AraştırmaDin ve HayatKapak

Karahisârî Mushaf-ı Şerîf’i

Kıymetin İzhârı

Her mushafın farklı ve ilginç bir hikayesi var. Elden ele, gönülden gönüle ulaşan mukaddes kitap, gittiği her yeri çerağ (kandil) gibi aydınlatıyor. Kalplere sirayet ediyor. Bir de asırlardan beri dillere pelesenk olmuş bir söz var: “Kur’ân-ı Kerîm Hicaz’da nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.” Tek başına şu söz bile Türk hattatlarının kabiliyetlerini göstermeye yetiyor.

Ekol sahibi hattatlardan Ahmed Şemseddin Karahisârî’nin de farklı ve ilginç bir hikayesi var. Doğum tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte 1470’ten önce dünyaya geldiği biliniyor. Soyu, yetişmesi ve eğitim durumu hakkında ise yeterli bilgi mevcut değil. Diğer taraftan, Sultan İkinci Bayezid devrinin ilk yıllarında İstanbul’a gittiği ve ömrü vefa edene kadar orada kaldığı bilinenler arasında.

İranlı hattat Esedullah-ı Kirmânî’den meşk eden (ders alan) ve Şeyh Hamdullah gibi ekol sahibi hattatlardan da istifade eden Karahisârî; Kanuni Sultan Süleyman devrinde prestij bir eser olmak üzere Kur’ân-ı Kerîm’i yazmaya başlıyor. 1545-1555 yılları arasında 440 sayfa yazıyor. Sonra, Kur’ân-ı Kerîm’i tamamlayamadan irtihal ediyor. Kalan 160 sayfayı, Süleymaniye Camii’nin yazılarından tanınan, talebesi Üsküdarlı Hasan Çelebi tamamlıyor. Süleyman Çelebi’nin hattı, hocasının sanatına en yakın olduğu için onun devam etmesi uygun görülüyor. Böylelikle Süleymaniye Camii’nin hatlarını usta elleriyle işleyen Hasan Çelebi, ömrü vefa etmeyen hocasının yarım kalan vazifesini üstlenmiş oluyor.

İncelik ve ince işçilik

Karahisârî’nin başladığı, talebesinin devam edip neticelendirdiği el yazması Kur’ân-ı Kerîm; sonunda ketebe kaydı olmaması cihetinden emsalsiz bir yer teşkil ediyor. Çünkü Hasan Çelebi, hocasının başladığı Kur’ân-ı Kerîm yazmasını, kendi nefsine mal etmek istemiyor. Hem hocasına hürmeten hem de nefsine yönelik yaptığı bu muamele, içerisinde bulunduğu hattatlar ve ulemalar camiasının nezdinde çok büyük incelik ve takdirle karşılanıyor. Hasan Çelebi’nin, işini iyi yapıp ortalıkta çok gözükmemesi; hiç şüphe yok ki buradaki inceliğin en büyük nüansıdır.

Osmanlı devrinin en büyük boy Kur’ân-ı Kerîm’ini ortaya koyan bu hoca ve talebe ikilisinin yanı sıra; tezhibinde ve cildinde birçok kişinin emeğinin olduğu hacimli bir çalışma meydana gelmiş oluyor. Özellikle tezhip yönünden bugüne kadarki en zengin eserlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Kur’ân-ı Kerîmlerde, sure başlarıyla duraklarda bulunan tığ gibi diyebileceğimiz süslemelerin her bireri farklı kompozisyonlarda işlenerek hiç tekrar etmemiş. Sadece bu yönüyle bile o dönemin ihtişamını görebiliyoruz. Her sayfada farklı kompozisyon ve her sayfada farklı istifin uygulanması çok büyük maharetler. Hiçbir sayfası tekrarlanmamış olan bezemelerde 2360 ayrı koltuk tezhibi, 100’den fazla değişik kompozisyon barındırıyor. Ayrıca masraf kaydında yazan altınlara bakıldığında ne kadar büyük meblağların ayrıldığı görülüyor. Eser bittikten sonra, tezhibi ve cildi için altın varak, boya ve diğer malzemelere 23.897 akçe ödenmiş, cilt hazırlığı ayrıca 17.040 akçe tutmuş, nakkaşlara çeşitli ihsanlarda bulunulmuş ve hattatlara 500’er altın lira verilmiştir.

Kâğıtların bekletilmesi, sayfaların her birerinin teker teker ahârlanması ise işin mutfak kısmının incelikleri. Ahârlanma işlemi; hattatların kâğıt cilalamak için kullandıkları nişasta ve yumurta akından yapılan özel bir karışımı ifade ediyor. Bu sayede kâğıt üzerinde oluşturulan parlak yüzey, yazıların ıslak süngerle silinmesi ve kâğıdın yeniden kullanılması kolaylığını sağlıyor. Bekletilmesindeki sebep ise; sayfaların bekletildiği süre zarfında kâğıda o ölçüde işlemesi ve kâğıtla yine o ölçüde bütünleşmesinden kaynaklanıyor.  Üzerinde kalın bir katman oluşuyor. Bu katman yazıya mani olmadığı gibi olası hatayı tashih edebilecek imkânı da sağlıyor.

Yeni üslup, farklı yorum

Karahisârî, hemen hemen bütün hattatların kullandığı, Yâkût el Mustâsımî usulünü yeni üslup ve farklı yorumla canlandırmıştır. Ayrıca celî ve müsennâ yazılarda, Fatih Sultan Mehmet devri hattatlarından Yahya Sufî ve Ali b. Yahya Sufî’nin yazılarını kendi harf bünyesinde ve kompozisyonlarında işleyerek ahenge kavuşturmuş ve kendi adıyla anılan üslubu oluşturmuştur.

Yaptığı değişiklik ve yeniliklerle diğer sanatkârları etrafına toplamayı başaran Karahisârî; kısa zamanda Şemsü’l Hat ve Yakut-ı Rûm diye anılmaya başlanmıştı. Sürekli yeni kompozisyon ve farklı biçimlerle daha iyiye ve daha güzele ulaşmayı hedefleyen Karahisârî, yazı sanatını sürekli tekâmül ettirmiş ve müzehhip hassasiyeti ile çalışmıştır. Titizlikle yaptığı çalışmalarda; altın mürekkeple yazdığı harflerin etrafını siyah mürekkeple, siyah mürekkeple yazdığı harflerin etrafını ise altın mürekkeple tahrirleyerek estetik anlayışını ortaya koymuştur.

Yazı ve kalemin estetiği

En’am, dua mecmuası ve murakka olarak birçok eser veren Karahisârî, meşhur Mushaf-ı Şerîfi ile Kanunî Sultan Süleyman devrinin medeniyetini ve ihtişamını aksettiren en ünlü eserini de vermiş oldu. Bugün Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde bulunan Mushaf-ı Şerîf 61,5*42,5 cm ebatında, ahârli ve vassaleli 300 varak olarak muhafaza edilmektedir. Salbekli şemseli, köşebend ve geniş bordürlü, miklebli, siyah deri ciltli olan mushafın 1981’de İtalya’da, 2000 yılında da Ankara Kültür Bakanlığı tarafından tıpkıbasımı yapılmıştır. En son 3 sene önce, Nisan 2015 tarihinde Klasik Türk Sanatları Vakfı tarafından tıpkıbasımı gerçekleştirilmiş ve ziyarete sunulmuştur.

Hat sanatında yazı, kalem, mürekkep, kâğıt, sayfalar hatta o sayfaların içerisinde ahârlanma amacıyla bulunan yumurta ve nişasta bile, sanki kendi başlarına birer sanat eserine dönüşüyor. İnsan ruhuna bu derece esneklik kazandıran başka bir yazı sanatı olduğunu söylemek çok güç. Bu cihetten değerlendirildiğinde bir şehrin estetiğini mimarisi, insanın estetiğini ahlâkı, tabiatın estetiğini muhteşem nizam ve intizamı, çiçeğin estetiğini farklı renklerin birleşiminden oluşan mükemmel uyumu, yazı ve kalemin estetiğini ise sadece hat sanatının sağladığını söylemek gayet tabii bir ifade olacaktır.

Velhasıl; 1545 senesinde yazılmaya başlanan Mushaf-ı Şerîf; araştırma, inceleme ve hassasiyetle muhafaza edilmenin neticesinde bugünlere ulaşan nadir eserlerden biri olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm yazmalarının bu ve buna benzer daha ne yolculukları var acaba? Fikrî takip ile kim bilir daha ne güzellikler, nice gizli kalmış, saklı cevherler gün yüzüne çıkacak.

Rakamlarla Karahisârî

  • Tamamlanması 51 yıl sürdü.
  • Sadece tezhibi ve cildi 12 yılda tamamlandı.
  • 2360 ayrı koltuk tezhibinden oluştu.
  • 1596 yılında mukaddes emanetler dairesine vakfedildi.
  • Altın varak, boya ve diğer malzemelerine 23,897 akçe ödendi.
  • Cilt hazırlığına 17,040 akçe ayrıldı.
  • asır parasıyla yekûnen 1237 altın ve 45,064 akçe tutan bir Mushaf-ı Şerîf.

Uzman Görüşü-Prof. Dr. Uğur Derman

“Bu eser, Kanunî Sultan Süleyman devrini bütün haşmetiyle aksettirecek bir kıvamda ortaya çıkartılmıştır. Eğer hattatımızın ömrü müsait olsaydı, kendisi tamamlasaydı ve tezhibine de o devirde girişilmiş olsaydı; muhtemelen Kanunî Sultan Süleyman bitmiş haliyle bu mushafı görecek ve herhalde çok keyiflenecekti. Sultan Üçüncü Murad da kitap düşkünü bir padişah olduğu için bunun yarım olarak kalmasını herhalde Osmanlı saltanatının büyüklüğüne yakıştıramadı ki 12 yıl süren çalışma ile önce eksik kalan Kur’ân-ı Kerîm metnini tamamlatmış, sonra da en ince şekilde ve kim bilir kaç tezhip sanatkârının uğraşmasıyla 1596 yılında bitmiş olarak bu Kur’ân-ı Kerîm’i ortaya çıkartabilmiştir.”

Rekabet ve zarafet bir arada

Bursalı hattat Şerbetçizâde İbrahim Efendi ile Karahisârî’nin mektupla ve şiirle birbirleri ile tatlı bir yarış içinde oldukları bilinir. Şerbetçizâde, Karahisârî’ye gönderdiği Farsça beyitte; “Yazının usulünü anlayan kâmil insan lazımdır; yoksa Yakut şivesini her nakıs bilemez.” der; Karahisârî ise buna Farsça şiir ile şu cevabı verir: “İnsaflı insanın gözü, gördüğü şeyi cam parçası da olsa inci sayar. Hünerli insanın gözü, ayıptan pak olur. Hünersizlere gelince, onların ayıplamasından korkulmaz. Usturanın ağzı ne kadar keskin olsa kılı keser ama ortadan yaramaz.” Bu incelik ve nezaket dolu çekişme Şerbetçizâde’nin İstanbul’a gelmesiyle, aralarındaki dostluğun ve samimiyetin temellerinin atılmasıyla neticelenmiştir.

En Yeniler

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı