Kültür Sanat

Kibrit Kalemler

Baba dört kardeşten en büyüğüne yeni bir pabuç alır. Evin en büyük oğlu öyle sevinir ki o gece pabuçlar koynunda uyur. Sabah olur, ev hanesinin büyükleri dağılır, iş güç peşinde koşar. Çocuklar evde kalır. Aklı ermez dili söylemez en küçük kardeş büyüklerin yokluğunu fırsat bilip abisinin pabucunu ateşe atar. Ayakkabı yalın alevde cayır cayır yanar. Kokusu etrafı sarar. Abi, kardeşine nasıl karşılık vereceğini, pabucu ateşten nasıl kurtaracağını bilemez.

Şaşkındır, aklı durur. Beklemez böyle bir olayı. Aklına bir değnek alıp ayakkabıyı ateşten çıkarayım fikri gelmez. Çıkar evden, son sürat fırlar ve iki kilometre ötede ormanlık alanda bahçede çalışan babasının yanına varır. Baba gelir. Gelir ki pabuç çoktan yanmış, ortalıkta kokusu bile kalmamış. Küçük kardeş ise hiçbir şey olmamış gibi davranır. Onun için bir eğlence ve biraz daha kızgınlık için ateşe attığı bir materyaldir pabuçlar. Abi boynunu büker.

Baba, “Merak etme oğlum yenisini alırız. Sana pabuç mu yok?” der.

Büyük oğul ayaklarına bakıp içinden “Ateş düştüğü yeri yakar” diye karşılık verir.”

Yazarlık bu, ateşten kurtarmaktır meseleyi. Mevzu ateşteki demir gibi kızardığında, ateşe elini sokup meseleyi soğutabilmektir. Birilerinin pabucunu ateşe attıklarında, kendi ayaklarında o ateşin hararetini, acısını hissedebilmektir.

Kelamdan kaleme doğru
Toplum olarak bu zamana kadar bazı şeyleri elimize kalem almadan, anadan babadan görme, dededen duyma, hep şifahi olarak sohbet havasında öğrendik. Bu bizim sözlü geleneğimizin bir yansımasıydı. Problemleri çözmede de hep bu metodu kullandık.

Konuşmak tatlı geliyordu bize, yalnız oturup bir saat meselelerin evvelini ahirini tahlil ederek yazı yazmaya alışkın değildik. İki lafın belini kırma bize kolay geliyor. Sözlü geleneğin mirasıdır bu. İşte bütün bunları düşünürken zihnimizde bir yazar profili kuralım. Kalemi eline aldığında doğudan batıdan külliyatlı fikir ve kaynak tetebbuatıyla kendini donatmış bir yazar. Tekrar eden ya da sadece tasnif eden bir yazar değil. Meselenin özünü kendi değerleri çerçevesinde görebilen bir bakış açısına sahip biri. Mevzuları birbiri ardına maksadına hizmet edecek şekilde sıralarken, nitelikli bilgiler ve verilerle yazısını donatsa da sohbet havasında okurla ünsiyet kurabilecek bir üslup. En önemlisi de cesareti, meselede iddialarını ateşteki pabucu kurtarır gibi kurtarabilecek bir yazarlık anlayışı.

Kişi nezdinde her mevzu bir ateştir. Mevzu  topluma sıçramış ise adı yangın olur. İşte yukarıda tarif ettiğimiz yazar da tam bu noktada kalemi eline alma cesaretini gösterebilen kişidir.
Her gün onlarca gazete, köşe yazarı, dergi ve kitap okuyoruz. Peki, o kadar yazan (yazar) varken meseleler niçin istenilen bir noktada buluşamıyor? Mevzular bu kadar uzayıp dallanıp
budaklanırken neden kendini düşünür ve yazar olarak etiketleyenler çare değil dert olup meselelere tuz biber ekmekten ileri gidemiyorlar? Neden, çünkü ateşten pabucu kurtarma cesareti olmayan yazarların doldurduğu bir çağda yaşıyoruz. Okuduğumuz yazarların birçoğu ya “yangın çıkartıyor”, ya “yangından mal kaçırıyor”, ya da “yangına körükle gidiyor”. Yangını söndürebilecek kabiliyette ve karakterde yazar bulunamadığı için meseleler hep ortalıkta. Ve zihinler de olabildiğince karışık. Her kalemi eline alan da bir taş atıyor toplum zihnine. Bir bu taşları görebilmek bir de kalemi eline aldığında yangını söndürebilmek maharet ister.

Yangın çıkaranlar
Böyle yazar olsa olsa evin en yaramaz çocuğu ya da el bebek gül bebek yetiştirilmiş biridir. Annesi; “Oğlum, kızım, canım, cicim kibritle oynama, bizi de evi de yakarsın. Mahalleyi de köyü de yakarsın. Şehri de ormanı da yakarsın.” dese de bu tarz yazarlar sağdan soldan buldukları bazen de uydurdukları mevzuları ateşe atmaktan zevk alırlar. En bariz yanları bilmiş tarzdaki havalarıyla, “yazar özgürdür, istediği gibi anlatır, ortaya attıklarıyla istediği gibi zihinleri kirletebilir” derler. Özgürlük hastalığına yakalanmış, bütün insanlık karşısında kendilerini alternatif olarak gören bu tarz yazarlardan, petrol istasyonlarındaki “Ateşle yaklaşılmaz” ikazı gibi uzak durmak gerekir.

Yangından mal kaçıranlar
Böyle yazara olsa olsa fırsatçı denir. Evin yaramaz çocuğunu gözetir. “Bir yangın çıksa da bize de bir pay düşse” diye kasasını doldurmanın peşindedir. Asla itfaiyenin gelmesini ve yangının söndürülmesini istemez. Tek sığındığı nokta, “herkes böyle yazıyor, zaten batıda da böyle” düşüncesidir. Gerçeği ya da olması gerekeni araştırma niyeti yoktur. İnsanların bugünü ve geleceği onun için önemli değildir. Günün fırsatlarını kovalamakla meşguldür. Ancak işi bitince, kasası-köşesi dolunca “Çağır şu itfaiyeyi söndürsünler şu yangını” der.

Yangına körükle gidenler
Bu felaket tellalcısıdır. Böyle yazar olsa olsa gözü kara biridir. Dal budak dalar küçük bir mevzua… Bir ortadan, bir köşeden, bir sağdan, bir soldan vurarak büyütür aşındırır ele aldığı konuları. Bir kişide olan pisliği bayrak yaparak bir topluma mal eder, onlara yedirmeye çalışır. Sonra da döner “toplum bundan hoşlanıyor, insanlar bunu okuyor” der. Yangını söndürmek için üfleyip de yangını cümle âleme salandır bu.

Bir körükçü daha vardır ki bu da mevzuya kimseyi yaklaştırmaz. Hani arının bal sağım zamanında bala arı gelmesin diye içine tezek koyarlar ya, bu da o körükçülerdendir. Arının
balına göz koymuştur. Ateş saçar etrafa ve en kötüsü de mevzua yaklaşan bütün diğer yazarlara bir kulp bulmakta mahirdir. Bunun için de körüğünü durmadan pıskırtır, kimine “şunun
adamı, şucu” kimine de “bunun adamı, bucu” der.

Yangını söndürenler
Böyle yazarlar Osmanlılar zamanındaki tulumbacılar gibidir. Telefonu 365/24 saat açıktır ve görevinin başındadır. Gece demez gündüz demez, dağ demez bayır demez, baraka demez
çadır demez, köy demez şehir demez uğraşır. Bunun işi zordur. Binlerce kirlilik arasına sıkışmış gerçeğe ulaşmak için o doğudan batıdan o kadar yol teptikten sonra döner bir de yangını çıkaran kundakçıyla, fırsatçıyla, körükçüyle uğraşmak zorunda kalır.

Böyle olmak zordur. Tank dolusu kelime, sadrı dolu bir kişilik gerektirir. Böyle yazarların yanan satırları, sadırları söndürebilmesi gerekir. Ancak kendisinin hem ilmi hem de sadrı dolu olmalıdır ki bunda muvaffak olabilsin.

“Hangisi olmak isterdik? Ya da hangi tipte yazar olmasını isterdik? Yoksa bütün bu ateş ve yangınlarda yananları görüp “pabuç pahalı” deyip yüz mü çevirirdik? Biz hiç yazı, kitap yazmadık, peki biz nasıl bileceğiz böyle yazarları, nereden bileceğiz hangi kategoride yazar olacağımızı?” diye aklımıza bir soru gelebilir. Bir kişi karpuzun nasıl ekildiğini bilmese de karpuza tak tak vurunca ya da bakınca bile ham mı, olgun mu olduğunu anlar. Bu anlattıklarımız yazıları ateşe bir tutun, ya da bilen birine tutturun, yanıyor mu yanmıyor mu, belli olur.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu