, kaçarak diğer taraftan yine asker toplar ve hemen şehrin merkezi üzerine yürür.

Vezire haber ulaşınca, acele ile padişaha der ki: “İşte düşmanların en büyüğü olan kovulmuş şeytan, birçok asker ile üzerine geliyor. Ey padişah, çok dikkatli olmalı ve memleketi korumalısın. Zira o melûnun senin tahtında çok fazla gözü vardır. Şimdi buraya kadar gelirse, sarayın içine girmesinde şüphe yoktur.”

Padişah, bu haberi dinledikten sonra has nedîmleri olan zihin, fikir, firâset ve idrâki toplayıp bunlarla istişare eder. Onlardan bu cihâda karşı en güzel tedbiri sorar. Onlar da cevap vererek: “Ey padişah, bizler şöyle münasip gördük ki güzel beldemizin etrafına verâdan bir hendek çekelim ve hendek içine gözyaşı akıtalım.” derler.

Padişah bu tedbiri güzel görüp vakit kaybetmeden güzel şehrin dört tarafına verâdan bir hendek çekip, içine gözyaşı akıtarak güzel şehri gereği gibi kuşatır. O zaman padişah, bir miktar istirahat etme imkânı bulur ve şu beyitleri söyler: Beyt:

“Hendek açtım dört taraftan kaleyi kıldım metîn, Akıtıp gözyaşımı hendeğe, sarayımı kıldım emîn. Hem sığındım yardımına Hüdâ’nın gece ve gündüz. Sen yardım et, hem medet kıl, destek ol ey Muîn.”

Dört koldan saldırı

Padişah dua ile meşgul iken kötü ahlâk askerlerinden heva, memleketin sağ tarafından sızıp çadırlarını kurarak sancaklarını diker ve diplerine askerini yerleştirir. Seçtiği on pehlivan hazır bulunur. Katil, hile, zorbalık, kin, kendini beğenme, haksızlık, karışıklık, emirlere muhalefet, sırra karşı vesvese, kibir.

Memleketin sol tarafından nefs-i emmâre hücum edip çadırlarını kurarak sancaklarını diker ve diplerine seçilmiş on pehlivanını yerleştirir: Hırs, şehvet, aşırı cimrilik, rağbet, katılık, eli sıkı olmak, emel, tamah, dalâlet/sapıklık, tembellik.

Güzel şehrin ön tarafından dünya gelip çadırlarını kurarak sancaklarını diker ve o da on seçkin pehlivanını diplerine yerleştirir: Riyâ, övünme, şımarıklık, heva, haddini aşmak, yalancı şahitlik, yalan, aldatma, tuzak, oyun-eğlence…

Memleketin arka tarafından iblis gelip o da çadırlarını kurarak sancaklarını diker, on güzîde pehlivanını meydana çıkarır: Şüphe, emirlerin aksini yapmak, gaflet, küfür, bidat, zulüm, hıyânet, iyiliği terk etmek, buğz ve adâvet, münafıklık.

Bu dört düşman, dört taraftan sancaklarını dikip, kırk güzîde pehlivanları ile hep birlikte hücum ve haddi tecâvüz ettiler. Padişah, bu ahvâli görüp hayrette kaldı ve şu beyitleri söyledi: “Dört taraftan dört düşman geldi, yetişti. İblis, dünyâ, hevâ ve nefsin elinden aman dilerim. Düşmanlar yetişip hadleri tecâvüz eylediler. Her biri sancak açıp pehlivanlarını meydana çıkardılar.” Bundan sonra akıl, padişaha: Allâhü Teâlâ’nın yardımı ve inayeti bizimledir. Hemen Allâhü Teâlâ’dan yardım isteyesin. Şimdi ben, Allâhü Teâlâ’ya tevekkül edip senin de himmetinle güzel şehrin sağ tarafından hevanın karşısına çıkarım.” dedi ve hemen alem ve sancağını aldı. Yanına on güzide pehlivan askerini hazırladı. Bunlar: İhlas, huşû, hudû, yakîn, marifet, hidâyet, verâ, teslîmiyet, Hakk’a bağlılık, rızâ-i İlâhî.

Kendisinden sonra, hilmî çağırıp ona da bir alem ve sancak vererek on güzide askeri hazırlamasını emretti ki bunlar memleketin sol tarafında nefs-i emmâreye karşı çıkacaklardır: İlim, gözü harama bakmaktan korumak, kanâat, şükür, icâbet, iffet, sabır, nasîhat, tayakkuz, haramlardan uzak durmak.

Zikrullah meydana çıkar

Padişahın hâs dostu olan zikrullahı çağırıp ona da bir alem ve sancak vererek şu on güzide askeri onun emri altında memleketin arkasını şeytandan korumaya gönderdi: Hayâ, muhabbet, îsâr (ikramda bulunma), tevekkül, iyilik ve sohbet, günahları terk, tevazu, vefâ, inâbet, şecâat/cesaret. Sonra padişahın kapıcıbaşı olan verâyı çağırttı. Ona da on güzide asker hazırlatıp bir alem ve sancak verdi. Memleketin ön tarafına gidip gaddar dünyaya karşı çıkmalarını emretti.

Vezir olan akıl, askerlerini bu tertîp üzere hazırlayıp vazife mahallerini tayin ettikten sonra onlara hitâben: “Tayin olunduğu mahalde hizmetinde kusur ve noksanlık gösterenlerin cezası kılıçtır.” dedi. Kendisi de Fetih Sûresi’ni okuyup gülbank-ı Muhammedî (sallallâhü aleyhi ve sellem) ile hevanın karşısına çıktı. O vakit âlemin hükümdarı olan imân, kapıyı kapattı. Üzerindeki süslü elbiseleri çıkarıp cihat elbiselerini giydi.

Kötü ahlâk ordusu harp meydanına gelip yerleşti; lakin oradan ileriye geçmeye tâkatleri yetmeyerek ne yapacaklarını bilemediler. Padişah, güzel şehrin içerisinden ordusuna seslenerek şiddetli bir şekilde kötü ahlâk askerlerine hücum etmelerini emretti. İki ordu birbirine girdi. Büyük bir harp oldu. Bunlar böyle cenk ederlerken, şeytan bir fırsatını bulup vesvese mancınıklarını mübarek beldenin surlarına çevirdi. Akşama kadar bu minval üzere harp devam etti. Akşam olunca iki ordu birbirinden ayrıldı. Güzel ahlâk askerleri o gece sabaha kadar zikrullah ve istiğfâr meş’alelerini yaktı. Her taraftan askerler, Allâh ism-i celâlini zikretti.

Sabah olup münâdîler hayye ale’l-felâh –haydin kurtuluşa- nidâsını edince iki taraf tekrar cenge tutuştular. Düşman yine dört taraftan güzel şehri ele geçirmeye kast eyledi. Güzel ahlâk askerleri de onlara karşı durup asla fırsat vermediler.

En büyük yardımcı kuvvet, dua imdada yetişti

Padişah hazretleri Allâhü Teâlâ’ya dua ve tazarru edip yardım talep etti. Hak Teâlâ, kötü ahlâk askerlerine bir korku verdi. Kaçmaya başladılar. Güzel ahlâk askerleri peşlerinden koşup hepsini yakalayarak esir ettiler. Lakin güzel şehrin sol tarafından nefs-i emmâre firar ederek fitne dağının arkasına gizlendi. O vakit onun karşısında durmaya vazifeli askerler yetişip büyük bir cenk netîcesinde nefsi ele geçirdiler. Vezir akıl da gelip nefs-i emmâreyi zincirleyerek zindana attı.

Nefs-i emmâre zindana atılınca şeytan, heva ve dünya, güzel şehirden ümitlerini kesip gittiler. Zira fesâdın ve fitnenin başı nefis idi. Diğerleri ona imdada gelmişlerdi. Nefs-i emmâre mağlup olup hezimete uğrayınca onlar da firara yeltendiler. Velhasıl bütün kötü ahlâk askerleri, güzel ahlâk askerlerinin elinde kahroldular. Güzel şehir, nefsin karanlıklarından kurtulup, rûhî nurlar ile aydınlandı.

