EğitimKültür Sanat

Kendimizi Tanımlayamıyoruz

Medeniyetimiz asırlardır bizlere huzur ve mutluk getirdi. Bazı toplumlar yanlış yapa yapa doğruyu bulmaya çalışırken biz atamızdan babamızdan külliyatlı bir medeniyet mirası devraldık. Ancak buna, uzun çalışmaların sonrasında elde edilen veriler gösterildiğinde ya da bilimsel değerlendirilmeler yapıldığında inanıyoruz. Oysaki asırlar önce var olan kavramlar bugün belki başka kelimelerle söylenmesine rağmen biz hala geçmiş birikimlerimizi, tarihimizin bize sunduğu nimetleri yorumlayamıyoruz.

1970 yılında Amerika’nın Kaliforniya eyaletinde okullarda alınan bir karar sonucunda açık sınıf uygulaması adı verilen bir uygulama başlatıldı. Pilot okullarda başlatılan uygulama sonucunda okullarda disiplin kaldırıldı. Hatta bununla da kalınmadı okullarda her şey serbest bırakıldı. Çocuklara “önemli olan sadece sizsiniz; sizin mutluluğunuz, sizin zevkiniz her şeyden önemlidir” mesajı verildi. Yani bir tür özgürlük uygulaması yapıldı. Uygulama uzun bir süre devam ettikten sonra görüldü ki öğrenciler her türlü insani değerden uzaklaştılar, egoları kabarıp bencilleştiler. Böyle bir sistem saygı ve sevgiyi de ortadan kaldırdı. Hatta okullarda çok yüksek maaş teklif edilmesine rağmen öğretmen bulamaz oldular. Bu olay sonrası, bu tür durumları ifade edebilmek için literatüre bir kavram eklenmiş oldu: Kaliforniya sendromu

Kaliforniya sendromu

Kaliforniya sendromu popüler psikolojide önemli kavramlardan biridir. Bu sendromu zevkçiliğin hayatın amacı olması (hedonizm) ile bencilliğin hayat biçimi olmasının (egosantrizm) birleşmiş hali olarak adlandırabiliriz. Yani zevke düşkünlük, benmerkezcilik ve bunların sonucu olarak yalnızlığın doruk noktada yaşandığı bir ruh hastalığının hali.

Ülkemize baktığımızda toplumdaki bu sendromun son yıllarda salgın halinde artarak devam ettiğini görüyoruz. Hayat standardının yüksek olduğu Bağdat Caddesi, Moda, Etiler gibi büyük şehirlerin lüks semtlerinde zaten var olan bu sadece zevkini düşünen bencillik sendromu yavaş yavaş diğer küçük şehirlere ve semtlere doğru yayılıyor. Özellikle 1990 sonrası kuşakların yetiştirilme tarzları, üzerine titrenip her şeyin onlar için yapılır olması; bencil, her türlü imkâna sahip fakat sorumluluktan uzak, hedefi maksadı olmayan insanların sayısını arttırdı.

Toplumu bu noktaya sürükleyen faktörlerin başında elbette eğitim zafiyeti ve kontrol edilemeyen basın-yayın sektörü vardır. Zaten nitelikli bir eğitim hayatı verilememiş kendi değerlerini yorumlamaktan aciz zihinler, oynatılan reklamlardaki sloganlara kendilerini rahatlıkla bırakabiliyorlar. “Anı yaşa, mutlu et kendini, daha çok iste, daha fazla kazan, özgür ol, ben özgürüm” neticede bütün bunlar benmerkezciliğe, zevk odaklı olmaya ve bunların sonucunda yalnızlaşmaya ve mutsuzlaştırmaya sevk ediyor.

Aslında herkes mutluluğu arıyor. Daha çok kazanmak istiyor, sonrasında daha çok harcamak, daha çok yemek, daha çok zevk peşinde koşmak, daha çok sahip olmak, daha çok özgür olmak. Bazıları daha çok yemekler yiyip daha özgür gözüküyor ama problem görünen mutluluğun huzurla yoğrulup yoğrulmamasında. Gerçek mutluluk her bulduğunu yemekle, her istediğini yapmakla olabiliyor mu? Hayır, belki çok yediğimizde, harcadığımızda, sahip olduğumuzda beyinde mutluluk hormonu salgılanıyor ama gerçek huzur bulunamıyor. Bu tür faaliyetler bittiğinde mutluluk da bitiyor karabasanlar sarıyor bünyeleri.

Peki, ne yapmak lazım?

Gençliğini karabasanlar sararan Amerika, onları zevk, eğlence, uyuşturucu gibi belalardan kurtarabilmek için yeni projeler geliştirdi. “Rastgele iyilik projeleri” diye isimlendirilen çalışmalar planlıyor. Toplum hizmeti çalışmalarına ağırlık veriliyor. Hatta pek çok okulda “iyilik yapma” toplum hizmeti mezuniyet kriterlerinden biri olarak sayıldı. Öğrenciler buralarda evsizlerin ev sahibi olmaları için çalışmalar yapmaktan, kendi akranlarına yardım etmeye kadar pek çok çalışmada aktif rol alıyorlar.

Bu tür çalışmalar yapmalarının sebebi ise son yıllarda yapılan araştırmalarda ortaya çıkan dikkat çekici bir sonuca bağlı. O da başkasına iyilik yapan kişinin salgıladığı mutluluk hormonun çok daha uzun süreli olması. Yani birilerine iyilik yapılarak kalıcı mutluluğa sahip olunabileceğini tespit eden Amerika’da böyle bir yola başvuruldu. Daha sona da bu iş de formülize edildi: “Mutlu olmak istiyorsan empatik olmalısınız.” Kısaca kendiniz kadar başkalarını da düşünmelisiniz.  Yaşanılan birçok sıkıntılar ve yapılan uzun araştırmalar sonrası ulaşılan neticeye dikkatli baktığımızda kendi kültürümüzü görüyoruz. Çünkü bu kavram asırlar önce Kuran-ı Kerimin ve Peygamber Efendimizin bize emrettiği bir kavramdır.

Kur-an’ı Kerim’den öğrenip hayatınızda uygulayamadığımız bu kavramı Amerikalılardan yeni yeni öğrenmeye başlamamız, ne kendini bilmez bir haldir. Oysa İslâm “empati” üzerine kuruludur.

Kur’an–ı Kerim bize birçok empati örnekleri de sunmaktadır aslında. Mesela Nisa Suresi, 4/9’da “Yetim ve başkalarına muhtaç çocuklar bırakmış kişiler” olarak düşünmeyi, yetimlere karşı davranışları buna göre ayarlamayı emrediyor. Peygamber Efendimiz ise “Hiçbiriniz kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe kamil manada iman etmiş olamaz” (İmam-ı Buhari) buyurarak kamil insan olmayı, empati temelinde net bir şekilde formulize ediyor. Fakat biz maalesef kendi öz değerlerimizi değil, batının sunduklarını makbul sayıyoruz. Hem de aydınlarımızın batıdan ithal etmeye çalıştıkları bu kıymetin aslında bu topraklardan fışkıran bir hakikat olduğunu bilmemize rağmen…

“Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” hadis-i şerif ile özetlenenleri bugün batı devletleri yıllarca süren araştırmalar sonunda ulaşmaya çalışıyor. Bilimsel çalışma yapanlardan biri olarak merak etmişimdir; Çalışmaları yapan bilim adamlarının asırlar öncesinde ifade buyrulanlara ulaştıklarında hala gerçeği kabullenememeleri mi yoksa bizim geçmişimizi reddedip batıdan kültür ithal etmeye çalışmamız mı daha büyük gaflet? Ya da var olan birikimler üzerinden bilimsel çalışmalar yapılabilseydi acaba bugünün insanlığı ve bilim dünyası nerede olurdu?

Toplumdaki duyarsızlık, tatminsizlik, benmerkezcilik, şehvet düşkünlüğü, sapkınlıklar, Kaliforniya Sendromunun ileri derecelere ulaştığının gösteriyor. Bu da gösteriyor ki bırakın bilimin geleceğini insanlığın geleceği de tehlikede. Küresel yönlendirmeler doğrultusunda bilinçsizce yapılan hareketler bizleri de tehlikeli geleceğe sürüklüyor. Çare ise kendimizi bilerek bizde olanları bugünün şartlarında da yaşayabilmektir. Öz değerlerimizden uzaklaşmak bugüne kadar bize fayda vermedi zarar verdi. Hatta zararın sınırlarını bile bilemiyoruz. O yüzden çare yine bizde ve biz olmaktan korkmamakta.

 

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı