Kimse Tuzum Plastikli Demez

0

Sözü hiç uzatmadan konuya gireceğim. Evvela kendi nefsime, sonra bu yazıyı okuyan size ve gıyabınızda bütün insanlara iki çift lafım var. Doğada, bozulmamasıyla bilinen, fizikî şartlardan -genellikle- etkilenmeyen, kararlılığını koruyan çok az madde vardır: Altın gibi, bal gibi, tuz gibi… Altın, kral suyuyla çözünür, bal orijinal değilse şekerlenir, tuz da olsa olsa insan eliyle kirlenir.

Tuzun, gıdaları muhafaza etmek üzere kullanılması eski çağlardan beri vâkidir. İçerisinde halofilik denilen bazı aşırı tuzcul mikroorganizma dışında hiçbir canlı yaşayamaz. “Madem öyle tuz nasıl kirlenmiş olabilir?” derseniz, cevap verelim: Plastikler yüzünden. Hani götürüp bir çöp kutusuna atmak yerine elimizden bırakıverdiğimiz plastikler… Piknik yaptığımız yerlerde, doğaya attığımız ambalaj malzemeleri… Deniz kenarlarında bir şey yiyip içtiğimizde canım denize savuruverdiğimiz paketler, şişeler, kutular, poşetler var ya… “Ne verirsen elinle, o gelir seninle” demişler ya, o hesap. Biz doğaya plastik bırakırsak, o da bıraktığımız plastikleri karşımıza çıkaracaktır.

Yemeğin plastiği fazla olmuş sanki 

2017’de başlanan, 2018’de neticelenip yayımlanan bir araştırmaya göre, Türkiye’de satılan 16 farklı marka sofra tuzunun tamamında mikroplastik (5 mm’den küçük plastik parçacığı) bulundu. Numuneler deniz, göl ve kaya tuzlarından seçildi. Miktarları farklı olmakla beraber bütün numunelerde mikroplastik tespit edildi. Mikroplastik miktarı sırasıyla deniz-göl-kaya tuzu şeklindeydi. Bulunan plastik türleri, ambalaj malzemelerinde kullanılan polietilen, polipropilen ve poliüretandı.

Raporlara göre Türkiye’de bir yetişkin, deniz tuzu kullanıyorsa yılda ortalama 275 adet, göl tuzu kullanıyorsa 224 adet, kaya tuzu kullanıyorsa 70 adet tuz kaynaklı mikroplastik yutmuş oluyor. Bu sadece Türkiye ile sınırlı bir sorun değil. Dünyanın farklı ülkelerinde, ülke ve hatta kıta çapında yapılan araştırmalar da benzer sonuçlar gösterdi. Neredeyse bütün tuzlarda mikroplastik bulunuyor.

2018’de yayımlanan bir çalışmada, 21 ülkeden 39 farklı sofra tuzu örneğinin 36’sında mikroplastik bulundu. 2015’de Çin’de yapılan ve konu üzerindeki ilk araştırmanın sonuçlarına göre, tuzlarda kozmetik ürünler ve plastik şişe kaynaklı mikroplastik bulunuyor. Bu vahim durum sadece tuz için geçerli değil. Avlanan balıkların ve diğer deniz ürünlerinin de telafi edilemez derecede plastiğe maruz kaldığı rapor ediliyor.  Benzer araştırmalarda musluk suyu örnekleri incelenmiş ve sularda da mikroplastik bulunmuştur. Türkiye’de günde 144 ton plastik atığın denize karıştığı belirtiliyor. Plastik, doğada çözünmediği için, fizikî parçalanmaya uğrayıp ufalanıyor ve bize geri dönüyor.

Az mı, çok mu? Hangi tuzu, ne kadar kullanalım?

Tuz konusunda hangisinin daha sağlıklı olduğu zaman zaman gündeme gelen bir konuydu. Evvela şunu söylemek gerekir ki hangi tuz olursa olsun, fazlası zarardır. Türdeşlerine nazaran daha sağlıklı diye nitelenen tuzlar için, sınırsız kullanım özgürlüğü yoktur. Çünkü her tuz, sodyum klorürden ibarettir ve vücudumuzun ihtiyacı olan sodyum ve klor miktarı bellidir. Bu miktarın üzerine çıkıldığında vücudun tamamı zarar görür. Sodyum (Na), bedenin temel hücre dışı katyonu olduğundan, fazlalığı ya da eksikliği bütün vücudu ilgilendirir. Eksikliğine genellikle rastlanmaz; ancak fazlalığı günümüzün temel sağlık problemlerinden biridir. Yetişkin bir insanın günlük tuz ihtiyacı 5-6 g (1 silme tatlı kaşığı) kadardır. Türkiye ortalaması ise 15 g olmakla gereğinin çok üzerindedir. Dünyanın diğer ülkelerinde de benzer tablo görülür. Çünkü sodyum alımı, günümüzde sadece yemeklere eklenen tuzla sınırlı kalmayıp gıda katkı maddeleri ve sodyum içeren tuz harici maddelerle de sağlanmaktadır. Aşırı tuz tüketimiyle hipertansiyon, kardiyovasküler hastalıklar, kanser, osteoporoz, obezite, böbrek hastalıkları, multipl skleroz (MS), akciğer iltihaplanması, katarakt vb. hastalıklar arasında ilişki olduğu ilmî çalışmalarla ispatlanmıştır.

Deniz, kaya, göl ve himalaya tuzu. Hangisi en iyisi?

Bugüne dek tuz konusunda kıyaslama yapılırken, tuz türlerinin sodyum klorür (NaCl) oranı ve diğer minerallerin miktarı karşılaştırılmaktaydı. Maalesef artık bu mukayeseye mikroplastik oranını da eklemek zorundayız. Maalesef ki her üç tuz türü de plastik sınavını geçemiyor. Yine de kıyas edildiğinde, en az parçacığın kaya tuzunda olduğu görülüyor.

Kaya tuzu yatakları, jeolojik devirlerde, deniz ya da kapalı iç havzaların buharlaşmasıyla oluşmuştur. Deniz ve kaya tuzu arasında, özellikle rafinasyon işlemine bağlı olarak, ciddi bir fark bulunmuyor. Kaya tuzlarının saflık oranı, deniz ve göl tuzuna nazaran daha değişken olabiliyor. Yani bulunduğu yatağa göre sodyum klorür (NaCl) dışında farklı mineraller de içerebiliyor. Ancak rafine edildiğinde, diğer mineralleri yitirip deniz ya da göl tuzuna yaklaşıyor.

Göl tuzu da üretim şekli olarak deniz tuzuyla birebir aynı denebilir. Türkiye’nin tuz ihtiyacının %70’i Tuz Gölü ve çevresinden karşılanır. Ancak Tuz Gölü, sanayi atıklarıyla her geçen gün biraz daha kirleniyor. Gölü çevreleyen şehirlerde, arıtma tesisi olmayan ve atıklarını göle giden sulara bırakan yüzlerce sanayi kuruluşu bulunuyor.

Himalaya tuzu, yaklaşık 250 milyon yıl önce deniz tabanı olan ve suyun çekilmesiyle ortaya çıkan Himalaya dağlarındaki tuz madenlerinden elde edilir. Yani bir çeşit kaya tuzudur. Mikroplastik araştırmalarına Himalaya tuzu dâhil edilmediğinden, bu konuda yeterli bilgi mevcut değil. Yine de bulunduğu bölge koşulları sayesinde, plastik kirlenmesine diğer tuzlar kadar maruz kalmadığı tahmin ediliyor.

Rafine tuz nedir? Niye rafine tuzlar soframızda?

Rafinasyon işlemi, deniz, göl ya da madenden elde edilen saf tuza, akışkanlık kazandırmak ve nemlenmesini önlemek için uygulanır. Tuzun akışkan olması için sadece ufalanması yetmez. Kristallerin etrafını sararak nemlenmesini engelleyecek bir koruyucuya ihtiyaç vardır. Bu sebeple “sanayi tuzu” diye adlandırılan %99 saflığa sahip tuza, magnezyum karbonat, kalsiyum silikat, kalsiyum karbonat, alüminyum silikat gibi nem tutucular eklenir. Böylece rafine sofra tuzu elde edilir. Turşu kurduğunuzda rafine tuzun turşunuzu eritmesinin sebebi, bu maddelerdir.

Rafine tuzun içerisindeki akışkanlık ve beyazlık katan maddelerin çoğu kanserojendir. Bununla birlikte rafinasyon için uygulanan 650 derece sıcaklık, tuzdaki sodyum ve klorün de etkisini yitirmesine sebep olur. Vücudumuzun kullanamadığı bu maddeler, böbreklerin süzebileceği miktarın da üzerinde olunca, kemik ve eklemlerde birikme yapar. Bu da gut, artrit, safra ve böbrek taşı gibi hastalıklara sebep olur. Eğer bir tuz, tuzluktan adeta su gibi akıyorsa, bu o tuzun kaliteli değil, rafine olduğunu gösterir.

Sözün özü

Tuz konusunda herkes farklı bir görüşü savunuyor. Bazı uzmanlar rafine edilmemiş kaya tuzunu doğru bulurken, bir diğer grup bu tuzların iyot ihtiyacını karşılamayacağını, bu sebeple iyotlu rafine sofra tuzu kullanılması gerektiğini savunuyor. Ne var ki rafine tuzların da ağır kanserojen katkılar içerdiği aşikâr. Öte yandan net ilmî veriler olmamakla birlikte, kaya ve Himalaya tuzunun bazı ağır radyoaktif elementler içerebildiğini savunanlar da var. Plastik parçacığı konusu bu tartışmalara yeni bir boyut kazandırabilir. Ancak biz, doğal ve müdahale edilmemiş olanın her zaman daha doğru olduğu görüşündeyiz. En önemlisi de hangi tuz olursa olsun, hiçbirinin sınırsız tüketim özgürlüğü yoktur.

BU SAYIYI SATIN AL E-DERGİYİ SATIN AL
(Toplam 366 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.