Ve orayı kim ele geçirirse

Bundan sonra ey nefs-i emmâre ile cihâda kalkışan derviş, -Allâhü Teâlâ kıyâmet gününe kadar sizlerin adedini çoğaltsın- bilinsin ki bu güzel beldenin içerisinde ve dışarısında olan uzuvlar ve organların tamamı insan beldesinin tahtında oturan âlem-i kübrânın şâhının yani imânın halkı, ve hizmetçileridir. Hepsi onun emrine âmâde olup, her emrini zorla da olsa yerine getirmek ve men ettikleri şeylerden kaçınmak zorundadırlar. Eğer göze bakmayı emreylese göz, hemen bakar. Eğer kulağa işitmeyi emreylese derhal işitir ve haber verir. Eğer ele tutmayı emreylese derhal tutar. Ayağa yürümeyi emreylese hemen yürür. Şayet bunların aksini emrederse de aksini yaparlar. Bütün emirlerini yerine getirmeye ve men ettiklerinden kaçınmaya son derece bağlıdırlar.

Şayet insan beldesinin tahtına nefs-i emmâre oturur ve hâkim olur ise bu âzâ ve organları zulüm, fesâd, muhâlefet ve inâdda kullanır. Göze, günah olan yere bakmayı, kulağa faydasız ve Allâh kelamından uzak sözleri işitmeyi emreder. Ele faydasız şeyleri tutmayı, ayağa, günaha yürümeyi emreder. Bütün âzâ ve organları nefsin arzularına sevk edip Hak tarafına yönelmekten men eder.

Artık, insan beldesine nefs-i emmâre hâkim ve galip olursa güzel ahlâklar mağlup ve mahkûm olur. Bu halde âzâ ve organların bütün hareket ve sükûnetleri nefsânî olup Hak tarafından olan şeyleri aslâ anlayıp idrak edemezler. Nitekim Allâhü Teâlâ şöyle buyurur: “Onların kalpleri vardır; lakin onunla (hakîkatleri) anlamazlar. Onların gözleri vardır; lâkin onlarla (hakîkatleri) görmezler. Ve onların kulakları vardır; lakin onlarla (hakîkatleri) işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibi, belki hayvanlardan daha aşağıdırlar. Ve onlardır helâk olanlar.” (Arâf Sûresi, âyet 79) Yani kalbi olduğu halde o kalp ile hak tarafını işitip idrâk eylemeyen kimseler, hayvan misâli olup belki hayvandan daha azgındırlar ve neticede perişan olacaklardır.

Güzel ahlâk, bedene hâkim olunca…

Eğer insan beldesinde güzel ahlâklar hâkim olur ise âzâ ve organları, hak olan şeylerle emreder. Kulak hakkı işitir; göz, hakkı görür; el, hak olan şeylere dokunur ve ayak hak yola yürür. Aynı şekilde diğer âzâ ve organlardan daima Hak olan fiiller meydana gelir. Hepsi “Benimle görür, benimle işitir, benimle tutar ve benimle yürür” sırrına mazhar olurlar. Kendisinden ince manalı sözler ve hikmet dolu haller zâhir olur. Nitekim Allâh’ın Habîbî ve Resûlü (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurmuştur ki: “İnsanın cesedi içerisinde bir et parçacığı vardır ki şayet o et parçası hak ve doğruluk üzere olursa bütün âzâ ve organlar da hak ve hakîkat üzerine olur. Şayet o et parçası fâsid ve Hak yolda olmazsa bütün uzuvlar fâsid ve bozuk olur.”

Hâsılı bir belde içinde iki hâkim olmaz ve olması da mümkün değildir. Şayet güzel ahlâklar belde içine girip galip ve hâkim olursa, kötü ahlâklar mağlup ve mahkûm olur. O beldenin makam ve mevkî sâhibi olan halkı, zelîl olarak halleri değişmiş olur. Mesela, aziz olan kibir, tevâzu hâline; çokluk, azlık hâline; varlık, yokluğa ve mahviyyet hâline; ebedî kalma arzusu, fânî olma hâline dönüşür. Bu şekilde her kötü sıfat, övülen iyi bir sıfata değişir.

Sonuçta, hakîr olan bir kötü ahlâk, bir güzel ahlâka dönüşür. İnsan bahçesinin içerisindeki mel’ûn ağacın küfür olan dalları ve şirk olan fidanları kurur. Kötü ahlâk olan budakları çürür, öldürücü bir zehir olan meyveleri yok olup gider. Ondan sonra bahçenin içinde imân ağacı ki “Kökü sabit ve sağlam ve dalları semada, yukarıda olan bir ağaç” (İbrahim Sûresi, âyet 24) biter. Ondan güzel kokulu tevhîd meydana gelir. Güzel ahlâklar çıkar. Her gün başka övülen güzel sıfatlar zuhûr eder. İnsan beldesi süslü ve mamûr olup, ilâhî nur ile aydınlanır ve ona, güzel ve temiz şehir denir. Nitekim Allâhü Teâlâ şöyle buyurur: “(Toprağı verimli) güzel memleketin nebatı, Rabbinin izniyle (bol) çıkar. Fena/kötü olandan ise faydası pek az bir şeyden başkası çıkmaz.” (Arâf Sûresi, âyet 58)

(Ezhâru’l-Kudsiyye)

Kalp-Dış Görünüş

“Allâhü Teâlâ sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza itibar etmez. Ancak sizin kalplerinize ve amellerinize itibar eder.” (Hadîs-i Şerîf, Sahîh-i Müslim)

Kalp Pası

“Her şeyin bir cilası vardır. Kalplerin cilâsı da Allah’ı zikretmektir.” (Hadîs-i Şerîf, Münâvî, Feyz’ül-Kadîr)

Kalp-Rızık

Şakîk bin İbrâhîm (rahimehullâh) dedi ki: İnsanlar dört şeyde dediklerinin aksini yaptılar: Bunlardan biri  ‘Allâhü Teâlâ bizim rızkımıza kefildir.’ dediler; fakat kalbleri ancak dünya ile tatmin oldu.

Kalp-Münafık

“Hazreti Ömer (radiyallâhü anh) minberden, “Bu ümmet için en korktuğum şey münâfık âlimlerdir.” diye söyleyince kendisine sordular: “Ey müminlerin emiri! Münâfık âlim nasıl olur?” Hazreti Ömer (radiyallâhü anh) şu cevabı verdi: “Lisânı âlim, fakat kalbi ve ameli câhil olandır.”

Kalp-Mahramiyet

“Âhir zamanda öyle topluluklar olacak ki, onlar mescitlerini süsleyecekler; fakat kalplerini (ibadetten, ihlâstan mahrum bırakıp fitne, fesat, gıybet vs. ile) harab edecekler. Elbiseleri için gösterdikleri dikkat ve itinayı dinleri için göstermeyecekler. Dünya işleri iyi olduğu zaman, dinleri ile alakalı hususlara hiç aldırmayacaklar.” (Kenzü’l- Ummâl)

Kalp-Atasözü

Vücûdunu kirden, ağzını küfürden, kalbini kibirden koru! Kalp, sırçadan saraydır; yapılması zordur, yıkılması kolaydır. (Atasözü)

Kalp-Delil

“Kişinin söyledikleri aklının ve kalbindekilerin delilidir.”  (Abdullah bin Mübârek (rahimehullah)

Kalp-Amel

“Tâbiîn devri âlimleri bir nasihatta bulundukları zaman insanların kalbine tesir ediyordu. Zira onlar ilimleriyle amel ettiklerinden sözleri başkasına fayda veriyordu. Fakat günümüz âlimleri ilimleriyle amel etmedikleri için insanlara da faydası olmuyor.” (Tenbîhü’l-Gâfilîn)

Kalp-Helal

“Haram veya şüpheli gıdaları yemek, kalbe zulmet doldurur, kalbi katılaştırır ve Allâhü Teâlâ’dan uzaklaştırır. İnsanın yiyip içtiklerinin helâl ve temiz olması ise, kalbi nurlandırır ve rikkatine (incelmesine) sebep olur ve Allâh’a yaklaştırır.” (Ravzatü’t-Tâlibîn ve Umdetü’s-Sâlikîn, İmâm Gazâlî)

Kalp-İlim

Bir insan her ne kadar ilim sâhibi olsa da nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye hususunda, sâlih ameller işleyerek hâlini düzeltmezse, o kişinin ilmine îtibâr edilmez. (Tefsîr-i Rûhu’l-Beyân)

Kalp-Dil

Lisan, kalbin tercümânı, yüz de kalbin aynasıdır. Kalplerde gizli olan, yüzde açığa çıkar. (Tabakâtü’s-Sûfiyye, İmam Sülemî)

Kalbin Manevî Ölümü

İnsanın; hakkı bâtıl, bâtılı hak görmesi, kalbin manevî ölümünün başlangıcıdır. Bâtıldan kesbettiği, getirdiği şeyler kalbinde pas tutar. Hak, hakikat perdelenmeye başlar. Aşama aşama kalbi, hak karşısında kilitlenir.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı